Ödemeler bilançosu, bir ekonomide yerleşik kişilerin diğer ülkelerdeki yerleşiklerle belirli bir dönem içinde gerçekleştirdikleri ekonomik işlemlerin sistematik bir kaydını tutan istatistiki belgedir. Akım niteliği taşıyan bu bilanço, belli bir andaki stok değerleri değil, bir yıl gibi belirli bir süre zarfındaki ekonomik akımları gösterir.
Bilançonun iki temel ana hesabı bulunmaktadır: Cari işlemler hesabı ve finans hesabı. Bunlara ek olarak net hata ve noksan kalemi ile rezerv varlıklar hesabı yer alır. Cari işlemler hesabı mal ticareti, hizmetler, birincil ve ikincil gelir dengesini kapsarken; finans hesabı doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları ve diğer yatırımları (krediler) içerir.
Ödemeler bilançosu çift kayıtlı muhasebe sistemiyle tutulur ve teorik olarak borç ve alacakların birbirine eşit olması gerekir. Ancak uygulamada eksik veya hatalı kayıtlardan ötürü denge doğrudan sağlanamazsa 'Net Hata ve Noksan' kalemi devreye girer. Bu kalem pozitif olduğunda ülkeye resmi kayıtlara girmeyen sermaye girişi olduğunu gösterir.
Eğer cari işlemler hesabında açık meydana gelmişse ve bu açık sermaye girişleriyle kapatılamıyorsa, merkez bankasının resmi rezervleri kullanılarak ödemeler bilançosu denkleştirilir. Bu durum merkez bankası rezervlerinde azalmaya yol açar; bu nedenle rezerv varlıklar hesabı denkleştirici bir işleve sahiptir.
Cari işlemler açığı, literatürde ve uygulamada ekonomik büyümenin maliyeti veya ekonomik krizlerin temel nedeni olarak değerlendirilir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde üretim yapısı büyük ölçüde ithalata dayalıdır; tüketim mallarının ithalattaki payı düşükken yatırım malları, ara malları ve hammaddeler ithalatın ezici bir çoğunluğunu oluşturur.
Türkiye'de ihracatın ithalatı karşılama oranı tarihsel olarak istisnai yıllar haricinde %75'in üzerine kalıcı olarak çıkamamıştır. Orta ve uzun dönemde ülke ithalatının ancak üçte ikisine yakınını ihracatıyla ödeyebilmektedir. İthalata bağımlı üretim yapısı nedeniyle, ekonomi büyümeye başladığında ithalat talebi hızla artmakta ve bu durum cari açığı olumsuz tetiklemektedir.
Tarihsel süreçte Osmanlı'nın son döneminden 1980'li yıllara kadar dış ticaret açığı cari açığı temsilen kullanılmıştır. Osmanlı dış ticaret politikası ürün bolluğunu esas alan, ihracatı engelleyici ve ithalatı artırıcı bir karaktere sahipti. Özellikle 1838 Türk-İngiliz Ticaret Anlaşması ve kapitülasyonlar dış ticareti olumsuz etkilemiş, tarım ürünleri ağırlıklı ihracata karşılık dokuma ve gıda ithalatı öne çıkmıştır.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında Lozan Anlaşması kısıtlamaları nedeniyle dış ticaret politikası sınırlı kalmış, ancak 1929 krizi ve gümrük vergilerinin artırılmasıyla ilk dış ticaret fazlaları elde edilmiştir. 1980 24 Ocak Kararları ile birlikte ihracata dayalı kalkınma stratejisine geçilmiş, sanayi ürünlerinin ihracattaki payı hızla artarken tarımın payı gerilemiştir.
Finans hesabı, doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları ve diğer yatırımlar (krediler) olmak üzere üç ana bileşenden oluşur. Türkiye, kronik tasarruf açığı yaşayan bir ülke olduğu için dış kaynak girişleriyle ulusal açığını finanse etmektedir. Doğrudan yabancı yatırımlar ülkeye sermayenin yanı sıra teknoloji, işletme bilgisi ve istihdam katkısı da sağlar.
Osmanlı dönemindeki olumsuz deneyimler nedeniyle ilk yıllarda yabancı sermayeye mesafeli yaklaşılsa da, 1950'lerdeki dışa açılmayla birlikte 1951 ve 1954 yıllarında Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunları çıkarılmıştır. Günümüzdeki modern düzenleme ise bürokratik engelleri azaltan ve uluslararası tahkim güvencesi getiren 2003 tarihli 4875 sayılı Kanun'dur.
