← Ünite 5

Ünite 5: Toplumsal Yaşlanma ve Yaşlıların Sosyal Sorunları — Konu Anlatımı

1Toplumsal Yaşlanmanın Tanımı, Önemi ve Yaşlanma Hakkı

Toplumsal yaşlanma, modern dünyada demografik dengenin yaşlı nüfus lehine değişmesiyle ortaya çıkan çok boyutlu bir olgudur. Geleneksel aile yapısının daralması, tek ebeveynli ailelerin artması, bireyselleşmenin hız kazanması ve yaşlıların aile dışına itilmesi gibi durumlar, sosyolojide 'amaç bozumu' olarak adlandırılan sürecin yansımalarıdır. Modern yaşam; sadakat, vefa, güven, samimiyet, şefkat ve merhamet gibi toplumsal bir arada yaşama kültürünü besleyen temel insani değerlerin içini boşaltarak toplumsal sürdürülebilirliği ontolojik bir risk sürecine sokmaktadır. Toplumsal sürdürülebilirliğin ana ögesi olan insan, kendi doğal çoğalma ve sosyalleşme ortamı olan aileden (yuvadan) uzaklaştıkça nüfus artış hızları düşmekte ve toplumlar hızla yaşlanmaktadır.

Sosyolojik ve demografik açıdan toplumsal yaşlanma; nüfus piramidinde 60 ve üzeri yaş grubundaki mutlak ve oransal artışı, yeni doğan çocuk ve genç sayısının azalmasını ve buna bağlı olarak toplumdaki ortalama yaşın yükselmesini ifade eder. Bu sürecin iki temel boyutu bulunmaktadır: Birincisi, toplumun deneyim ve olgunluk biriktirdiği 'bilgelik çağına' adım atması; ikincisi ise nüfusun kendini yenileyememesi nedeniyle sürdürülebilirlik açısından ciddi bir nüfus krizine ve ontolojik riske girmesidir. Türkiye de gelişmiş ülkelerin izlediği bu demografik patikaya girmiş bulunmakta ve gelecek ilk çeyrek yüzyıl içinde yaşlanmış toplumlar kuşağına dahil olmaya aday görünmektedir. Bu durum, sağlık harcamalarının maliyeti ve sosyal güvenlik sistemlerinin geleceği açısından konuyu merkezi bir politika sorunu haline getirmektedir.

İnsanın yaşlanma evresine olağan, sağlıklı ve başarılı bir şekilde girmesine ve bu dönemi onurlu bir biçimde sürdürebilmesine 'yaşlanma hakkı' denir. Yaşlanma hakkı, insanın doğuştan getirdiği devredilemez insan haklarının doğal bir parçasıdır. Ancak endüstriyel yaşam biçimi, kuşaklararası yabancılaşma, sosyal güvence sistemlerindeki yetersizlikler ve mesleki örgütlenme zaafları bireylerin bu hakkı etkin bir şekilde kullanmasını engellemektedir. Bireyler hem toplumsal düzeneğin bu arızalarından hem de modern yaşamın getirdiği bağımlılık ilişkilerinden dolayı yaşlılık dönemine başarılı bir geçiş yapamamaktadır. Bu noktada 'yerinde yaşlanma' kavramı önem kazanmaktadır. Yerinde yaşlanma, yaşlının kendi ev ortamında, ailesi, akrabaları ve komşularıyla birlikte yaşamını sürdürmesini, kurumsal bakım yerine kendi doğal habitusunda sosyal hizmet destekleriyle desteklenmesini öngören post-modern bir yaklaşımdır.

2Toplumsal Yaşlanma, Demografi ve Aile İlişkileri

Demografi, nüfusu yoğunluk, yapı ve gelişim gibi dinamikler açısından inceleyen bilim dalıdır. Statik demografi, nüfusun belirli bir andaki miktarını ve cinsiyet, yaş, medeni hal, eğitim durumu gibi kimlik değişkenlerini incelerken; dinamik demografi doğum, ölüm, evlenme, boşanma, göç ve iskan gibi nüfus yapısında nicel ve nitel değişimler yaratan hareketli değişkenleri konu edinir. Küresel ölçekte ortalama yaşam süresi hızla artmaktadır. 1950-2000 yılları arasında dünya genelinde ortalama ömür 20 yıl artmış olup, 2050'li yıllarda küresel yaşlı nüfusun 2 milyara ulaşacağı öngörülmektedir. Türkiye'de de benzer şekilde yaşlı nüfusun 2050 yılında 12 ila 16 milyon civarına ulaşacağı ve 0-14 yaş grubu ile yaşlı nüfus arasındaki yüzdesel farkın tamamen kapanacağı tahmin edilmektedir.

