Teknoloji, insanın varoluşuyla birlikte ortaya çıkmış ve doğayı denetim altına alarak ona egemen olma çabasının bir ürünü olmuştur. İnsanlık tarihi boyunca alet yapıp kullanma ve teknolojinin kültürel aktarımı hayati bir önem taşımıştır. Tarihsel süreçte temel olarak avcı-toplayıcı toplum, tarım toplumu, sanayi toplumu ve bilgi toplumu olmak üzere dört temel toplum türünden bahsedilebilir. Her toplum kendi gereksinimleri doğrultusunda farklı teknoloji türleri geliştirmiş ve bu durum insanların yaşam biçimlerini kökten dönüştürmüştür.
Avcı-toplayıcı toplumlar, iklim ve çevre koşullarının değişkenliği yüzünden yeni besin kaynakları arayarak ve av hayvanlarını izleyerek küçük gruplar halinde göçebe bir yaşam sürmüşlerdir. Mağaralarda, kaya altı sığınaklarında veya açık havada kurdukları geçici barınaklarda yaşamışlar; yabani sebze, meyve ve kökler ile avladıkları hayvanlarla beslenmişlerdir. Yiyecek toplamak, işlemek ve yırtıcı hayvanlardan korunmak için gelişmemiş taş aletler kullanmışlardır. Bu dönemin en büyük anahtar teknolojisi ise ateş olmuştur; ateş sayesinde ısınmış, aydınlanmış, yiyecekleri pişirmiş, korunmuş ve toplumsal ilişkiler için bir araya gelmişlerdir.
İklim değişikliği, buzulların çekilmesi ve büyük gövdeli hayvanların soyunun tükenmesi sonucunda tarım devrimi gerçekleşmiş ve tarım toplumuna geçilmiştir. Göçebe yaşamdan bahçecilik ve hayvan yetiştiriciliğine geçişle birlikte insanlar büyük taş baltalar, kazıcı ağaçlar, çapa ve öğütücü taşlar kullanmaya başlamıştır. Bu dönemde dokumacılık ve çömlekçilik gibi yardımcı teknolojiler de gelişmiştir; özellikle çömlekçilik, fazla ürünlerin saklanması ve taşınması için bir saklama teknolojisi olarak ortaya çıkmıştır. İnsanlar kerpiç, taş ve ağaçtan kalıcı yapılar inşa ederek yerleşik düzene ve köy yaşamına adım atmıştır.
Sanayi toplumu, 18. yüzyılda başlayan Sanayi Devrimi ile şekillenmiştir. Buhar makinesi, döner çıkrık, metalürji ilerlemeleri ve el aletlerinin yerini makinelerin alması bu döneme damgasını vurmuştur. Yaklaşık bir yüzyıl sonra elektrik, içten yanmalı motorlar, telgraf ve telefon gibi iletişim teknolojileri yaygınlaşmıştır. Bu süreçte kırsal yörelerden kentlere göç artmış, fabrika işçiliği yaygınlaşmış, aileler üretim merkezi olmaktan çıkmış ve üretimde kitlesellik ile standartlaşma hakim olmuştur.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında elektronik alanındaki atılımlar, bilgisayar ve telekomünikasyonun gelişmesiyle bilgi toplumuna geçilmiştir. İnternetin ve mobil iletişim araçlarının merkezinde yer aldığı bu dönemde, bilgi ekonominin en önemli sermayesi haline gelmiştir. Marshall McLuhan'ın 'Evrensel Köy' benzetmesi ve Manuel Castells'in 'Ağ Toplumu' kavramlarıyla açıkladığı bu düzende, zaman ve mekân sınırlamaları tamamen ortadan kalkmış, insanlar akıllı telefonlar ve sosyal ağlar sayesinde her an her yerden bilgiye erişebilir hale gelmiştir.
Teknolojinin doğasını ve insan-toplum üzerindeki etkilerini anlamak için çeşitli felsefi yaklaşımlar geliştirilmiştir. Bu yaklaşımlar teknolojinin bağımsız bir güç mü yoksa insan ve sosyal yapılar tarafından yönlendirilen bir araç mı olduğunu tartışmaktadır. Bu kapsamda temel olarak üç felsefi yaklaşım ön plana çıkmaktadır: Kullanıma odaklanan belirlenimcilik, sosyal belirlenimcilik ve teknolojik belirlenimcilik.
