İktisadi düşüncenin sistematik kökenlerinin Merkantilizme dayandığı genel kabul görmektedir. Merkantilizm, Avrupa'da doğmuş bir düşünce akımıdır. Merkantilistler bir ülkenin ve devletin zenginliğini ve ekonomik performansını sahip olduğu altın ve gümüş gibi değerli madenler ile ölçerler. Bu akıma göre, dış ticaret fazlası vermek ve ülkeye değerli maden girişini artırmak temel amaçtır.
Fizyokrasi düşünce akımı ise merkantilist düşüncelere yapılan eleştiriler sonucunda 1700'lü yılların başında ortaya çıkmış ve bu yüzyılın ikinci yarısında güç kazanmıştır. Fizyokratlar, merkantilistlerin tersine devletin ekonomiye asla müdahale etmemesi gerektiğini savunmaktadırlar. Onlara göre tabiatta nasıl bir düzenlilik varsa toplumsal olaylarda ve ekonominin işleyişinde de tabii bir düzenlilik vardır. Bu düzen kendi kendine işler ve dışarıdan müdahaleye ihtiyaç duymaz.
Bugünkü iktisadi düşüncenin temelinde klasik iktisatçılar yer alır. Klasik iktisadi düşünce, 300 yıl süren Merkantilist dönemin ardından ortaya çıkan Endüstri Devrimi ile birlikte doğmuştur. Klasikler fiyat mekanizmasına, ekonominin sürekli tam istihdamda olmasına ve paranın yansızlığına inanmaktaydılar. Neo klasikler ise işsizlik sorununun ekonominin kendi dinamikleriyle çözüldüğü ve tam istihdamın sağlandığı piyasa ekonomilerinde makro iktisadi analizleri bir kenara bırakarak mikro iktisadi konulara odaklanmışlardır.
John Maynard Keynes, 1936 yılında yayımladığı ve yaygın olarak 'Genel Teori' olarak bilinen 'İstihdam, Faiz ve Para Hakkında Genel Teori' adlı eserinde Klasik ve Neoklasik görüşün temel argümanlarını çürüttü. 20. yüzyıl iktisadi düşüncesine damgasını vuran bu eser ile birlikte ortaya çıkan iktisat ekolü 'Keynesyen Ekol' olarak bilinmekte ve makro iktisat teorisine getirdiği yenilikler 'Keynesyen devrim' olarak adlandırılmaktadır. Keynes, devletin ekonomiye müdahale etmesi gerektiğine inanmaktaydı ve makro iktisadi analizin öncüsü sayılmaktadır.
Bir ülkenin üretim gücünü ölçebilmek için o ülkenin belirli bir dönemde ne kadar mal ve hizmet ürettiğine bakmalıyız. Ülkelerin üretim gücünü, gelirini ve dolayısıyla refah seviyesini ölçmek için birden fazla kavram kullanılır. Gayri Safi Millî Hasıla (GSMH) ve Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) kavramları bunlar arasında en çok bilinenlerdir. GSMH vatandaşlık unsurunu temel alırken, GSYH coğrafya unsurunu kullanır.
GSYH, bir ülkenin coğrafi sınırları içerisinde belirli bir dönemde (genellikle 1 yılda) üretilen tamamlanmış (nihai) mal ve hizmetlerin piyasa fiyatları cinsinden toplam parasal değeridir. GSYH hesaplanırken çift sayma hatasını önlemek için sadece nihai mal ve hizmetlerin fiyatları dikkate alınır ya da her üretim aşamasında yaratılan katma değerler toplanır. Aksi takdirde, ara malların değerleri mükerrer sayılarak GSYH'yi gerçekte olduğundan çok daha büyük gösterecektir.
GSYH'nin ölçülmesinde temel olarak üç farklı yöntemden faydalanılır: Üretim yöntemi, gelir yöntemi ve harcama yöntemi. Her üç yöntemle hesaplanan GSYH değerleri teorik olarak birbirine eşittir. Harcamalar yöntemiyle GSYH formülü; GSYH = C + I + G + (X - IM) şeklindedir. Burada C hanehalkı tüketim harcamalarını, I özel sektör yatırım harcamalarını, G devletin nihai tüketim harcamalarını, X ihracatı ve IM ithalatı temsil eder.
Gelir yöntemiyle GSYH hesaplanırken, üretim sürecine katılan faktörlerin aldıkları paylar (ücret, faiz, rant ve kâr) ile dolaylı vergiler ve amortismanlar toplanır. Üretim yönteminde ise ekonomideki farklı sektörlerin (tarım, sanayi, hizmetler) ürettiği nihai mal ve hizmetlerin piyasa değerleri veya bu sektörlerde yaratılan katma değerlerin toplamı esas alınır.
Bir ülkenin GSYH'sindeki artışın mal ve hizmetlerin miktarındaki artıştan mı yoksa fiyatlarındaki bir artıştan mı kaynaklandığı önemlidir. Nominal GSYH hesaplanırken o zaman diliminde geçerli olan cari fiyatlar dikkate alınır. Reel GSYH hesaplanırken ise belirli bir baz yılı dikkate alınır ve diğer yıllarda üretilen mal ve hizmet miktarları baz yılındaki sabit fiyatlarla çarpılır. Böylece enflasyonun yanıltıcı etkisi ortadan kaldırılır.
