İş sağlığı ve güvenliği (İSG) kültürü kavramı, literatüre ve endüstriyel yönetim pratiklerine modern dönemin en büyük teknolojik ve endüstriyel felaketlerinin ardından dahil olmuştur. Geleneksel yaklaşımların sadece teknik ve mekanik arızalara odaklandığı bir dönemde, yaşanan büyük ölçekli kazaların arkasında yatan asıl nedenin insan davranışı, yönetsel kararlılık ve organizasyonel değerler bütünü olduğu fark edilmiştir. Bu bağlamda 'güvenlik kültürü' terimi ilk kez resmi olarak 1986 yılında Ukrayna'da meydana gelen Çernobil nükleer santral kazasının ardından, 1987 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından hazırlanan kaza değerlendirme raporunda kullanılmıştır.
IAEA tarafından hazırlanan bu tarihi raporda, Çernobil felaketinin temel sebebinin sistemdeki teknik yetersizliklerden ziyade, organizasyon genelinde hakim olan güvenlik kültürü eksikliği olduğu sonucuna varılmıştır. Bu tespitten yola çıkılarak güvenlik kültürü; kurumun sağlık ve güvenlik programlarının yeterliliğine, tarzına ve uygulamadaki ısrarına karar veren birey ve grupların değer, tutum, yetkinlik ve davranış görüntülerinin bir ürünü olarak tanımlanmıştır. Çernobil kazasının yanı sıra İngiltere'deki King Cross yangını, Kuzey Denizi'ndeki Piper Alpha petrol platformu patlaması ve Clapham kavşağındaki tren kazası gibi büyük felaketler de güvenlik kültürünün zayıflığı ile doğrudan ilişkilendirilmiştir.
Büyük endüstriyel kazaların analizleri, farklı sektörlerdeki kültürel eksiklikleri somut bir şekilde ortaya koymaktadır. Örneğin, havacılık sektöründeki Space Shuttle kazasında 'üretim baskısı ve tehlikeleri fark edememe' ön plana çıkarken, deniz taşımacılığındaki Zeebrugge faciasında 'üst düzey yönetimin güvenlik konusundaki eksikliği ve kâr düzeyine öncelik verilmesi' temel eksiklik olarak belirlenmiştir. Bu durum, iş sağlığı ve güvenliği kültürünün sadece işçinin dikkatiyle sınırlı olmadığını, tepe yönetimden en alt kademeye kadar uzanan stratejik bir bağlılık gerektirdiğini kanıtlamaktadır.
İş sağlığı ve güvenliği kültürü, genel örgüt kültürünün kritik bir alt boyutudur ve çalışanların tutum, algı ve davranışlarını doğrudan şekillendirir. İngiltere Sanayi Konfederasyonu güvenlik kültürünü; risk, kaza ve hastalık hakkında paylaşılan fikir ve inançlar olarak tanımlamakta ve bunu insan (psikolojik), iş (davranışsal) ve organizasyon (durumsal) arasındaki çok yönlü etkileşimlerin bir ürünü olarak ele almaktadır. Bu yaklaşıma göre güvenlik kültürü, örgüt üyelerinin tamamını yönlendiren ve güvenliği artırmaya yönelik görünür çabaların seviyesini belirleyen dinamik bir yapıdır.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), güvenlik kültürünün iş yerlerinde üç aşamalı bir süreçle geliştirilebileceğini öngörmektedir. İlk aşamada, güvenliği konu alan kurallar hazırlanır ve gerekli yasal/organizasyonel düzenlemeler yapılır. İkinci aşamada, güvenlik artık sadece bir kurallar bütünü olmaktan çıkarılarak organizasyonel bir amaç haline getirilir. Üçüncü ve en olgun aşamada ise güvenlik, tüm çalışanlar tarafından içselleştirilerek sürekli olarak geliştirilen bir yaşam biçimine dönüştürülür.
