← Ünite 1

Ünite 1: Kant’ın Eleştirel Felsefesi ve Salt Aklın Eleştirisi — Konu Anlatımı

1Kant’ın Eleştiri-Öncesi Dönemi ve Doğa Felsefesi

Kant’ın felsefi yolculuğunun ilk dönemleri, doğa felsefesi alanı üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu dönemde filozof Knutzen’in öğrencisi olan Kant, Leibniz felsefesinin Wolff-Baumgarten versiyonuyla yetişmiş ancak Leibniz’in soyut ve ussal düşünme biçiminden giderek uzaklaşmıştır. Bu uzaklaşmada Knutzen’in öğrettiği Newton felsefesinin payı büyüktür. Kant, tüm evreni yöneten mekanik nedenselliğin arkasına tanrı idesini yerleştiren bir doğa felsefesi anlayışını benimsemiştir. Tanrısal aklın her şeyi en uygun niteliklerle donattığını savunmuş, ancak bu erken dönemde henüz insana ve onun özgürlüğüne sisteminde belirgin bir yer vermemiştir.

Kant’ın düşüncelerini kökten değiştiren en önemli olaylardan biri David Hume’un eserleriyle tanışmasıdır. Kant, Hume’un nedensellik konusundaki eleştirileri karşısında duyduğu şaşkınlığı ve uyanışı “Hume beni dogmatik uykularımdan uyandırdı” sözleriyle ifade etmiştir. Hume’un nedensellik ilkesinin uygulanma alanını sorgulaması, Kant’ı giderek empirizme ve eleştirel bir yaklaşıma yöneltmiştir. Bu dönemde nedenselliği mantığın özdeşlik ve çelişmezlik ilkeleri bağlamında tartışan Kant, gerçek bağlantıları dile getiren sentetik önermelerin doğasına dair henüz belirsiz fikirlere sahipti.

Kant’ın doğal felsefe alanından salt felsefe alanına geçişi 1770 yılında yayımlanan ve Latince kaleme alınan 'Duyulur ve Düşünülür Dünyaların Form ve İlkeleri Üzerine' (Transsendental Estetik’in temellerini içeren tez) adlı yapıtı ile gerçekleşmiştir. Bu tezde zaman ve uzamın varlığın ilkeleri olmayıp, insan zihninin algı yetisinin a priori formları olduğunu savunmuştur. Bu devrimci yaklaşım, geometri bilgisinin olanaklılığını açıklarken Leibniz ve Wolff’un duyu bilgisini bulanık gören tezini geçersiz kılmış ve Kant’ın eleştirel döneminin kapılarını aralamıştır.

Kant, epistemolojik sisteminde ussalcılık ile deneyimcilik, başka bir deyişle dogmatizm ile kuşkuculuk arasında bir arabuluculuk veya orta yol bulma çabası güdtmüştür. Bu tutumu nedeniyle felsefesi bazı yorumcular tarafından eklektizm olarak nitelendirilmiştir. Ancak bu uzlaşı, tarafların süzgeçten geçirilmesiyle olabilmiştir. Kant, her iki akımı da eleştiri süzgecinden geçirerek transsendental idealizm adını vereceği kendi özgün felsefi sistemini inşa etmeye başlamıştır.

2Salt Aklın Eleştirisi’ne Giriş ve Bilgi Türleri

1781 yılında yayımlanan 'Salt Aklın Eleştirisi', Kant’ın eleştirel felsefesinin zirve noktasıdır. Bu devasa eserde Kant’ın temel amacı, Spinoza, Leibniz ve Wolff tarzında metafizik sistemler üretmenin haklı olup olmadığının hesabını yapmak ve gelecekteki metafiziklere bir yol göstermektir. Bunu yapabilmek için öncelikle insan bilgisinin alanını ve sınırlarını sorgulamıştır. İnsan hangi alanlarda geçerli bilgi ortaya koyabilir? Bu bilginin sınırı nereye uzanır? Geçerli bilgiden ne anlaşılmalıdır? Bu sorular, insanın zihin yapısının ve bilişsel yetilerinin kapsamlı bir dökümünün yapılmasını zorunlu kılmıştır.

