← Ünite 1

Ünite 1: Temeller ve Tanımlar — Konu Anlatımı

1Temeller ve Tanımlar: Sosyolojik Kurumlar ve Din

Sosyolojik kurumlar, toplumun varoluş dayanağını oluşturan, günlük dildeki bireysel müesseselerden farklı olarak bütün toplumların yapısında şu veya bu şekilde mutlaka bulunan temel davranış örüntüleridir. Bu bağlamda din kurumu da insanların öte dünyayla ilgilendikleri, nereden gelip nereye gittiklerini sorguladıkları ve toplumda kutsal ile din dışı alanları tanımladıkları evrensel bir davranış düzeyidir.

Sosyologlar tarafından genel olarak kabul edilen temel kurumlar altı taneden ibarettir: Din, aile, ekonomi, siyaset, eğitim ve boş zamanlarla ilgili davranışlar. Günlük dilde bahsedilen kilise, hukuk, sağlık, üniversite veya sosyal sigortalar gibi yapılar ise her yerde bulunabilen temel kurumlar değil, bu temel kurumların bileşimlerinden oluşan ikincil müesseselerdir.

Toplumun oluşumunda bu temel kurumların her birinin çok önemli bir yeri vardır; ancak her toplumda bu kurumların ayrı ağırlıkları ve diğer kurumlara karşı belirleyicilikleri farklı olabilmektedir. Örneğin Karl Marx'a göre ekonomi (altyapı), diğer bütün kurumları (üstyapı) tek taraflı olarak belirlerken; Max Weber dinin ve zihniyet dünyasının ekonomik olguların oluşumundaki rolüne dikkat çekmiştir.

Din, insanların ortak bir inanç etrafında toplanmalarını sağlayarak toplumu baştan aşağı yapılandırabilir. Ancak bu durum, o dine mensup herkesin motivasyonunun tamamen dine dayandığı anlamına gelmez; toplumsal dinamiklere ve tarihe göre dinin belirleyiciliği azalabilir veya artabilir.

2Dinin Sosyolojik Tanımı: Kutsal, Din Dışı ve Cemaat

Din sosyolojisi, dinlerin kendi hakikat iddialarını veya teolojik doğrularını tartışmak yerine, toplumların ortak bir davranış örüntüsü olarak dinde ortak olanın ne olduğunu araştırmaya odaklanır. Sosyoloji, dinin doğruluğu veya yanlışlığıyle ilgilenmez; aksine dinsel davranışların ekonomik, siyasi, ailevi ve tabakalaşma örüntülerine etkisini inceler.

Antropolog E. B. Tylor asgari bir din tanımı için 'ruhsal varlıklara inanma'yı şart koşmuşsa da, Theravada Budizmi gibi bazı büyük dinlerde ruhsal varlıklara inancın olmaması bu tanımı yetersiz kılmiştır. Bu eleştiriden hareketle Emile Durkheim dinin sosyolojik tanımını 'kutsal şeylere, yani bir kenara ayrılmış ve yasaklanmış şeylere ilişkin inanç ve uygulamaların birleşik bir sistemi -kilise diye anılan bir tek ahlaki toplulukta birleştiren inanç ve pratikler' olarak yapmıştır.

Durkheim'ın tanımındaki en temel unsurlardan biri olan 'kutsal ve din dışı' ayrımı, bütün toplumlarda görülen bir kategorilendirme sistemidir. Kutsal sayılan nesneler (bir taş, ağaç, odun parçası veya sembol) kendi özünde bir kutsallığa sahip olmasa bile, insanlara atfettikleri anlamlar dolayısıyla davranışlarını belirler ve sembolik bir temsil işlevi görür.

Dinin diğer temel boyutu ise 'kilise' veya 'cemaat'tir. Din, mensuplarını ortak bir inanç ve anlam sistemi etrafında birleştirerek derin bir düzenlilik hissi verir, grup bilinci ve kimlik (identity) oluştururken başkalarından ayrışmayı (difference) da beraberinde getirir.

3Din Sosyolojisinin Ortaya Çıkışı

Din sosyolojisinin tarihi, genel sosyolojinin şekillenmeye başladığı 19. yüzyılın ikinci yarısına dayanır; ancak dine yönelik entelektüel ilgi çok daha eskilere, dinlerin birbirlerine ve diğer inançlara olan bakışlarına uzanır. İslam medeniyetinde Şehristani'nin 'el-Milel ve’n-Nihal'i ve İbn Hazm’ın 'el-Fasl fi’l-Milel ve Ehvai ve’n-Nihal'i, vahye dayalı dinler (milel) ile vahye dayanmayan akımları (nihal) kendi kavramlarıyla inceleyen ilk anlamacı din sosyolojisi örnekleridir.

Batı dünyasında ise Hristiyanlık ve Yahudilik dışındakiler uzun süre 'gentile' veya 'pagan' olarak tek bir kategoride değerlendirilmiştir. Coğrafi keşifler ve sanayileşme sonrasında karşılaşışan yeni kültürler Batı'da derin bir ötekilik algısı yaratmış, bu durum dine ve dinlerin tabiatına yönelik modern ilgiyi tetiklemiştir.

19. yüzyılda sanayileşme, sekülerinleşme ve din savaşlarının yarattığı görelilik duygusu dinin hakikat iddiasını sarsmıştır. Pozitivist-ilerlemeci yaklaşımlar, bilim geliştikçe dinin ortadan kalkacağını öngörmüş ve bu dönemde din sosyolojisi adeta dinin cenazesinin nasıl kalkacağını inceleyen bir meraka dönüşmüştür.

