Ticaret, insanlık tarihi kadar eski bir olgudur ve bilim adamlarına göre insanlar yerleşik hayata geçmeden önce bile kendi aralarında ticaret yapmaktaydılar. Binlerce yıl öncesinde çok geniş alanlarda farklı kabileler arasında ticaret yapıldığı, para yerine geyik boynuzu ve deniz kabuğu gibi materyallerin kullanıldığı bilinmektedir. Ancak bu ilk dönemlerde ticaret, günümüze kıyasla çok az miktarlarda ve birbirine yakın mesafelerde, malın malla değişimi olan takas yöntemiyle gerçekleştirilmekteydi.
Kayıtsızlık eğrileri orijinden uzaklaştıkça tüketicilerin elde ettiği fayda düzeyi artmaktadır. Bu durum, eğrinin orijinden uzaklaşmasının daha fazla mal tüketimi anlamına gelmesinden kaynaklanır ve tüketicilerin refahının ilk duruma kıyasla arttığını gösterir. Kayıtsızlık eğrileri üzerinde tüketicilerin aşağı veya yukarı yönlü hareket etmesi mümkündür; bu hareketler bir malın tüketimi artırılırken diğer malın tüketiminin azaltıldığını, yani malların birbirine ikame edildiğini gösterir.
Ekonomik büyüme, temel olarak bir ülkenin üretim kapasitesinde ve mal-hizmet üretim miktarında yaşanan artışları ifade eder. İktisatta ekonomik büyümenin sağlanmasında iki temel kaynak üzerinde durulur. Bunlardan birincisi işgücü, sermaye, toprak ve girişimcilerden oluşan üretim faktörlerinin miktarındaki artışlardır.
Dış ticaretin temel nedenlerinden biri ülkelerin üretim yapılarındaki farklılıklardır. Klasik iktisatçılar olan A. Smith ve D. Ricardo, bu farklılıkları tamamen işgücü verimliliğindeki ve dolayısıyla üretim teknolojisindeki farklılıklarla açıklamışlardır. Ancak İsveçli iktisatçılar E. Hecksher ve B. Ohlin, dış ticaretin temelinde ülkelerin sahip oldukları üretim faktörlerindeki farklılıkların yattığını savunmuşlardır.
Dünya her geçen gün değişmekte, teknoloji gelişmekte ve ülkeler birbirine daha bağımlı hâle gelmektedir. Yaklaşık 100-200 yıl önce ortaya atılmış olan klasik dış ticaret teorileri, günümüzün karmaşık dış ticaret yapısını ve küresel ekonomik ilişkilerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Örneğin, işgücü verimliliğindeki farklılıklara dayanan Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi, yüksek teknoloji ürünlerinin ticaretini açıklamakta zorlanırken; Faktör Donatımı Teorisi de benzer gelişmişlik düzeyine ve benzer kaynaklara sahip ülkeler arasındaki yoğun ticareti açıklayamamaktadır.
Küreselleşme kavramı, günümüzde sıkça kullanılsa ve modern bir süreci temsil etse de kökleri 19. yüzyıla kadar uzanan eski bir olgudur. İngiltere'de doğan ve hızla kıta Avrupası ile Kuzey Amerika'ya yayılan Sanayi Devrimi, dünya nüfusunda, hasılasında ve ticaret hacminde 'Hokey Sopaları' adı verilen ani ve keskin sıçramalara yol açmıştır. Bu dönemde ülkelerin merkantilist politikaları terk ederek serbest ticarete yönelmesi, ayrıca iletişim ve ulaşım imkanlarındaki devrim niteliğindeki gelişmeler, ekonomik anlamda ilk küreselleşme dalgasının temellerini atmıştır.
II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası alanda ticaretin serbestleştirilmesine yönelik GATT ve DTÖ gibi küreselleşme çabalarının yanı sıra, coğrafi olarak birbirine yakın ülkeler arasında özel anlaşmalarla bölgesel bütünleşme hareketleri ortaya çıkmıştır. 'Bölgeselleşme' veya 'Ekonomik Entegrasyonlar' olarak adlandırılan bu süreç, ülkelerin bir araya gelerek ekonomik ve siyasal istikrarı sağlamak, üye ülkeler arasında barışı hakim kılmak ve toplumsal refah düzeyini yükseltmek amacıyla işbirliği yapmalarını ifade eder. Ekonomik entegrasyonlar, firmaların daha geniş pazarlara ulaşmasını sağlayarak ölçek ekonomilerinden yararlanmasına imkan tanır.
Küreselleşen dünya ekonomisinde uluslararası sermaye hareketleri ve üretim süreçlerinin merkezi konumunda Çok Uluslu Şirketler (ÇUŞ) yer almaktadır. Bir ülkede kurulup merkezini orada barındıran, ancak birden fazla yabancı ülkede bağlı şirket, şube veya yavru şirketler aracılığıyla faaliyet gösteren bu yapılar, dünya ticaretinin ve yatırımlarının şekillenmesinde kritik rol oynamaktadır. Doğrudan Yabancı Yatırımlar (DYY) ise, bir firmanın kendi ülkesi dışındaki bir ülkede sıfırdan yeni bir üretim tesisi inşa etmesi, mevcut bir tesisi satın alması veya yerli bir şirketin hisselerinin %10'undan fazlasını ele geçirmesi şeklinde gerçekleşen uzun vadeli sermaye akımlarıdır.