Ekonominin kısa dönem dengesi, toplam talep (AD) ve kısa dönem toplam arz (AS) eğrilerinin kesişmesiyle belirlenir. Ancak bu denge her zaman ekonominin tam istihdam veya potansiyel üretim düzeyinde gerçekleşmeyebilir. Ekonomi, genişleme veya daralma dönemlerinde potansiyel düzeyinden uzaklaşarak çıktı açığı verir. AD-AS modelinde, fiyat düzeyinin esnek olduğu varsayımı altında, ekonominin dışarıdan bir müdahale olmaksızın zaman içinde kendi kendine potansiyel düzeyine geri dönmesi sürecine 'ekonominin kendi kendini düzeltme mekanizması' adı verilir.
Genişlemeci açık durumunda, ekonomi potansiyel üretim düzeyinin üzerinde (Y1 > Y*) yer alır. Bu durumda iş gücü ve kaynaklar aşırı kullanıldığı için ücretler ve üretim maliyetleri yükselir, firmalar artan talebe fiyatlarını yükselterek tepki verir. Çalışanların ve firmaların enflasyon beklentilerinin artmasıyla kısa dönem toplam arz eğrisi (AS) sola doğru kayar. Bu süreçte fiyatlar genel düzeyi yükselirken, toplam talep eğrisi üzerinde yukarı yönlü hareket edilir ve üretim potansiyel düzeye geri döner. Bu düzeltmenin maliyeti ise daha yüksek bir fiyat düzeyi, yani enflasyon olur.
Daralmacı açık durumunda ise ekonomi potansiyel düzeyin altında (Y1 < Y*) çalışmaktadır. Yüksek işsizlik ve atıl kapasite nedeniyle ücretler ve üretim maliyetleri üzerindeki baskı azalır, enflasyon beklentileri düşer. Bu durum kısa dönem toplam arz eğrisinin (AS) sağa doğru kaymasına yol açar. Fiyat düzeyinin düşmesiyle birlikte satın alma gücü artar, toplam talep eğrisi boyunca hareket edilerek üretim potansiyel düzeyine geri döner. Bu durumda ekonomi, daha düşük bir fiyat düzeyinde yeniden dengeye ulaşmış olur.
Kendi kendini düzeltme mekanizmasının hızı, mal ve iş gücü piyasalarının etkinliğine ve esnekliğine bağlıdır. Eğer ücretler ve fiyatlar esnek ise süreç hızlı işler ve aktif politikalara gerek kalmaz. Ancak piyasalarda yapışkanlık varsa ve süreç yavaş işliyorsa, ekonominin uzun süre potansiyel düzeyinden uzak kalmasının yaratacağı yüksek maliyetleri engellemek amacıyla aktif para ve maliye politikalarının uygulanması kaçınılmaz hale gelir.
Ekonomide toplam talebi aniden değiştiren dışsal gelişmelere talep şokları denir. Negatif bir talep şoku, toplam talep eğrisini sola kaydırarak üretimin düşmesine, işsizliğin artmasına ve fiyat düzeyinin gerilemesine neden olur. Bu durumda ortaya çıkan daralmacı açığı kapatmak için genişletici iktisat politikaları uygulanır. Genişletici maliye politikası kapsamında kamu harcamaları artırılır veya vergiler düşürülür; genişletici para politikası kapsamında ise merkez bankası politika faizini düşürerek borçlanma maliyetlerini azaltır ve toplam talebi canlandırır.
Pozitif bir talep şoku durumunda ise toplam talep eğrisi sağa kayarak üretimi potansiyel düzeyin üzerine çıkarır ve pozitif çıktı açığı ile birlikte enflasyonist baskılar yaratır. Bu durumda ekonominin aşırı ısınmasını engellemek ve fiyat istikrarını sağlamak amacıyla daraltıcı iktisat politikaları devreye sokulur. Daraltıcı maliye politikasıyla kamu harcamaları kısılır veya vergiler artırılır. Daraltıcı para politikasıyla ise merkez bankası politika faizini yükselterek borçlanmayı zorlaştırır ve harcamaları kısarak toplam talebi sola kaydırır.