Yaşlanma süreci bebeklikle başlayan ve aile içinde tamamlanması gereken doğal bir yaşam döngüsüdür. Geleneksel aile yapısında 'ataya saygı ve sahip çıkma' ilkesi hakimken, modern ve post-modern süreçlerde kadının iş gücüne katılımı, özerklik ve bireyselleşme arzusu gibi nedenlerle aile içi roller köklü bir değişime uğramıştır. Dede, nine, ebeveyn ve çocuk sistemleri arasındaki bağların zayıflaması, kuşaklararası amaç bozumuna ve yabancılaşmaya yol açmaktadır. Modern yaşamın bireye dayattığı aşırı özerklik vurgusu, insanı savunmasız bırakmakta ve aile içi karşılıklı bağımlılığın sunduğu doğal sosyal savunma sistemini tahrip etmektedir. Bu durum, aile bireylerinin yalnızlaşmasına, ayrışmasına ve kimsesizleşmesine neden olmaktadır.

Toplumsal yaşlanma karşısında gelişmiş ülkeler, bireysel otonomi yerine aile yaşamını ve kuşaklararası bağları güçlendirecek politikalara yönelmektedir. Bu doğrultuda, farklı kuşakların bir arada yaşadığı ya da yakın ilişkide olduğu 'çok kuşaklı aile' modelleri desteklenmektedir. Yaşlının hayat tecrübesi ve bilgeliği, aile içi ilişkileri güçlendiren, yaşam sevincini ve direncini pekiştiren çok önemli bir sosyal sermaye olarak kabul edilmelidir. Yaşamın doğal akışını bozarak yaşlıyı aile dışına itmek, toplumsal yapıda derin yaralar açmakta ve her yaş grubunda stres, depresyon ve mutsuzluk katsayısını artırmaktadır.

3Sosyal Hizmet Politikalarında Dönüşüm ve Yerinde Bakım

Toplumsal yaşlanma, sosyal hizmet politikalarının ve uygulamalarının odağını kökten değiştirmektedir. Geçmişte bebek, çocuk, kadın ve genç odaklı olan sosyal hizmetler, günümüzde hızla yaşlı ve yaşlı bakım hizmetlerine evrilmektedir. Bu süreçte en dikkat çekici dönüşüm, kurum odaklı bakım modelinden (huzurevleri vb.) 'yerinde bakım' ve evde bakım odaklı hizmetlere geçiş yapılmasıdır. Kurum bakımı genellikle kısa süreli ve geçici çözümleri kapsarken; yerinde bakım, yaşlının kendi doğal yaşam alanında aile bireyleri, meslek elemanları ve gönüllüler desteğiyle uzun süreli olarak desteklenmesini içerir.

Bu paradigma değişiminin arkasında hem insani hem de ekonomik gerekçeler yatmaktadır. Kurumsal ortamlarda yapılan yapay bakımlar bireysel ve kolektif mutluluğu azaltırken, kamu bütçesi üzerinde taşınamaz mali yükler oluşturmaktadır. Yerinde bakım ise hem kamu maliyetlerini ciddi oranda düşürmekte hem de yaşlının ve yakınlarının yaşam memnuniyetini ve mutluluk katsayısını en üst düzeye çıkarmaktadır. Ancak bu modelin sürdürülebilirliği, evde bakım hizmetlerini destekleyecek profesyonel ve uzman iş gücü kapasitesine bağlıdır.

Demografik dengenin bozulması ve genç nüfusun azalması, gelecekte yaşlı bakım hizmetlerini yürütecek iş gücünün bulunmasını zorlaştırmaktadır. Günümüzde gelişmiş ülkeler bu iş gücü açığını az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerden göç yoluyla karşılamaya çalışmaktadır. Ancak projeksiyonlar, 2050'li yıllarda bu yöntemin de yetersiz kalacağını ve küresel bir bakım krizinin yaşanabileceğini göstermektedir. Bu nedenle, insan odaklı ve aile yapısını koruyan sürdürülebilir sosyal politikaların hayata geçirilmesi hayati önem taşımaktadır.