Kullanıma odaklanan belirlenimcilik yaklaşımı, teknolojinin kendi başına sihirli ya da bağımsız bir etkiye sahip olmadığını, teknolojinin etkisinin tamamen kullanıcıların onu nasıl kullandığına bağlı olduğunu savunur. Bu görüşe göre teknolojiler, insanın kapasitesini artıran basit birer araçtır ve bireyler teknoloji üzerinde tam bir özerkliğe ve kontrole sahiptir. Örneğin David Jonassen, bilgisayarların eğitimde marangozun aletleri gibi öğrencilere bilgiyi yapılandırmada yardımcı olan araçlar olması gerektiğini, öğrenciyi kontrol etmemesi gerektiğini belirtmiştir.
Sosyal belirlenimcilik yaklaşımına göre ise teknolojinin kendisinden ziyade insanların onu kullanma motivasyonları ve amaçları önemlidir. Bu görüş, sosyal yapıların ve etkileşimlerin bireysel davranışları ve teknoloji kullanımını belirlediğini öne sürer. Sosyal seçimler teknolojik araçların formunu ve içeriğini şekillendirir. Örneğin Peter Drucker, sosyal değişimlerin ve yeni öğrenme biçimlerinin (e-öğrenme gibi) üniversitelerin fiziksel yapısını ve geleceğini etkileyeceğini savunmuştur.
Teknolojik belirlenimcilik, teknolojinin toplumsal değişimlerin itici gücü olduğunu ve toplumsal yapıyı doğrudan belirlediğini öne süren görüştür. Marshall McLuhan, Jürgen Habermas ve Jean Baudrillard bu görüşü savunan önemli düşünürlerdendir. Bu yaklaşım kendi içinde iyimser (ütopyan) ve pesimist (distopyan) olarak ikiye ayrılır. Ütopyanlar teknolojinin bilgiye erişimi demokratkleştirdiğini savunurken, distopyanlar teknolojinin akademik özgürlüğü kısıtladığını, ticarileşmeye yol açtığını ve anti-demokratik güçlerin elinde manipülasyon aracı olabileceğini savunur.
Belirlenimci yaklaşımların tümü tek yönlü neden-sonuç ilişkileri savundukları için eleştirilmektedir. Gerçek hayatta sosyal çevre, teknolojik çevre ve kullanıcılar arasında doğrusal olmayan, karşılıklı ve dinamik bir etkileşim vardır. Bilimsel keşifler ve teknolojik yenilikler, bireysel yaratıcılık, girişimcilik ve öngörülemeyen dışsal faktörlerin karmaşık birleşimiyle şekillenmektedir.
İletişim teknolojilerindeki gelişmeler sosyalleşme kavramını kökten değiştirmiş, geleneksel yüz yüze sosyalleşmenin yerini kısmen veya tamamen dijital ve sanal ortamlar almaya başlamıştır. İnternet sadece bilgiye ulaşma aracı değil, insanların zaman geçirdiği, değerlerini ve kimliklerini ifade ettiği yeni bir yaşam alanı haline gelmiştir. Bu yeni sosyalleşme biçimi, siber uzamda sanal toplulukların ve sentetik dünyaların doğmasını sağlamıştır.
Howard Rheingold sanal topluluğu, yeterli sayıda insanın insani duygularla siber alanda kişiler arası ağ kurmak üzere kamusal tartışmalara katılmasıyla oluşan toplumsal kümelenmeler olarak tanımlamıştır. Edward Castronova ise sanal dünyaları sentetik dünyalar olarak adlandırmış, buraların insanlara gerçek dünyadan farklı olarak fırsat eşitliği, geleneklerden kaçış ve istedikleri kimliği seçme özgürlüğü sunduğunu belirtmiştir. Ancak bu sanal dünyaların gerçek hayattaki sorunları çözemeyeceğini ve gerçeklikten kopuşa yol açabileceğini savunan eleştirmenler de bulunmaktadır.