İngiltere İş Sağlığı ve Güvenliği Komisyonu (HSC) ise kavramı, işletmenin iş sağlığı ve güvenliği yönetiminin tarzı ve yeterliliğinin ortaya çıkardığı bir ürün olarak tanımlar. Bu tanım, güvenlik kültürünün soyut bir kavram olmakla birlikte, çalışan güvenliği ve kamu güvenliği üzerinde yüksek bir önceliği ifade ettiğini vurgular. Güvenlik kültürü, çalışanların risk kontrol sistemleri ile ilgili hareket ve tepkilerinin nasıl olması gerektiğini belirleyen, doğal gruplar tarafından paylaşılan normlar, inançlar ve değerler bütünüdür.
İşletmelerin sahip olduğu güvenlik kültürü, iş yerinde uygulanan İSG politikalarının ve pratiklerinin en somut göstergesidir. Pozitif güvenlik kültürüne sahip işletmelerde, tüm çalışanlar güvenlik programlarını bir yaşam biçimi olarak kabul eder ve aktif katkı sağlar. Bu tür ortamlarda işi güvenli ve doğru yapmak için yeterli zaman ayrılır, kazaların sadece kişiyi değil çalışma arkadaşlarını, aileyi ve işletmeyi de etkileyeceği bilinci hakimdir. En önemlisi, güvenlikle ilgili konularda açık bir iletişim vardır; çalışanlar hata veya tehlikeleri bildirdiklerinde azarlanma veya disiplin cezası alma korkusu yaşamazlar.
Buna karşılık, negatif (zayıf veya olumsuz) güvenlik kültürüne sahip işletmeler son derece dirençli ve tehlikeli bir yapı sergiler. Bu tür iş yerlerinde yöneticiler ve çalışanlar 'önce güvenlik' deseler bile, İSG uygulamaları üretim, kâr veya zaman gibi diğer amaçlara kolayca feda edilir. Benzer operasyonel hatalar sürekli tekrarlanır, geçmişte yaşanan kaza ve olaylardan ders çıkarılmaz ve İSG'nin sadece İSG uzmanı ya da iş yeri hekiminin sorumluluğunda olduğu düşünülür.
Negatif kültürün en belirgin özelliklerinden biri de sürekli suçlayıcı bir atmosferin bulunmasıdır. Operasyonel bir hata veya kaza meydana geldiğinde, sistemdeki eksiklikleri araştırmak yerine doğrudan çalışanlar kişisel olarak suçlanır. Bu durum, sorunların altında yatan temel nedenlerin gizlenmesine ve raporlama sistemlerinin çökmesine yol açar. Çalışanlarda risklere karşı umursamazlık, boş vermişlik ve kendine aşırı güven duyma gibi tehlikeli tutumlar gözlemlenir.
İş sağlığı ve güvenliği iklimi, en genel tanımıyla, çalışanların belirli bir zaman diliminde iş ortamındaki güvenlik uygulamalarına ve politikalarına yönelik paylaştıkları anlık algıların bütünüdür. Güvenlik iklimi kavramı ilk kez 1980 yılında Dov Zohar tarafından tanımlanmıştır. Zohar'a göre güvenlik iklimi, çalışanların iş çevresi hakkında paylaşmış oldukları bütüncül algılarının bir özetidir ve iş yerindeki güvenliğe göre çalışanların davranış biçimlerinin tahmin edilmesini sağlar.
Güvenlik kültürü ile güvenlik iklimi arasındaki en temel fark, derinlik, kalıcılık ve değişim hızı noktalarında ortaya çıkar. Güvenlik kültürü çok daha köklü, derin, değişmesi uzun zaman alan ve organizasyonun tüm fonksiyonel alanlarından etkilenen bir yapıya sahiptir. Güvenlik iklimi ise daha yüzeyseldir, hızlı değişebilir ve özellikle liderlik tarzından, yönetsel kararlardan veya yaşanan büyük bir kazadan anında etkilenebilir. Büyük kazaların ardından işletmelerde kültürden ziyade öncelikle güvenlik ikliminde hızlı ve belirgin değişiklikler gözlemlenir.
Güvenlik iklimi, örgüt ikliminin özel bir alt biçimidir ve yöneticilerin gerçek önceliklerini yansıtır. Üst yönetimin müşteri hizmetleri, ürün kalitesi, üretim miktarı ve çalışan güvenliği arasındaki dengede nasıl bir tavır takındığı, çalışanların güvenlik iklimi algısını doğrudan belirler. Eğer yönetim güvenliği üretime feda ediyorsa, kağıt üzerinde çok iyi politikalar olsa bile çalışanların algıladığı güvenlik iklimi zayıf ve olumsuz olacaktır.
