Yönetim düşüncesinin tarihsel bağlamda geçirdiği evrimi anlamak, işletmelerin faaliyet gösterdiği çevresel koşulları kavramayı gerektirir. Yönetim yaklaşımları ve paradigmaları, içinde bulunulan dönemin toplumsal, politik ve ekonomik güçlerine uyum sağlama çabasından doğmuştur.
Yönetim faaliyetlerinin kesin olarak ne zaman başladığı bilinmemekle birlikte, insanlık tarihinin tüm aşamalarında bu faaliyetlerin izlerine rastlanmaktadır. Bilinen en eski kayıtlar MÖ 8000-3000 yıllarına, Antik Sümerlerin ticaret ve bilgi yönetimi kayıtlarına ve Mısır'daki piramit inşasına kadar uzanmaktadır.
Günümüz yöneticileri kısıtlı kaynakları etkin ve verimli kullanarak karmaşık sorunlara çözüm ararken, geçmişteki yöneticilerden beklenen sonuçlar bugünkünden oldukça farklıydı. Çevresel koşullardaki sürekli değişim, yönetim düşünce ve uygulamalarının da evrilmesini zorunlu kılmıştır.
Klasik yönetim yaklaşımı 19. yüzyılın ortaları ile 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış ve 1950'li yılların başına kadar etkisini sürdürmüştür. Bu yaklaşım; sistematik yönetim, bilimsel yönetim, bürokrasi ve yönetim süreci yaklaşımlarından oluşur.
Sistematik yönetim yaklaşımı, Sanayi Devrimi sonrasında fabrikaların ağırlık kazanmasıyla ortaya çıkan kargaşa ve koordinasyon sorunlarını çözmeyi amaçlamıştır. Operasyonel ekonomi, yeterli istihdam, stok yönetimi ve denetim gibi konulara odaklanarak standart prosedürler geliştirmiştir.
Bilimsel yönetim yaklaşımı 20. yüzyılın başlarında artan verimlilik sorunlarına çözüm olarak doğmuştur. Frederick W. Taylor, işçilerin potansiyelinin altında çalıştığını gözlemleyerek her iş için en etkin yolu tasarlamış, hareket-zaman etütleri ve parça başı ücret sistemini geliştirmiştir.
Yönetim süreci yaklaşımı, Henri Fayol tarafından geliştirilmiş olup, çalışanların işlerinden ziyade örgütün tamamına odaklanmıştır. Fayol, yönetsel faaliyetleri teknik, ticari, finansal, güvenlik, muhasebe ve yönetsel olarak altı sınıfta incelemiş; planlama, örgütleme, yöneltme, koordinasyon ve denetim fonksiyonlarını tanımlamıştır.
Henri Fayol ayrıca günümüzde de geçerliliğini koruyan iş bölümü, yetki ve sorumluluk, disiplin, komuta birliği gibi 14 temel yönetim ilkesi ortaya koymuştur. Bu ilkeler sayıca esnek ve uyumlaştırılabilir niteliktedir.
Max Weber tarafından geliştirilen bürokrasi yaklaşımı, ideal bürokrasiyi akılcı ve verimli bir yapı olarak tanımlar. İş bölümü, yönetsel hiyerarşi, biçimsel tercih, kariyer yönelimi, biçimsel kurallar ve gayrişahsilik bürokrasinin temel nitelikleridir.
Davranışsal yönetim yaklaşımı, çalışanların motivasyonu, yüksek performans için cesaretlendirilmesi ve örgütsel bağlılığın artırılması konularına odaklanır. Mary Parker Follett, Taylor'ın insanı makine gibi gören mekanik yaklaşımını eleştirmiş ve çalışanların iş geliştirme süreçlerine dahil edilmesini savunmuştur.
Elton Mayo tarafından 1924-1932 yılları arasında yürütülen Hawthorne Araştırmaları, verimlilik ile çalışma koşulları arasındaki ilişkiyi incelemek üzere başlatılmıştır. Aydınlatma deneyleri sonucunda fiziksel koşullardan ziyade iş yerindeki sosyal ve psikolojik faktörlerin verimliliği etkilediği anlaşılmıştır.
Douglas McGregor, 'The Human Side of Enterprise' adlı kitabında X ve Y teorilerini ortaya koymuştur. X teorisi çalışanların çalışmayı sevmediğini ve otokratik yönetimi savunurken, Y teorisi çalışanların sorumluluk almak istediğini ve demokratik yönetimin gerekliliğini savunur.
Sayısal yönetim yaklaşımı, II. Dünya Savaşı sırasında karmaşık askeri sorunların çözümü için kurulan yöneylem araştırması ekiplerinin çalışmalarına dayanır. İstatistik, doğrusal programlama, şebeke analizi ve bilgisayar simülasyonları gibi bilimsel metodolojiler karar alma süreçlerinde kullanılmaya başlanmıştır.
Sistem yaklaşımı, örgütü ortak bir amaca ulaşmak için karşılıklı bağımlılık ilişkisine sahip parçalardan oluşan bütün olarak tanımlar. Girdiler, dönüştürme süreci, çıktılar, çevre ve geri bildirim açık sistemin beş temel unsurudur.
Sistem yaklaşımında entropi (bozulma eğilimi), negatif entropi (bozulmayı yavaşlatma çabaları), sinerji (bütünün parçaların toplamından büyük olması) ve alt sistemler arası karşılıklı bağımlılık kritik kavramlardır.
Durumsallık yaklaşımı, klasik yönetim yaklaşımlarının aksine örgütsel sorunların çözümünde 'tek bir en iyi yol' olmadığını savunur. 'Eğer-ise' ilişkisine dayanan bu yaklaşım, yönetsel uygulamaların durumsal değişkenlere ve dış çevre koşullarına göre şekillenmesi gerektiğini belirtir.
Örgütsel çevre, işletmeyi etkileme potansiyeline sahip tüm faktörleri kapsar. İç çevre, işletmenin doğrudan kontrol edebildiği liderlik, örgüt kültürü, insan kaynakları ve yapı gibi unsurlardan oluşur.
Dış çevre ise işletmeyi dolaylı yoldan etkileyen ekonomik, politik, teknolojik ve sosyal faktörleri içerir; yönetim bu faktörler üzerinde tam bir kontrol kuramaz.