Kant, insan aklını duyarlık, anlık (anlama yetisi) ve salt akıl olmak üzere üç temel bilişsel yetiye ayırır. Bu yetilere karşılık gelen bilgi sistemleri ise sırasıyla matematik, doğa bilimleri ve metafiziktir. Bu doğrultuda Kant üç temel soru sorar: Matematik nasıl olanaklıdır? Doğa bilimleri nasıl olanaklıdır? Metafizik nasıl olanaklıdır? Bu soruların yanıtı, bilgi türlerinin niteliklerine ve zihinsel yetilerin incelenmesine bağlıdır.

Kant, bilgi türlerini önce elde ediliş biçimlerine göre 'a priori' (deneyimden bağımsız, zorunlu ve evrensel) ve 'a posteriori' (deneyime dayalı, olumsal) olarak ikiye ayırır. Ardından mantıksal yapılarına göre 'analitik' (yüklemi öznesi tarafından içarılen, çelişmezlik ilkesine dayanan) ve 'sentetik' (yüklemi öznesine yeni bir nitelik ekleyen) olarak sınıflandırır. Analitik yargılar her zaman a prioridir; çünkü özne ile yüklem özdeştir ve deneyime ihtiyaç duymaz ('Tüm cisimler uzayda kapladığı yer itibariyle uzamlıdır'). Sentetik yargılar ise genellikle a posterioridir ('Tüm cisimler ağırdır').

Kant felsefe tarihini sarsan en büyük buluşunu gerçekleştirerek 'sentetik a priori yargılar' kategorisini ortaya koymuştur. Ona göre matematiğin tüm önermeleri (örneğin 7+5=12) ve doğa bilimlerinin temel ilkeleri hem deneyimden bağımsız (a priori) hem de bilgimizi genişleten (sentetik) özelliktedir. Özdeşliğe dayanmayan bu yargılar, deneyimin zorunlu koşullarıdır ve tüm geçerli bilgi sistemi bu sentetik a priori yargılar üzerine kuruludur.

3Transsendental Estetik: Zaman, Uzam ve Matematiğin Temelleri

Transsendental Estetik bölümünde Kant, duyusal bilgide a priori ögelerin bulunup bulunmadığını araştırır. Buradaki 'estetik' terimi güzelin duyumlanması anlamında değil, Grekçe 'aisthesis' (duyularla, algı yoluyla kavrama) kökünden gelmektedir. Kant, duyu yetisinin (duyarlığın) alıcılığını (receptivite) kabul etmekle birlikte, duyu deneyiminde empirik olarak verilemeyen a priori formların var olduğunu savunur. Ona göre her bilgide iki yan vardır: Duyularımızla kavradığımız algı yanı ve anlama yetimizin düşünme yanı. Kant’ın ünlü deyişiyle: 'Duyusuz kavramlar boş, kavramsız duyular kördür.'

Duyarlığın a priori formları uzay ve zaman ideleridir. Uzay ve zaman, dış dünyadaki maddelerin veya nesnelerin birer özelliği değil, insan zihninin duyarlık yetisinin formlarıdır. Dağınık duyusal veriler, zihnimize ulaştığı anda bu uzay ve zaman formları içine alınarak yapılaştırılır. Örneğin renk ve ses gibi özelliklere karşıt olarak uzam ve zaman her yerde hazır bulunur, sonsuz bir bütünün kesitleridir ve üç boyutlu ya da ardışıktır. Bu nedenle uzay ve zaman birer kavram değil, salt görülerdir.