Nicholas Carr ve Franck Fromer gibi yazarlar İnternetin ve sunum programlarının (Powerpoint gibi) insan beyni üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekmiştir. Carr, İnternet kullanımının uzun dönemli belleği körelttiğini, dikkati toplama kapasitesini azalttığını ve insanları yüzeyselliğe ittiğini savunmaktadır. Fromer ise basitleştirilmiş ve dilimlenmiş bilgilerin sunulduğu yazılımların eleştirel düşünme yeteneğini körelttiğini belirtmiştir.
Postmodern dönemde benliğin sınırlarının ortadan kalkması ve bölünmesi, dijital çağda kendini sunum davranışlarını tetiklemiştir. Erving Goffman'ın izlenim yönetimi kuramına dayanarak, bireyler sosyal ağlarda profil fotoğrafları, paylaşımlar ve avatarlar aracılığıyla izlenimlerini yönetmektedir. Çevrim içi ortamlarda sosyal ipuçlarının az, kodlanan mesajlar üzerindeki kontrolün fazla olması insanlara kendilerini istedikleri gibi sunma, gizemli bir hava yaratma veya farklı kimlikler deneme fırsatı vermektedir.
Sosyal paylaşım ağlarının aşırı kullanımı ve akıllı telefonlarla her an her yerde bağlanabilme durumu, bireylerin yalnızlaşmasına ve yabancılaşmasına yol açabilmektedir. Yan yana oturdukları halde dijital ekranlara bakan insanların oluşturduğu bu durum 'Sofalising' kavramıyla ifade edilmektedir. İnternet bağımlılığı, fiziksel hareketsizlik ve sanal dünyalarda kaybolma hem sosyal hem de ruhsal sorunları beraberinde getirmektedir.
1970'lerin sonuna kadar bilgisayarlar yalnızca teknoloji profesyonelleri tarafından kullanılırken, kişisel bilgisayarların ortaya çıkmasıyla birlikte dünyadaki herkes potansiyel birer kullanıcı haline gelmiştir. Bu durum 1980'lerin başında doğan ve 90'larda yaygınlaşan 'İnsan Bilgisayar Etkileşimi' (İBE) alanının doğmasına neden olmuştur. İBE, insanların bilgisayarlarla nasıl etkileşime girdiğini inceleyen disiplinler arası bir alandır.
İnsan bilgisayar etkileşimi; psikoloji, bilişsel bilimler, bilgisayar teknolojileri, yazılım mühendisliği, ergonomi, grafik tasarımı, endüstriyel tasarım, sosyoloji, antropoloji ve eğitim bilimleri gibi pek çok farklı disiplinle yakın ilişki içerisindedir. Etkileşimli teknolojilerin tasarlanması, değerlendirilmesi ve uygulanmasını kapsayan bu alanın temel amacı, bilgisayarları ve arayüzleri daha hızlı, verimli ve insana en doğal gelecek yollarla kullanılabilir kılmaktır.
İBE çalışmalarının en temel odak noktası kullanılabilirliktir. Kullanılabilirlik değerlendirmelerinde verimlilik, etkililik ve kullanıcı memnuniyeti ölçülür. Amaç kullanıcı dostu, kolay öğrenilebilir ve kolay kullanılabilir sistemler tasarlamaktır. Arayüz tasarımlarında 'görünüm ve kullanım' (look and feel) prensibi büyük önem taşır.
İnsan bilgisayar etkileşimine verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri, 21 yaşında ALS hastalığına yakalanan ve sinir sistemi felç olmasına rağmen zihinsel faaliyetleri yerinde olan bilim insanı Stephen Hawking'dir. Hawking, gözlüğüne monte edilmiş küçük bir kızılötesi alet aracılığıyla sadece sağ yanak kasını kullanarak bilgisayara komut vermekte ve dış dünya ile iletişim kurabilmektedir.
Günümüzde insan bilgisayar etkileşimi çalışmalarının artmasının temel sebepleri arasında bilgisayar kullanan nüfusun hızla artması, kurumların hizmetlerini etkileşimli teknolojilerle yürütmesi, teknolojinin zaman ve maliyet avantajı sağlaması ve insan davranışları ile zihinsel süreçlerin daha iyi anlaşılmak istenmesi yer almaktadır.