19 ve 20. yüzyıllarda dünya genelinde modern devlet anlayışı imparatorluklardan ulus devlete evrilmiştir. Batı dünyası kendi iç dinamikleriyle bu dönüşümde başarılı olurken, Osmanlı İmparatorluğu'nun tasfiyesiyle birlikte Orta Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında bu model zorla uygulanmaya çalışılmıştır. 19-26 Nisan 1920 tarihleri arasında gerçekleştirilen San-Remo Konferansı, bölgedeki manda sistemini uluslararası alanda resmileştiren en önemli dönüm noktası olmuştur.
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde, II. Abdülhamid ve II. Meşrutiyet yıllarında Irak'ta altyapı projeleri sürdürülmüş ve İngilizlerin bölgeden uzak tutulması için politik çarelere başvurulmuştur. Bölgenin imarı ve ıslahı komisyonlarda tartışılmış, 1913 Osmanlı-İngiliz Anlaşması imzalanarak İngilizlerin olası oldubittilerle Irak'ı işgal girişimleri önlenmeye çalışılmıştır. Ancak bu durum İngilizlerin emellerini yok etmemiş, aksine rekabeti ve iştahlarını daha da kışkırtmıştır.
Arap entelektüel milliyetçilik hareketi, başlangıçta Müslüman olmayan dinî azınlıklar arasında dinî bir formda gelişmiş ve özellikle Hıristiyan Araplar tarafından büyük rağbet görmüştür. Yerli gayrimüslim tüccarların ve misyonerlerin finanse ettiği kolejlerde, bütünleştirici Arap-İslam kültüründen ziyade Suriye ve Lübnan’ın İslam öncesi tarihleri ön plana çıkarılmıştır. Millî ve ayırt edici bir özellik olarak dil ile kültürün sürekli vurgulanması, milliyetçi duyguların kabarmasında son derece etkili olmuştur.
Suud ailesi, başlangıçta Orta Arabistan’da Riyad yakınlarında bulunan Dıriyye’de Osmanlı Devleti’ne bağlı küçük bir emirlik halinde yaşamaktaydı. Ancak 1744 yılından sonra, farklı din yorumları ile ortaya çıkan Muhammed b. Abdülvehhab ile yaptıkları ittifak sayesinde dinî ve siyasî bir güç olarak sahneye çıktılar.
Basra Körfezi, tarih boyunca coğrafi konumu ve stratejik ehemmiyeti nedeniyle büyük güçlerin cazibe merkezi olmuştur. Portekizlilerin Hürmüz Boğazı ve çevresine yerleşmesiyle başlayan Avrupalı mücadelesi, daha sonra Hollandalılar, İngilizler, Venedikliler ve Fransızlar ile devam etmiştir. Avrupalılar bölgede sadece ticaretle kalmamış; yerel idarelere müdahale etmiş, gümrükler ve karakollar kurmuş, hatta misyonerlik faaliyetlerinde bulunmuşlardır.
Bağımsızlığının ilk yıllarında Libya, zayıf ekonomik imkanlar, başarısız siyasi yönetim ve Batı bloğu ülkelerine sağlanan askeri üslerin kira gelirleriyle ayakta durabilen fakir bir ülkeydi. Halkın dörtte biri göçebelerden oluşuyor, hayvancılık ve geçimlik tarım ekonomik faaliyetlerin temelini oluşturuyordu. Ancak 1959 yılında ülkede petrolün keşfedilmesiyle birlikte Libya'nın hem ekonomik yapısı hem de toplumsal ve siyasi yaşamı kökten bir dönüşüm sürecine girdi.
1 milyon 650 bin km2 yüzölçümüne sahip olan İran, 2013 yılı verilerine göre 76.807.000 nüfusa sahiptir ve bu sayı dünya nüfusunun %1,08’ine tekabül etmektedir. Ülke, 1950’li yıllardan itibaren %2,5 gibi yüksek seviyede bir nüfus artışı göstermiş olup halkın %67’si toprakların üçte birini oluşturan kuzeybatı bölgelerinde yaşamaktadır. Resmi dili Farsça olan ülkenin başkenti Tahran’dır; kuzeyinde Azerbaycan, Ermenistan, Hazar Denizi ve Türkmenistan; batısında Irak ve Türkiye; doğusunda Pakistan ve Afganistan; güneyinde ise Basra Körfezi ve Umman Denizi yer alır.
19. yüzyıldan itibaren sanayileşen Avrupalı devletler (İngiltere, Fransa, Almanya), enerji kaynaklarına duydukları artan ihtiyaç nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu'nun Arap vilayetleriyle yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Bu dönemde İngiliz, Alman ve Fransız gezgin, araştırmacı, mühendis ve konsoloslar tarafından kendi ülkelerine sunulan raporlar, Bağdat, Musul ve Kerkük bölgelerinin zengin petrol potansiyelini gözler önüne sermiştir. İmparatorluk başkentlerinde titizlikle incelenen bu raporlar, bölgedeki ham petrol kaynaklarının stratejik önemini açıkça ortaya koymuştur.