Zaman ve uzayın zihnimizin a priori görülü formları olduğunun kanıtlanması, sentetik a priori bilginin ve dolayısıyla matematiğin olanaklılığını açıklar. Geometri salt uzam formu üzerinde, aritmetik ise zaman ve sayma süreci (görü) üzerinde kurulur. Örneğin '7 + 5 = 12' önermesi analitik değildir; 7 ve 5 kavramlarının ötesine geçerek görü yardımıyla birleştirilmeyi gerektirdiği için sentetik a priori bir yargıdır. Aynı şekilde geometri ilkeleri de kavramların ötesine geçtiği için sentetiktir.

Transsendental Estetiğin en önemli sonuçlarından biri 'transsendental idealite' öğretisidir. Buna göre içsel duyular dahil, duyular aracılığıyla bildiğimiz her şey fenomenaldir, yani birer görünüşten (görüngüden) ibarettir. Zaman ve uzay mutlak gerçeklikler değil, ideal varlıklardır (insanın duyu yetisinde bulunan kavrayış formlarıdır). Kant bu görüşüne 'transsendental idealizm' adını verir. Transsendental kavramı zihnimizin içindekileri olduğu gibi dışındakileri de bilebileceğimizi, idealizm ise zihnimizin dışındakileri kendi zihinsel yapımıza göre bildiğimizi ifade eder.

4Transsendental Analitik: Anlama Yetisi ve Kategoriler

Transsendental Mantık'ın ilk alt bölümü olan Transsendental Analitik, anlama yetisinin (anlığın) incelenmesine ayrılmıştır. Anlama yetisinin temel işlevi düşünmek ve yargıda bulunmaktır. Duyarlığın bize uzay ve zaman formları içinde sunduğu hammadde niteliğindeki duyu verileri, anlama yetisinin a priori kavramları olan kategoriler aracılığıyla işlenir ve böylece nesnel bilgi (fenomenal dünya bilgisi) ortaya çıkar.

Kant, Aristoteles’in kategorilerini örnek alarak anlama yetisinin a priori 12 kategorisini belirlemiştir. Bu kategoriler üçerli gruplar halinde dört ana başlık altında toplanır: 1) Nicelik Kategorileri (birlik, çokluk, tümlük); 2) Nitelik Kategorileri (olgusallık, değilleme, sınırlama); 3) İlişki Kategorileri (töz-ilinek, neden-etki/nedensellik, etki-edilgi/karşılıklı etkileşim); 4) Tarz/Kip Kategorileri (olanak-olanaksızlık, varlık-yokluk, zorunlu-olumsal). Bu kategoriler olmaksızın duyu verileri birleştirilemez ve kör kalır.

Kant, nesnelerin zihne uymadığını, aksine nesnelerin bilinebilmek için aklımızın kategorileri altına alınmak zorunda olduğunu savunmuştur. 'Salt anlama yetisi, yasalarını fenomenlere dikte eder.' Bu durum felsefe tarihinde 'Copernicus Devrimi' olarak adlandırılır. Nasıl ki Copernicus güneşin dünya etrafında değil, dünyanın güneş etrafında döndüğünü kanıtlayarak devrim yaptıysa, Kant da zihnin a priori bilgi koşullarını saptayarak benzer bir devrim gerçekleştirmiştir.

Deneyim dünyasının oluşabilmesi için 'Transsendental Tamalgının Birliği' (Bilinç Birliği) zorunludur. 'Düşünüyorum' ifadesi tüm tasarımlarımıza eşlik edebiliyor olmalıdır. Duyu verileri karmaşası, tek bir öz-bilinç tarafından kategoriler aracılığıyla bağlanmadıkça hiçbir nesnel deneyim veya bilgi oluşamaz. Ayrıca anlama yetisinin duyu verilerine uygulanmasını sağlayan köprü işlevini 'imgelem' üstlenir. İmgelem, kategori şemalarını (zaman ve uzaya bağlı aksiyomlar, algının beklentileri, deneyimin analojileri ve empirik düşünmenin postülatları) üretir.

