Yirminci yüzyılda uluslararası göç hareketlerinin niteliğinde önemli bir değişim yaşanmıştır. On dokuzuncu yüzyıldaki göçler büyük ölçüde ekonomik nedenlere dayanırken, 20. yüzyıldaki göçlerin temel nedenlerinden biri de savaşlar ve ihtilallerden kaynaklanan siyasi baskılar olmuştur.
Bu yüzyılda nüfusun hızla çoğalması ve dünyanın en azından bir bölümünde refahın artması, ekonomik kaynaklara duyulan talebi olağanüstü artırmıştır. Savaş zamanlarındaki geçici kıtlıklar hariç, dünya ekonomisi bu artan talebi karşılamakta güçlük çekmemiştir.
Bu başarının arkasında ekonomi ile bilim ve teknoloji arasındaki yakın iş birliği yatmaktadır. Bu iş birliği sayesinde zirai verim artırılmış, maden kaynakları geliştirilmiş, mevcut kaynaklara yeni kullanım şekilleri kazandırılmış ve sentetik ürünler şeklinde yeni kaynaklar elde edilmiştir.
Yirminci yüzyılda ekonomik kaynaklar açısından en büyük değişim enerji alanında gerçekleşmiştir. Kömürün yerini başta petrol ve doğal gaz olmak üzere yeni enerji kaynakları almış, motorlu araçların ve uçakların gelişmesi petrolü stratejik ve jeopolitik açıdan hayati bir konuma getirmiştir.
On dokuzuncu yüzyılda sanayileşmenin itici gücü olan teknolojik değişme, 20. yüzyılda hızını daha da artırarak devam etmiştir. Geçmiş çağlarda toplumların başarısı çevrelerine uyabilme yeteneğiyle ölçülürken, 20. yüzyılda başarı çevreye hükmetmek ve onu ihtiyaçlara göre şekillendirmekle mümkündür hale gelmiştir.
Ulaşım ve haberleşme alanındaki devrimler bu hızlanmanın en canlı kanıtıdır. Buharlı lokomotifler, otomobiller, uçaklar ve roketler hızı artırırken; telefon, radyo, televizyon ve elektronik bilgisayarlar anında iletişim ve karmaşık hesaplama imkânı sunmuştur.
Bilim ve teknolojinin gelişmesi hükümetlerin finansal desteğiyle doğrudan ilişkilidir. Kısa vadede kazanç vaat etmeyen ve büyük harcama gerektiren araştırmalar (uzay araştırmaları, askeri teknolojiler, nükleer çalışmalar) devletler tarafından finanse edilmiştir.
Tarımda bilimsel gübreleme, tohum seçimi ve mekanizasyon verimi katlamıştır. 1960'larda tropikal bölgelere yayılan bu gelişmeler 'yeşil ihtilal' olarak adlandırılmış, ayrıca hareketli montaj bandı sistemi kitle üretimini ve otomotiv sanayiini zirveye taşımıştır.
Sınai ve ticari organizasyonda sınırlı sorumlu anonim şirketler 20. yüzyılın başında yaygınlaşmış, dev holdingler ve çok şubeli mağazalar zinciri perakende ticaretin her alanına girmiştir.
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ABD'de başlayan bu eğilimler, çok uluslu şirketlerin doğuşuyla Avrupa'ya ve dünyaya hızla yayılmış, böylece farklı kıtalarda üretim ve satış yapabilen devasa küresel yapılar ortaya çıkmıştır.
Sanayi hayatındaki bir diğer dönüm noktası, Batı ülkelerinde işçilerin örgütlenme ve toplu pazarlık haklarının tanınmasıdır. İki savaş arasındaki dönemde sendika üyeliği hızla artmış ve işçi sendikaları gelişmekte olan ülkelere de yayılmıştır.
Şirketlerin büyümesi ve holdingleşme eğilimleri, yatırım mallarından tüketim mallarına kadar çok geniş bir yelpazede üretimi tetiklemiş, küresel ölçekte rekabeti ve sermaye akışını zorunlu kılmiştır.