Ekonomik büyüme, bir ülkenin üretim kapasitesinin genişlemesi, yani reel GSYH'nin yükselmesi anlamını taşır. Ülkeler ekonomik büyümeyi üretim faktörlerinin miktarını artırarak, faktör verimliliğini yükselterek ya da teknolojik ilerleme sağlayarak gerçekleştirebilirler. Büyüme oranı hesaplanırken reel GSYH'deki yıllık yüzde değişim esas alınır.
Büyümenin gelecek tahminlerinde '72 kuralı' adı verilen pratik bir yöntem kullanılır. Logaritmik bir gerçekten hareketle, 72 sayısı ülkenin yıllık büyüme oranına bölündüğünde, o ülkenin reel GSYH'sinin kaç yılda bir ikiye katlanacağı hesaplanır. Örneğin yıllık %10 büyüyen bir ekonomi, yaklaşık 7.2 yılda üretim hacmini ikiye katlamaktadır.
Büyümenin refah getirici etkisini ölçmek için nüfus artışı da dikkate alınmalıdır. Net Büyüme Oranı, Reel GSYH büyüme oranından nüfus artış oranının çıkarılmasıyla bulunur. Eğer kişi başına düşen reel GSYH artıyorsa, büyümenin toplumun refah seviyesini artırdığı söylenebilir. Ancak büyüme gerçekleşirken gelir dağılımının bozulması veya çevre kirliliğinin artması refahı olumsuz etkileyebilir.
Reel GSYH'nin uzun dönemli trendi etrafındaki kısa dönemli dalgalanmalarına konjonktür adı verilir. Toplam üretimin azaldığı ve işsizliğin yükseldiği dönemlere 'daralma' veya 'resesyon'; toplam üretimin yükseldiği ve işsizliğin azaldığı dönemlere ise 'canlanma' veya 'genişleme' adı verilir. Ekonomiler sürekli ve sorunsuz bir büyüme çizgisi izleyemezler.
İktisatçılar konjonktür dalgalanmalarının nedenleri konusunda farklı görüşlere sahiptir. Keynesyenlere göre dalgalanmaların temel nedeni toplam talepteki iniş ve çıkışlardır. Parasalcılar para arzındaki değişimlerin etkili olduğunu savunurken, Reel Konjonktür Teorisi savunucuları dalgalanmaları teknolojik yenilikler ve verimlilik değişimleri gibi arz yönlü faktörlerle açıklar.
Daralma veya aşırı canlanma dönemlerinde istikrarı sağlamak amacıyla uygulanan önlemler bütününe 'iktisat politikası' denir. İktisat politikasının iki temel aracı para politikası ve maliye politikasıdır. Para politikası, merkez bankası tarafından para arzının ve faiz oranlarının kontrol edilmesini içerir. Maliye politikası ise hükümetin vergiler ve kamu harcamaları yoluyla ekonomiye müdahale etmesidir.
Klasik iktisatçılar ve onların modern takipçileri ise ekonomiye devlet müdahalesine kesinlikle karşı çıkarlar. Onlara göre piyasa mekanizması, dışarıdan bir müdahale olmadığı sürece sorunları kendi kendine çözme yeteneğine sahiptir. Devlet müdahalesi, konjonktürel sorunları çözmek yerine daha karmaşık ve ağır bir hale getirebilir.
Millî gelir ve GSYH rakamları ülkelerin ekonomik gücünü göstermede çok kullanışlı olmalarına rağmen, toplumsal refahı ölçmede bazı ciddi sınırlılıklara ve yapısal sorunlara sahiptir. İlk olarak, kendi ürettiğimiz ve piyasada satılmayan mal ve hizmetler (evde yapılan yemekler, bahçede yetiştirilen sebzeler vb.) millî gelir hesaplamalarına dahil edilmez. Bu durum, piyasalaşma oranının düşük olduğu az gelişmiş ülkelerin millî gelirlerinin olduğundan daha düşük görünmesine yol açar.
İkinci önemli sorun, yasa dışı ve kayıt dışı ekonomik faaliyetlerin (karaborsa, kaçakçılık, vergi dışı kazançlar vb.) beyan edilmedikleri için hesaplamalara katılamamasıdır. Ayrıca, GSYH rakamları üretilen malların türü (silah sanayi yerine eğitim ve sağlık yatırımları yapılması) veya gelir dağılımının adaleti hakkında bilgi vermez. İki ülkenin GSYH'si eşit olsa bile, gelir dağılımı adil olan ülkede refah düzeyi çok daha yüksektir.
Üretim esnasında ortaya çıkan çevre kirliliği ve doğal kaynak tahribatı gibi olumsuz dışsallıklar GSYH rakamlarından düşülmez. Bu eksikliği gidermek amacıyla yeşil ekonomi perspektifinden alternatif endeksler geliştirilmiştir. Sürdürülebilir Ekonomik Refah Endeksi (SERE veya ISEW) ve Gerçek İlerleme Göstergesi (GİG veya GPI) bu alternatiflerin en önemlileridir.
SERE hesaplamalarında eşitsizlik, çevre kirliliği, trafik kazalarının maliyetleri, yenilenemeyen kaynakların tüketimi gibi sosyal ve çevresel parametreler dikkate alınır. Finlandiya örneğinde görüldüğü üzere, 1980'li yıllardan sonra kişi başına düşen GSYH sürekli artarken, SERE ve GPI değerleri düşüş eğilimine girmiştir. Bu durum, ekonomik büyümenin her zaman gerçek refah artışı getirmediğini kanıtlamaktadır.