Anlama yetisinin kategorileri ve ilkeleri yalnızca ampirik görüye uygulandıkları ölçüde geçerlidir; yani bilgilerimiz fenomenal olgusallıkla sınırlıdır. Kant, bu sınırların ötesinde ne yattığının bilinemeyeceğini belirtir ve düşünce nesnesi anlamında 'Numen' (kendinde-şey) kavramını ortaya atar. Tanrı, özgürlük ve ruh birer numendir; insan zihni duyu alanını aşamadığı için bu alanın nesnel bilgisine ulaşamaz.

5Transsendental Diyalektik: İdeler ve Antinomiler

Transsendental Diyalektik bölümünde Kant, nesnel gerçeklik bakımından metafiziğin neyi başarıp başaramayacağını sorgular. Dar anlamdaki salt akıl, anlama yetisinin kategorilerinden farklı olarak kendi içinde a priori birtakım kavramlar taşır; bunlara 'ideler' denir. Salt aklın üç temel idesi ruh, evren (kosmos) ve tanrı ideleridir. İnsan aklı bu ideleri kaçınılmaz olarak üretir. Ancak bu ideler duyusal deneyim sınırlarını aştığı için, bunlara ilişkin bilgilerin nesnel gerçekliği son derece kuşkuludur.

Düşünce tarihi boyunca bu üç ideye dayalı olarak üç skolastik metafizik üretilmiştir: Ussal psikoloji (ruh), ussal kozmoloji (evren) ve ussal teoloji (tanrı). Kant, bu alanlarda aklın kendi sınırlarını unutup kategorileri aşkın olana uygulama çabasından doğan bir 'transsendental yanılsama' (illusion) hüküm sürdüğünü belirtir. Bu yanılsama mantığına 'diyalektik' adını verir.

Evren idesi bağlamında Kant, haklılıkları aynı şekilde gösterilebilen birbirleriyle çelişik kuramların ortaya çıktığını savunur ve bunlara 'antinomi' (çatışma) der. Örneğin nicelik antinomisinde bir sav evrenin bir başlangıcı olduğunu, karşı sav ise evrenin sonsuz ve sınırsız olduğunu kanıtlar. Kant’a göre her iki sav da haklı gibi görünse de ikisi de kanıtlanamaz; çünkü akıl, deneyim sınırlarını aşmıştır. Benzer şekilde nedensellik ve özgürlük çatışması (ilişki antinomisi) ile zorunlu varlık tartışmaları da aklın diyalektiğini gözler önüne serer.

Tanrı idesi ussal teoloji tarafından ele alınır ve tarih boyunca üç temel tanrı kanıtlaması öne sürülmüştür: 1) Ontolojik kanıt ('En gerçek varlık' olan tanrının tanımı gereği var olmasının zorunlu olduğu iddiası); 2) Kozmolojk kanıt (Evrenin olumsal varlığından yola çıkarak zorunlu bir ilk neden arayışı); 3) Fiziko-teolojik/Teolojik kanıt (Doğadaki düzen ve amaca uygunluktan yola çıkarak tinsel bir yaratıcı kurucu kanıtlaması). Kant, bu kanıtlamaların hepsinin aklın illüzyonuna dayandığını, çünkü varlık üzerine konuşurken sentetik a priori yargılar üretecek duyusal verilere sahip olunmadığını gösterir.

Sonuç olarak Kant, metafiziğin bir bilim olarak olanaklı olmadığını kanıtlar. Ruh, evren ve tanrı ideleri bilginin sınırlarını aşar ve bu alanda insan zihni sonsuza dek agnostik (bilinemezci) kalmak zorundadır. Ancak bu idelerin çok önemli bir 'düzenleyici' işlevi vardır. Kant’ın ünlü sözüyle: 'İnanca bir yer açabilmek için bilmeyi bir yana atmak zorunda kaldım.' Fenomenler alanı bilimsel bilgiye bırakılırken, bu ideler ahlak felsefesinde yeni bir metafiziğe kapı aralamıştır.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250