4Yaşlıların Sosyal Sorunları: Sosyalleşme, Yabancılaşma ve Yalnızlık

Toplumsal yaşlanma süreci, yaşlı bireylerin hayatını zorlaştıran bir dizi sosyal sorunu beraberinde getirmektedir. Bu sorunların başında sosyalleşme ve yeni durumlara uyum sağlama (yeniden sosyalleşme) gelmektedir. Sosyalleşme, bireyin kültürel değerleri, normları ve inançları öğrenerek toplumsal yaşama uyarlanması sürecidir. Yaşlılık dönemi, rollerin değiştiği, iş gücünden çekilmenin yaşandığı ve sosyal çevrenin daraldığı bir dönem olduğundan, başarılı bir sosyalleşme sürecini zora sokmaktadır. Yaşlılar, toplumsal değişim hızı karşısında uyum problemleri yaşamakta ve birincil destek sistemleri olan aile ve yakın çevrelerinin desteğine en çok bu evrede ihtiyaç duymaktadırlar.

Bir diğer önemli sorun ise amaç bozumu ve yabancılaşmadır. Yabancılaşma, bireyin kendisinden, ailesinden, komşularından ve toplumundan uzaklaşarak nevrotik bir yaşam döngüsüne sürüklenmesidir. Modern yaşamın getirdiği sekülerleşme, yaşlıların bir yük veya engel olarak görülmesi ve kurumsal bakımın özendirilmesi gibi etkenler yaşlı yabancılaşmasını tetiklemektedir. Bu durum, iş birliği, dayanışma, şefkat ve merhamet gibi değerlerin aşınmasına yol açarak yaşlıları kendi kaderlerine terk edilmiş hissettirmektedir.

Yalnızlık ise yaşlının paylaşma, dayanışma ve sosyal etkileşim imkanlarından mahrum kalması durumudur. Geniş aileden çekirdek aileye geçişle birlikte yaşlıların yaşam alanları daralmış, rol ve işlevleri kısıtlanmıştır. Oysa yaşlılık, hayatın bilgelik ve olgunluk dönemidir. Yaşlı birey, birikimi ve deneyimiyle toplum için bir yük değil, kuşaklar arasında köprü vazifesi gören kültürel bir hazinedir. Divan edebiyatında Fuzuli'nin de dert yandığı gibi, yalnızlık yaşlı bireyin yaşam memnuniyetini ve direncini kıran en ağır psikososyal durumlardan biridir.

5Sosyal Dışlanma, Ayrımcılık, Terk Edilmişlik ve Kimsesizlik

Yaşlı ayrımcılığı (ageism) ve sosyal dışlanma, yaşlı bireylere yönelik olumsuz kalıp yargılardan beslenen ideolojik ve yapısal bir sorundur. Yaşlıların geçimsiz, uyumsuz, yetersiz veya üretken olmayan bireyler olarak tanımlanması, onların sosyal ilişkilerin dışına itilmesine yol açar. Sosyal dışlanma; yaşlının aile yakınları ve sosyal aktörler tarafından etkileşim alanının dışına itilmesi, kendi haline bırakılması ve doğal ortamına dönme umudunu kaybetmesidir. Bayramlarda ziyaret edilmemeleri, tatile giderken evde bırakılmaları veya doğrudan kurumlara terk edilmeleri bu durumun somut örnekleridir.

Dışlanma kültürel, sosyal ve politik alanlarda da kendini gösterir. Kültürel ve sosyal dışlanma, yaşlıların toplumsal etkinliklere katılımının engellenmesi ve sosyal refah hizmetlerine erişimlerinin kısıtlanmasıyla gerçekleşir. Politik dışlanma ise yaşlıların hukuki, siyasi ve sendikal haklardan mahrum bırakılması, kendilerini etkileyen karar alma mekanizmalarına dahil edilmemesidir. Sosyal devletin görevi, fırsat eşitliği sağlayarak yaşlıların bu hizmetlere ve haklara erişimini kolaylaştırmak ve dışlanmanın yarattığı tahribatı hafifletmektir.

Terk edilmişlik ve kimsesizlik, yaşlıların en derin kaygısıdır. Kimsesizlik; bir bireyin koruyucusunun, yakınının olmaması, aidiyet ve sahiplik duygusundan mahrum kalması durumudur. Eşin vefatı, çocukların ilgisizliği ve göç gibi nedenlerle sosyal varlık alanını kaybeden yaşlı, hem maddi hem de manevi bir yıkım yaşar. Necati Bey'in gazelinde tasvir ettiği gibi, öldükten sonra üzerine saba rüzgarından başka toprak atacak kimsenin olmaması kaygısı, yaşlının hayata tutunma arzusunu yok eder. Bu sorunlarla başa çıkmak için, insanı sadece ekonomik bir değer olarak gören pozitivist yaklaşım terk edilmeli; insanı sosyal ve manevi bir varlık olarak kabul eden değer odaklı sosyal hizmet politikaları geliştirilmelidir.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250