İşletmelerde güvenlik kültürünün yerleşmesi ve sürdürülebilir hale gelmesi, sistematik yönetim sistemlerinin kurulması ile doğrudan ilişkilidir. Günümüz iş dünyasında firmalar ISO 9001 Kalite Yönetim Sistemi ile ürün kalitesini, ISO 14001 ile çevresel etkilerini ve OHSAS 18001 (yeni adıyla ISO 45001) ile iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini kontrol altına almaktadır. Bu sistemlerin entegre bir şekilde uygulanması, işletmedeki belirsizlikleri ve karmaşıklıkları azaltarak güvenlik kültürünün zeminini sağlamlaştırır.
Güvenlik yönetimi ile kalite yönetimi arasındaki en kritik köprü liderliktir. Liderlik, çalışanların güvenlik ve kalite konusundaki motivasyonlarını artıran ve bu süreçleri sahiplenmelerini sağlayan en hayati unsurdur. Etkili bir güvenlik yönetim sisteminde, zaman baskısı, aşırı iş yükü ve stresten arındırılmış çalışma koşullarının sağlanması, güvenlik performansı üzerinde pozitif etki yaratır. Üretim beklentisinin gerçekçi olmayan düzeyde yüksek tutulması ise çalışanların hata yapma ve iş kazası geçirme riskini artırır.
Modern iş sağlığı ve güvenliği anlayışı, kaza veya hastalık gerçekleştikten sonra devreye giren geleneksel 'reaktif' yaklaşım yerine, riskleri önceden öngören ve engelleyen 'proaktif' (önleyici) yaklaşımı esas alır. Önleyici yaklaşımın en önemli mekanizmalarından biri de İş Sağlığı ve Güvenliği Kurullarıdır. Bu kurullar, iş yerinde çalışan temsilcileri, iş güvenliği uzmanı, iş yeri hekimi ve işverenin katılımıyla ortak karar alma, denetim ve yönetim modeli sunarak iş yerinde güvenlik geleneğinin oluşmasına katkı sağlar.
Türkiye'de iş sağlığı ve güvenliği algısının genel görünümü, ÇASGEM tarafından 2017 yılında hazırlanan kapsamlı raporla ortaya koyulmuştur. Rapora göre, Türkiye'de İSG alanındaki en temel sorun güvenlik kültürünün henüz istenen seviyeye ulaşamamış olmasıdır. 2012 yılında yürürlüğe giren 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile mevzuat düzeyinde çok önemli ve Avrupa Birliği direktiflerine uyumlu adımlar atılmış olsa da, uygulamada ciddi eksiklikler ve dirençler yaşanmaktadır.
Sektörel bazda incelendiğinde, Türkiye'de iş kazalarının en yoğun yaşandığı alanların metal, inşaat ve maden sektörleri olduğu görülmektedir. İnşaat sektörü en çok ölümlü kazaların yaşandığı, maden sektörü çalışan başına düşen kaza oranının en yüksek olduğu, metal sektörü ise toplamda en fazla kazanın gerçekleştiği sektör olarak öne çıkmaktadır. Özellikle iş sağlığı ve güvenliği yönetim sistemlerinin kurulmadığı küçük ve orta ölçekli işletmelerde (KOBİ) riskler çok daha yüksektir.
Türkiye'deki İSG algısının güçlü yönlerinin başında 6331 sayılı Kanun'un varlığı ve eğitim sistemine bütünleşme çalışmaları gelirken; zayıf yönler arasında toplumda güvenlik kültürünün yetersizliği, mevzuattaki ertelemeler, kurulların etkin çalışmaması ve iş güvenliği uzmanlarının iş güvencesinin zayıf olması yer almaktadır. İSG eğitimlerinin sadece kağıt üzerinde kalmaması ve davranış değişikliğine yol açacak şekilde uygulamalı olarak tasarlanması, ülkedeki İSG algısını pozitife çevirecek en önemli adımdır.