Talep şoklarında politika yapıcılar açısından 'ilahi tesadüf' (divine coincidence) adı verilen bir durum geçerlidir. Toplam talebi dengelemeye yönelik politikalar, hem çıktıyı potansiyel düzeyine döndürür hem de fiyat istikrarını aynı anda sağlar. Politika yapıcıların enflasyon ile işsizlik arasında bir tercih yapmasına gerek kalmaz; çünkü her iki sorun da toplam talebin doğru yönlendirilmesiyle eş zamanlı olarak çözüme kavuşur.
Enflasyon şokları veya arz şokları, üretim maliyetlerindeki ani artışlar (örneğin petrol fiyatlarının yükselmesi veya döviz kuru sıçramaları) nedeniyle kısa dönem toplam arz eğrisinin sola kaymasıyla ortaya çıkar. Bu durum ekonomiyi hem üretimin düştüğü (resesyon) hem de fiyatların yükseldiği (enflasyon) zorlu bir stagflasyon sürecine sokar. Arz şoklarında 'ilahi tesadüf' geçerli değildir; politika yapıcılar çıktı açığını kapatmak ile fiyat istikrarını sağlamak arasında bir ikilemle karşı karşıya kalırlar.
Eğer politika yapıcılar önceliği çıktı açığını kapatmaya verirlerse, genişletici politikalar uygulayarak toplam talebi artırırlar. Bu durum üretimi potansiyel düzeyine geri döndürür ancak fiyat düzeyinin daha da yükselmesine ve enflasyon beklentilerinin bozulmasına yol açar. Enflasyon beklentilerinin artması, ücret-fiyat sarmalını tetikleyerek yüksek enflasyonu kalıcı hale getirebilir.
Eğer öncelik fiyat istikrarına verilirse, daraltıcı politikalar uygulanarak toplam talep kısılır veya merkez bankası faizleri artırarak kararlı bir duruş sergiler. Bu politika enflasyon beklentilerini kırarak arz eğrisinin zamanla eski konumuna dönmesini sağlar ancak kısa dönemde ekonominin daha da daralmasına ve işsizliğin artmasına neden olur. Burada en kritik unsur merkez bankasının güvenilirliğidir; güvenilir bir merkez bankası beklentileri daha hızlı yöneterek bu sürecin maliyetini azaltabilir.
İktisat politikalarının tasarlanması ve uygulanması anlık bir süreç değildir; kararların alınmasından ekonomide etki yaratmasına kadar geçen sürede çeşitli gecikmeler yaşanır. Bu gecikmeler aktivist politikaların etkinliğini sınırlar ve bazen ekonomiyi dengelemek yerine daha da istikrarsızlaştırabilir. Gecikmeler; veri, teşhis, düzenleme, yürütme ve etkinlik gecikmesi olmak üzere beş ana başlıkta incelenir.
Veri ve teşhis gecikmeleri, ekonomik göstergelerin derlenmesi ve mevcut durumun (örneğin bir resesyonun) kesin olarak tanımlanması için geçen süreyi kapsar. Düzenleme ve yürütme gecikmeleri ise yasal süreçleri ve kararların hayata geçirilmesini ifade eder. Para politikasında düzenleme ve yürütme gecikmeleri çok kısayken, bütçe ve vergi kanunlarının meclisten geçmesini gerektiren maliye politikasında bu gecikmeler oldukça uzundur. Etkinlik gecikmesi ise uygulanan politikanın (örneğin faiz değişiminin) toplam talep ve enflasyon üzerinde nihai etkisini göstermesi için geçen süredir ve bu süre genellikle bir yılı aşabilir.
