Osmanlı Devleti'nin 17. yüzyıldan itibaren içine düştüğü derin buhranı ve gerileme sürecini kavramak için, aynı dönemde Avrupa'da yaşanan köklü dönüşümleri incelemek kaçınılmazdır. Avrupa, Roma İmparatorluğu'nun yıkılışından sonra uzun süre feodalite (derebeylik) düzeniyle yönetilmiş, ancak 14. yüzyıldan itibaren hızla merkezileşmeye başlamıştır. 16. yüzyılda mutlak hükümdarlık rejimlerinin güç kazanmasıyla birlikte sömürgecilik hareketleri başlamış ve bu durum Avrupa devletlerine muazzam bir zenginlik akışı sağlamıştır.
1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu), Osmanlı modernleşmesinin en kritik dönemeçlerinden birini temsil eder. Bu fermanın en dikkate değer yönü, devletin yeni kanunlara ihtiyaç duyduğunu açıkça ifade etmesi ve meclisler eliyle karar alma mekanizmasını benimsemesidir. Padişah ve hükümet, kendi istekleriyle kendi mutlak güçlerini sınırlandırmayı kabul etmiş, böylece Osmanlı Devleti kanun hakimiyeti altında yönetilen bir siyasi yapı olmayı hedeflediğini dünyaya ilan etmiştir.
II. Abdülhamid Dönemi’nde uygulanan İslamcılık (Panislamizm) politikası, hem iç politikadaki bütünlüğü sağlamaya hem de dış siyasette Batılı devletlerin emperyalist baskılarına karşı bir denge unsuru oluşturmaya yönelik çok yönlü bir stratejidir. Batılı devletler (özellikle İngiltere ve Fransa), Osmanlı Devleti’nin elindeki hilafet ve dinî makamların gücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemişlerdir. Örneğin Fransa, Sultan Abdülmecid’den Orta Afrika’daki misyonerlerin korunması için yardım talep etmiş; İngiltere ise 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sırasında II. Abdülhamid’e Rusya ve Afganistan Müslümanları üzerindeki nüfuzunu kullanmasını telkin etmiştir.
19. yüzyılda Sanayi İnkılabı'nı tamamlayan Avrupalı devletler, ürettikleri mamul maddelere pazar bulmak ve fabrikaları için ucuz ham madde temin etmek amacıyla Yakın Doğu'ya ve özellikle Osmanlı coğrafyasına yönelmişlerdir. İngiltere, Avrupa pazarlarının kendisine kapanması üzerine Osmanlı ülkesindeki ticari kısıtlamaları kaldırmak istemiştir. Osmanlı Devleti ise Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı nedeniyle girdiği siyasi buhran ve hazinenin gelir ihtiyacı sebebiyle 1838 yılında İngiltere ile Balta Limanı Ticaret Antlaşması'nı imzalamak zorunda kalmıştır.
Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti için bir çaresizlik ve teslimiyet belgesi niteliğindeydi. Anlaşmayı imzalayan Rauf Bey (Orbay), İngiliz Amiraline duyduğu aşırı güvenle teselli bulmaya çalışırken, Sadrazam İzzet Paşa mütareke sonrası memnuniyetini telgraflarla bildirmişti. Padişah Vahdettin ise şartların ağırlığını kabul ederek, İngilizlerin ileride göstereceği 'hoşgörüye' sığınmayı bir kurtuluş yolu olarak görüyordu.
23 Nisan 1920'de Ankara'da en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Bey'in konuşmasıyla açılan Meclis, Türk siyasi tarihinde yeni bir dönemi başlatmıştır. Şerif Bey'in açılış konuşmasında 'Büyük Millet Meclisi' ibaresini kullanması, kurulan yapının milli niteliğini ilk andan itibaren ortaya koymuştur. Mustafa Kemal Paşa, açılışın ertesi günü yaptığı uzun konuşmada Mondros Mütarekesi'nden o güne kadar yaşanan gelişmeleri özetlemiş ve 'milli bir siyaset' izlenmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde nüfusun %80'inden fazlası tarımla uğraşmasına rağmen, ülke temel gıda maddelerinde dışa bağımlı hale gelmiştir. 1878-1913 yılları arasında her yıl ortalama 75 bin ton un, 65 bin ton pirinç ve 10 bin ton buğday ithal edilmiş; bu durum hazineden yıllık yaklaşık 12 milyon altın liranın dışarı çıkmasına neden olmuştur. Anadolu halkı, ilkel tarım teknolojileri ve kuraklık gibi doğa olayları karşısında savunmasız kalmış, kıtlık yıllarında büyük açlık felaketleri yaşanmıştır.