Yurt dışı yerleşiklerin portföy yatırımları; mevduat, hisse senedi ve devlet iç borçlanma senetlerinden oluşur. Gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru yüksek getiri arayışıyla akan bu fonlar, 'sıcak para' olarak da adlandırılır. Yurt dışı yerleşikler piyasalar dalgalanmaya başladığında borsadan çekilerek daha likit olan mevduat ve kamu kağıtlarına yönelme eğilimi gösterirler.
Finans hesabının en büyük kalemini oluşturan krediler, özellikle bankalar ve firmalar sektörü aracılığıyla ülkeye girmektedir. Doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımları, spekülatif kısa vadeli hareketler hariç tutulduğunda, ekonomik büyüme ve sermaye maliyetinin düşürülmesinde kritik bir kaldıraç işlevi görür.
Osmanlı Devleti ilk dış borcunu Kırım Savaşı sırasında 1854 yılında almış, ancak borç yükünü taşıyamayarak 1875'te moratoryum ilan etmiştir. Ardından 1881 Muharrem Kararnamesi ile Düyun-u Umumiye İdaresi kurulmuş ve devlet gelirlerinin önemli bir kısmı alacaklı devletlerin denetimine geçmiştir. Osmanlı'dan kalan borçlar Cumhuriyet dönemine devredilmiş ve son taksiti 1954 yılında ödenmiştir.
Cumhuriyet döneminde demiryolları, limanlar ve sanayileşme hamleleri için dış borçlanmaya gidilmiş, II. Dünya Savaşı sonrasında ise Marshall Planı ve Truman Doktrini ile Batı blokunun mali yardım ve borç mekanizmalarına dahil olunmuştur. Demokrat Parti döneminde (1950-1960) dış borçlar hızla artmış ve 1958'de yeniden borç ertelemesi ve devalüasyon yaşanmıştır.
1980 sonrasında deregülasyon politikalarıyla iç ve dış borçlanma artmış, 1999 yılındaki IMF programı sonrasında dış borç yapısında yapısal bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Kamu kesiminin dış borç içindeki payı azalırken, özel kesimin payı 2017'de %70 seviyesine yükselmiştir. Türkiye'nin toplam dış borç stoku 2017 sonu itibarıyla 454 milyar dolara ulaşmış olup, bunun yaklaşık %26'sı kısa vadelidir.
Kısa vadeli dış borçların döviz krizlerine karşı merkez bankası döviz rezervleriyle karşılanabilmesi hayati önem taşır. Türkiye, 2001 krizi sonrasında uyguladığı mali disiplinle kamu borç stokunun milli gelire oranını dramatik ölçüde düşürmüş, tahvil ihraç ederek borçlanma yöntemini ağırlıklı hale getirmiştir.
Döviz piyasası, döviz arz ve talebinin karşılaştığı, tek bir merkezi olmayan uluslararası finansal piyasadır. Yerli paranın yabancı para cinsinden fiyatına döviz kuru, yabancı paraların birbirine oranına ise çapraz kur denir. Türkiye 1980'lere kadar sabit kur rejimi uygulamışken, 24 Ocak 1980 kararları ve özellikle 1989-1990 düzenlemeleriyle Türk lirası konvertibl ilan edilmiş ve döviz piyasası serbestleştirilmiştir.
Şubat 2001 krizinden sonra Türkiye dalgalı kur rejimine geçmiştir. Dalgalı kur sisteminde döviz kuru piyasadaki arz ve talebe göre belirlenmekte, Merkez Bankası ise aşırı dalgalanmalara karşı müdahale edebilmektedir. Döviz kurunun yükselmesi (TL'nin değer kaybetmesi) ihracatı canlandırırken ithalatı pahalılaştırmakta, kurun düşmesi ise tersi bir etki yaratmaktadır.
Bankacılık sisteminde geçmişteki krizlerin etkisiyle güçlenen para ikamesi (dolarizasyon) eğilimi, istikrar dönemlerinde azalsa kriz dönemlerinde yeniden tırmanabilmektedir. Mevduat ve kredilerde yabancı para kullanımı finansal istikrar açısından yakından izlenen göstergelerdir. Ayrıca bankaların yabancı para pozisyonları bilanço içi ve dışı kalemlerle (hedging) dengelenmeye çalışılmaktadır.
Türkiye'nin uluslararası rezervleri, altın ve döviz varlıklarından oluşmaktadır. Merkez bankası döviz rezervleri ve banka rezervlerinin toplamı ülke dış borçlarını ödeme kabiliyeti ve krizlere karşı dayanıklılık açısından en temel güvenceyi oluşturur. 2003 yılında düşük seviyelerde olan altın ve döviz rezervleri yıllar içinde büyük artış göstermiştir.