Auguste Comte’un üç hâl yasası, Marx’ın dini bir üstyapı ve afyon olarak görmesi, Durkheim’ın ilkel dinler üzerindeki analizleri ve Weber’in Protestan ahlakı tezi, din sosyolojisi disiplininin temel taşlarını oluşturmuştur.

4Dinin Kökenine Dair Sosyolojik Teoriler ve Metodoloji Sorunu

Klasik sosyologlar (Comte, Feuerbach, Marx, Durkheim) dinin on binlerce yıl önceki kökenini açıklama çabasına girmişlerdir. Ancak geçmişin test edilememesi, bu teorilerin spekülatif ve tümdengelimsel bir nitelik kazanmasına yol açmıştır. Comte dini cehaletin telafisi olarak görürken, Feuerbach insan zaaflarının mükemmel bir yansıması (antropolojik projeksiyon) olarak değerlendirmiştir.

Emile Durkheim, dinin kökenini anlamak için Avustralya'daki ilkel kabeleri (totemizmi) incelemenin yeterli olacağını varsaymıştır. Ancak en ilkel toplumların geçmişin birebir kopyası olduğunu söylemek ve bugünkü kabilelerden yola çıkarak on binlerce yıl öncesi hakkında kesin hükümlere varmak bilimsel açıdan ciddi eleştirilere maruz kalmıştır.

David Hume, dinler tarihindeki gelişimin doğrusal bir ilerleme değil, çoktanrıcılıktan tek tanrıcılığa ve tekrar çoktanrıcılığa doğru hareket eden bir sarkaç modeline sahip olduğunu savunarak evrimci yaklaşımlara karşı çıkmıştır.

Sosyolojinin temel metodolojik kuralı, dinlerin teolojik iddialarının doğruluğunu veya yanlışlığını yargılamak değil, insanların zihninde dinin nasıl anlaşıldığını, hangi pratiklere yol açtığını ve toplumsal yapıya etkilerini gözlem, derinlemesine mülakat ve katılımcı gözlem gibi yöntemlerle incelemektir.

5Din Sosyolojisi ile Dinî Sosyoloji Farkı

Din sosyolojisi, dinin bir toplumsal kurum olarak toplumdaki rolünü, diğer kurumlarla (ekonomi, siyaset, aile, eğitim) etkileşimini tarafsız ve nesnel bir gözle inceleyen sosyolojinin alt disiplinidir. Din sosyolojisinde din, inceleme nesnesidir ve araştırmacı herhangi bir inancın doğruluğunu savunmaz.

Dinî sosyoloji ise belli bir dinin içinden, o dinin hakikat iddialarına inanarak yola çıkmayı ve sosyolojinin verilerini o dinin toplum vizyonunu temellendirmek için kullanmayı ifade eder. Örneğin Hristiyan teolojisinin kilise aracılığıyla toplumsal bütünlüğü sağlamak için sosyolojiden yararlanması veya İslam'ın toplumsal değişim teorilerinin (İbn Haldun'un Mukaddimesi gibi) Kur'ani kabullerden esinlenerek modellenmesi dini sosyoloji kapsamına girer.

İbn Haldun'un devletlerin doğuşu, gelişimi ve çöplüşünü bedevilikten hadariliğe geçiş ve asabiye kavramlarıyla açıkladığı teorisi, İslam dininden esinlenen temel kabullerle şekillenmiş en erken sosyolojik metinlerdendir.

Metodolojik olarak sosyologlar, dindar insanların referans metinlerini nasıl yorumladıklarını ve bu yorumların hangi eylem biçimlerini ürettiğini incelemek zorundadır; metnin kendisinin doğru ya da yanlış olduğunu iddia etmek sosyolojinin sınırları dışındadır.

6Klasik Sosyologların Din Görüşleri: Marx, Durkheim ve Weber

Karl Marx'a göre din, maddi üretim ilişkilerinin (altyapı) bir ürünü olan üstyapı kurumudur. Gerçek bir varlığı yoktur; egemen sınıfların çıkarlarına hizmet eden bir ideoloji ve ezilen insanlara geçici teselli veren bir 'afyon'dur. Dinin etkisi yabancılaşma süreciyle açıklanır ve dinle mücadele etmek için değil, maddi altyapıyı değiştirmek gerekir.

Emile Durkheim için din, toplumsal bütünlüğü sağlayan en güçlü 'yapıştırıcı' veya 'çimento'dur. Dini 'kutsal ve din dışı' ayrımına dayandıran Durkheim, totemizmin aslında toplumun kendi kendisine tapınması anlamına geldiğini savunmuştur. Modernleşmeyle birlikte ortak normların zayıflaması 'anomie' (kuralsızlık) durumuna yol açmakta ve intihar oranlarını artırmaktadır.

Max Weber, yorumlamacı (anlamacı) sosyolojinin kurucusu olarak dinin insan eylemlerindeki anlam ve motivasyon boyutunu incelemiştir. 'Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu' adlı eserinde, Protestanlığın çileci ve çok çalışmayı teşvik eden ahlak anlayışının, kapitalist ruhun ve sermaye birikiminin oluşumunda tetikleyici bir zihniyet unsuru olduğunu kanıtlamıştır.

Fenomenoloji (Edmund Husserl, Alfred Schutz, Peter Berger) ve etnometodoloji (Harold Garfinkel) ise gerçekliğin insan zihninde nasıl kurgulandığını ve kutsal şemsiyelerin toplumsal düzeni nasıl inşa ettiğini inceleyerek Weberci geleneği sürdürmüştür.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250