Birinci Dünya Savaşı ile dünya ekonomisi dağılma sürecine girmiş; Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yıkılmış, Çarlık Rusya'sı yerini Sovyetler Birliği'ne bırakmış ve Avrupa politik ve ekonomik hegemonyasını kaybetmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise Avrupa'daki büyük rekabet yerini ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş'a bırakmış; dünya Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmüş, komünist ülkelerde merkezi planlı ekonomi uygulanmıştır.
Sömürgeciliğin çökmesiyle birlikte Asya ve Afrika'da yeni bağımsız devletler doğmuş, bu durum uluslararası ilişkilerde 'Kuzey-Güney' boyutunu ortaya çıkararak sanayileşmiş kuzey ile gelişmemiş güney arasındaki uçurumu gözler önüne sermiştir.
Gelişmekte olan ülkeler uzun süre ithal ikamesi ve sıkı ticaret kontrolleriyle dışa kapalı kalırken, 1980 ve 1990'larda yeni bir globalleşme ve liberalleşme dalgası başlayarak gümrük tarifeleri büyük ölçüde indirilmiştir.
Yirminci yüzyılda tüm dünyayı etkileyen en büyük değişimlerden biri devletin ekonomik hayattaki rolünün devasa ölçüde genişlemesidir. Bu durum klasik liberalizmin 'laissez-faire' anlayışından bir uzaklaşma anlamı taşımaktadır.
Savaşların maliyetleri, ekonomik krizler ve sosyal talepler doğrultusunda devletler demiryollarını millileştirmiş, ekonomik planlamaya gitmiş ve 'karma ekonomi' modellerini benimsemiştir.
Almanya'da 1880'lerde başlayan hastalık, kaza sigortası ve emeklilik gibi transfer ödemeleri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında tüm demokratik ülkelerde yaygınlaşmış ve kamu harcamalarının yarısından fazlasını sosyal refah harcamaları oluşturmuştur.
Hükümet harcamalarının gayrisafi hasılaya oranı 19. yüzyılda %10'un altındayken, 20. yüzyılın ikinci yarısında Batı Avrupa'da %30-50'lerin üzerine çıkmış ve 'refah devleti' kavramı doğmuştur.
Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki tazminat borçları, altın standardına dönüşteki yanlış parite tercihleri ve aşırı Alman enflasyonu dünya ekonomisini kırılgan hale getirmiştir.
1928'de Amerikan bankalarının fonlarını borsaya kaydırmasıyla başlayan spekülatif hareket, 1929 Ekim'inde New York borsasının çökmesiyle sonuçlanmış ve kriz tüm dünyaya yayılmıştır.
Büyük Bunalım, üretim, istihdam ve kişi başına gelirlerde tarihi düşüşlere yol açmış; tarım ve hammadde fiyatları çökerek Latin Amerika ve Asya'nın dış ticaret gelirlerini yok etmiştir.
Krizin bu kadar şiddetli ve uzun sürmesinin temel nedeni İngiltere'nin eski liderlik rolünü üstlenememesi ve ABD'nin açık politika izlemekten kaçınmasıdır; bu bunalımın en kalıcı sonucu devasa korumacılık, yeni-merkantilizm ve devlet müdahaleciliği olmuştur.
İkinci Dünya Savaşı devasa bir fiziki yıkım bırakmış, Avrupa'da açlık, kıtlık ve büyük bir 'dolar kıtlığı' ortaya çıkmıştır. Bu kriz ABD'nin hayata geçirdiği 13 milyar dolarlık Marshall Planı ile aşılmıştır.
Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC) ve Avrupa Ödemeler Birliği (EPU) sayesinde ticaret çok taraflı dengelenmiş, paralar konvertibl hale gelmiş ve kurumlar zamanla OECD'ye dönüşmüştür.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısı (özellikle 1950-1973 dönemi) insanlık tarihinin en yüksek ekonomik büyüme ve refah dönemine sahne olmuş, dünya gayrisafi hasılası katlanarak artmıştır.
1973 sonrasında ise neoliberal düzenin etkisiyle büyüme yavaşlamış, işsizlik artmış, OPEC petrol krizleri ve borç krizleri gibi büyük ekonomik şoklar yaşanmış olsa da küresel liberal sistem gücünü korumuştur.