Eğer bu gecikmeler çok uzun sürerse, genişletici bir politika etkisini gösterdiğinde ekonomi zaten kendi kendini düzeltme mekanizmasıyla tam istihdama dönmüş olabilir. Bu durumda gecikmeli gelen politika etkisi ekonominin aşırı ısınmasına ve enflasyona yol açar. Bu nedenle, derin kriz dönemleri dışında, gecikmelerin yüksek olduğu durumlarda aktivist olmayan (müdahaleci olmayan) politikaların tercih edilmesi savunulmaktadır.
Para politikası, merkez bankalarının fiyat istikrarı amacına ulaşmak için para arzını ve kısa vadeli faiz oranlarını kontrol ettiği politikadır. Günümüzde merkez bankaları temel politika aracı olarak kısa vadeli faiz oranlarını (örneğin TCMB için bir hafta vadeli repo faizini) kullanırlar. Para politikasının toplam talep, çıktı açığı ve enflasyon üzerindeki etkileri 'parasal aktarım mekanizması' adı verilen kanallarla gerçekleşir.
Parasal aktarım mekanizması dört ana kanaldan oluşur: Faiz kanalı, varlık fiyatları kanalı, döviz kuru kanalı ve beklentiler kanalı. Faiz kanalıyla merkez bankası borçlanma maliyetlerini değiştirerek tüketim ve yatırım kararlarını doğrudan etkiler. Varlık fiyatları kanalıyla hisse senedi ve gayrimenkul değerlerini etkileyerek firmaların piyasa değerini ve hanehalkı servetini yönlendirir. Döviz kuru kanalıyla sermaye hareketlerini etkileyerek net ihracatı ve ithal girdi maliyetlerini değiştirir. Beklentiler kanalıyla ise ekonomik birimlerin geleceğe yönelik fiyatlama davranışlarını şekillendirir.
Modern para politikasının temel çerçevesini 'enflasyon hedeflemesi' rejimi oluşturur. Bu rejimde merkez bankası sayısal bir enflasyon hedefi açıklar ve bu hedefe ulaşmak için politika faizini bağımsız bir şekilde belirler. Ancak para politikasının etkin çalışabilmesi için güçlü bir finansal sistemin bulunması, bütçe açıklarının para basılarak finanse edilmemesi (mali baskınlığın olmaması) ve kamuda mali disiplinin sağlanması şarttır.
Maliye politikası, hükümetlerin kamu harcamaları ve vergiler aracılığıyla ekonomiyi etkilemesidir. Kısa dönemde toplam talebi doğrudan etkileyen maliye politikası, uzun dönemde ise altyapı, eğitim ve teknoloji yatırımları yoluyla ekonominin potansiyel üretim kapasitesini (toplam arzı) artırabilir. Ancak yüksek bütçe açıkları ve bunun sonucunda artan kamu borcu, faiz oranlarını yükselterek özel sektör yatırımlarını dışlayabilir (dışlama etkisi) ve para politikasının etkinliğini azaltabilir.
Kamu borç stokunun GSYH'ye oranının yüksek olması mali baskınlığa yol açar. Bu durumda merkez bankasının faiz artırımları kamu borç yükünü ve bütçe açığını daha da büyüteceği için para politikasının hareket alanı kısıtlanmaktadır. Bütçe açıklarının para basılarak (senyoraj geliriyle) finanse edilmesi ise kaçınılmaz olarak yüksek enflasyona yol açar. Bu nedenle fiyat istikrarı için bütçe disiplini ve sürdürülebilir borç düzeyleri kritik öneme sahiptir.
2008 küresel finans krizi sonrasında iktisat politikası literatürüne 'makro ihtiyati politikalar' eklenmiştir. Finansal sistemdeki sistemik riskleri azaltmayı ve finansal istikrarı sağlamayı amaçlayan bu politikalar, bankaların sermaye yeterlilik oranları, zorunlu karşılıklar ve kredi sınırlandırmaları gibi araçları kullanır. Makro ihtiyati politikalar, genişleme dönemlerinde aşırı risk alımını dizginleyerek finansal krizlerin reel ekonomiye ve kamu bütçesine vereceği büyük zararları önlemeyi hedefler.