Dış borçlanma, ülke içinde yerleşik bulunan kişi ve kuruluşların ülke dışındaki kaynaklardan dış kredi sağlaması işlemidir. Devlet, iç piyasaların finansman yaratmada yetersiz kaldığı durumlarda veya döviz ihtiyacını karşılamak amacıyla dış piyasalara yönelmektedir. Dış borçlar, belirli bir süre sonunda anapara ve faizinin döviz cinsinden geri ödenmesi koşuluyla yabancı ülkelerden ve kurumlardan sağlanan finansal kaynaklardır.
Borçlanma, en genel tanımıyla belirli bir süre sonra geri ödenmek üzere para veya benzeri değerli varlıkların ödünç alınması işlemidir. Devlet borcu ise devletin veya kamu tüzel kişilerinin borçlu sıfatıyla taraf olduğu ya da üstlendiği her türlü mali yükümlülüğü ifade eder. Bu kavram literatürde kamu borcu, kamu kredisi veya kamusal kredi gibi terimlerle eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Modern devlet anlayışında borçlanma, sadece bütçe açıklarını kapatmaya yönelik mali bir amaç taşımamaktadır. Devletler, ekonomik istikrarı sağlamak, konjonktürel dalgalanmaları önlemek ve makroekonomik dengeleri kurmak amacıyla borçlanmayı etkin bir maliye politikası aracı olarak kullanmaktadır. Bu bağlamda borçlanma politikası; fiyatlar genel düzeyi, gelir dağılımı, ekonomik büyüme ve ödemeler dengesi gibi kritik makroekonomik göstergeler üzerinde doğrudan ve dolaylı etkilere sahiptir.
Devlet borçlanması, tarihsel süreçte devletlerin sınırlarını koruma, askeri güçlerini tahkim etme ve egemenlik alanlarını genişletme çabalarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yazılı kayıtlar günümüzden yaklaşık 2500 yıl öncesine kadar uzanan borçlanma örneklerine işaret etse de standart borç sözleşmelerinin ve kurumsallaşmış kamu borçlanmasının MS 1000-1400 yılları arasında geliştiği görülmektedir. Tarihteki ilk büyük borç temerrütlerinden biri MÖ 377-373 yılları arasında Antik Yunan şehir devletlerinin Delos Tapınağı ile yaptıkları kredi sözleşmelerine dayanmaktadır.
Finansal piyasalarda menkul kıymetlerin ihraç edilme aşamaları ve işlem gördükleri süreçler birincil ve ikincil piyasalar olarak iki temel gruba ayrılmaktadır. Kamu veya özel sektör borçlanma araçlarının ilk kez piyasaya sürüldüğü, tasarruf sahipleriyle buluştuğu ve ihraççıya doğrudan fon sağladığı platformlar birincil piyasalar olarak adlandırılır. Buna karşılık, ihraç işlemi tamamlandıktan sonra söz konusu borçlanma araçlarının yatırımcılar arasında el değiştirdiği, ticaretinin yapıldığı piyasalar ise ikincil piyasalardır.
Klasik iktisadi yaklaşım, ekonominin kendi kendine tam istihdam dengesine geleceğini ve piyasaların her zaman temizleneceğini varsayar. Bu doğrultuda, Adam Smith ve diğer klasik iktisatçılar devlete minimal görevler yüklemişlerdir. Devletin rolü sadece savunma, güvenlik, adalet ve temel altyapı hizmetleri ile sınırlandırılmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan 1980’li yıllara kadar geçen süreçte, kamu borç yönetimi alanında kurumsallaşmış ve sistematik bir yapı kurulamamıştır. Bunun en temel tarihsel gerekçesi, Osmanlı İmparatorluğu'ndan devralınan ve ülkeyi mali egemenlik kaybına kadar sürükleyen başarısız borçlanma ve Düyun-u Umumiye deneyimleridir. Bu olumsuz miras nedeniyle cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bütçe açıklarının finansmanında piyasalardan borçlanmaya gitmek yerine, daha ihtiyatlı ve devlet kontrolünde yöntemler benimsenmiştir.
Günümüzde kamu maliyesi alanındaki reformların hız kazanmasıyla birlikte, borç yönetimi sadece bütçe açıklarını kapatmaya yönelik teknik bir faaliyet olmaktan çıkmış, para ve maliye politikaları gibi bağımsız bir ekonomi politikası aracı haline gelmiştir. Devlet, kamu borçlarını makroekonomik hedeflere ulaşmak, piyasaları yönlendirmek ve ekonomik istikrarı desteklemek amacıyla aktif bir şekilde kullanmaktadır. Bu durum, borçlanmanın bütçe dengesi kurma işlevinin ötesinde, ekonomiye doğrudan müdahale etme gücünü de beraberinde getirmektedir.