M.Ö. 220’den önceki dönemlere ait Türk devletleri hakkındaki bilgilerimiz oldukça sınırlıdır ve bu dönemle ilgili başlıca veriler Çin kaynaklarında yer almaktadır. Ancak bu kısa ve sınırlı bilgiler, devletlerin hukuk sistemlerini derinlemesine incelemek için yeterli olmamaktadır. Bu nedenle araştırmacılar, M.Ö. 220 yılından İslamiyet’in kabulüne kadar kurulan büyük Türk devletleri olan Hun, Göktürk ve Uygur devletlerinin hukuk sistemlerine odaklanmaktadır.
Hun devlet teşkilatı ve hukuki kurumları hakkındaki bilgiler, Çin hükümdarlarının saraylarında resmi memur olarak çalışan vak’anüvislerin ve özel tarihçilerin kaydettikleri belgelerden elde edilmektedir. Çin kaynakları, Hunların ceza kanunları, kamu düzeni ve özel hukuk yapısı hakkında önemli ipuçları sunmaktadır. Ancak bu kaynakların yabancı bir bakış açısıyla yazılmış olması, dikkatli bir eleştirel süzgeçten geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Göktürk devletinin kamu ve özel hukukuna dair en değerli ana kaynakların başında Orhun Yazıtları gelmektedir. Wilhelm Thomsen tarafından çözülen bu kitabelerde "Türk" kelimesi kudret, kuvvet ve nizam sahibi millet anlamlarında kullanılmıştır. Yazıtların yanı sıra Çin ve Bizans kaynakları da Göktürk hukuk sisteminin anlaşılmasında büyük bir rol oynamaktadır.
Uygur hukukunun incelenmesinde ise Çin kaynakları, manzum bir siyasetname olan "Kutadgu Bilig" ve Doğu Türkistan’da ele geçirilen zengin hukuki belgeler temel teşkil etmektedir. Turfan bölgesinde yapılan arkeolojik kazılarda borç alıp-verme, alım-satım, kiralama, rehin ve vakıf gibi çok sayıda hukuki belge gün ışığına çıkarılmıştır.
Türk kamu hukukunda egemenliği temsil hakkı tek bir şahısta toplanmıştır ve Hun Devletinde de bu gelenek aynen korunmuştur. İdareyi ellerinde bulunduran hükümdarlar Şan-Yu, Tan-Hu, Kağan, Yabgu ve Kan gibi unvanlar kullanmışlardır. Yeryüzünün hükümdarı sayılan Türk kağanları, Tanrı tarafından kendilerine siyasi hâkimiyet (kut) verildiğine ve Türk milletini idare etmekle görevlendirildiklerine inanılan liderlerdi.
Hun ülkesi idari olarak sağ ve sol olmak üzere iki büyük kısma ayrılmıştı. Rütbe açısından sol kolun başında bulunan hidiv (t’uch) daha yüksekti ve bu hidivler idareleri altındaki bölgelerde yarı bağımsız birer statüye sahiptiler. Sağ ve sol kollar kendi içlerinde altışar bölüme ayrılmış ve her biri için ayrı divanhâneler oluşturulmuştur. Kağandan sonra en yüksek unvan sol kolun başındaki sürekli en üstün oğula verilen Toki unvanıydı.
Devlet işlerinin görüşülmesi ve dini törenlerin yapılması amacıyla yılda üç ayrı kurultay düzenlenirdi. İlk kurultay yılın ilk ayında dini nitelikte sarayda yapılır; ikinci kurultay ilkbaharda Lung-Ç'eng'de kurbanlar sunulup genel devlet sorunlarının görüşülmesi için toplanır; üçüncü kurultay ise sonbaharda hayvan mevcudunu ve askerî gücü saptamak üzere Talin'de gerçekleştirilirdi.
Hunlarda askeri teşkilat devletin doğal savunma gücü olarak kabul edilmiş ve hafif zırhlı süvari birliklerine dayandırılmıştır. Her on nefere bir baş tayin edilmiş, idari görev sahiplerinin aynı zamanda asker olmasından ötürü devlet mekanizması sıkı bir askeri disiplin içerisinde çalışmıştır. Ceza hukukunda kan gütme adeti bulunmayıp, cinayetler idamla, küçük suçlar araba tekerleği altında ezilmek veya sopayla cezalandırılmış, hırsızlıkta aile de sorumlu tutulmuştur.
Hunların özel hukuk alanındaki en belirgin özelliği gelişmiş bir ataerkil aile yapısına sahip olmalarıdır. Ataerkil ailenin temeli dışarıdan evlenmeye yani ekzogamiye dayanmaktaydı. Hakanlar kız alacakları boyları belirlemiş olup, sosyoekonomik açıdan gelişmiş boylarda kız kaçırma geleneğine rastlanmamıştır.
Özel hukukta en dikkat çekici uygulamalardan biri levrat (leviratus) sistemidir. Buna göre babaların ölümünden sonra oğulların üvey anneleriyle, büyük kardeşlerin ölümünden sonra küçük kardeşlerin yengeleriyle, amcaların ölümünden sonra yeğenlerin yengeleriyle evlenmeleri hukuki bir görev olarak kabul edilmiştir. Bu uygulamanın temel amaçları ailelerin bölünmesini önlemek, kadın ve çocukların sefalete düşmesini engellemek ve ölen kocanın ruhuna hizmetin sürdürülmesini sağlamaktır.
Levrat uygulamasının doğal bir sonucu olarak Hunlar arasında çok kadınla evlilik (polygynie) yaygındı. Resmi kaynaklara göre hükümdarların Ulu Hatun'dan başka Kuma-Hatun'ları da bulunurdu. Kumalar hatunun kız kardeşi statüsünde ailesine katılır, çocukları babalarının servetinden ve taht varisliğinden pay alamazdı.
Miras hukukunda en dikkat çekici kural, savaş meydanında ölen arkadaşının cesedini kurtaran kimseye ölünün mallarının bırakılması uygulamasıdır. Ayrıca mezar buluntuları toplum içinde zengin ve fakir arasında belirgin bir servet farklılaşması ve sosyal tabakalaşma bulunduğunu açıkça kanıtlamaktadır.
Orhun Yazıtlarında "Türk" adı ilk kez geçmekte olup Wilhelm Thomsen tarafından "kudret, kuvvet" olarak açıklanmıştır. Göktürklerde devletin başında bulunan kişiye kağan denilirdi. Kağanların tahta geçişinde temel norm, iktidarın tek bir kuşağın içindeki ağabeyden kardeşe devredilmesi şeklindeydi; ancak kuşak geçişlerinde amcaoğulları arasındaki taht kavgaları devletin bölünmesine yol açabilirdi.
Göktürk devlet anlayışında çift krallık teorisi geçerli olmayıp, her zaman tek bir tarafın üstünlüğü esastır. Örneğin altın kurt başlı sancak daima doğu kolunun hükümdarında bulunurdu. Bu durum Türk kamu hukukunun merkeziyetçi yapısını ve egemenliğin paylaşılmadığını açıkça göstermektedir.
Yönetim kademesinde hükümdar ailesinden gelen yüksek rütbeli memurlar olan "Şadapıtlar", halk içinden başarılarıyla yükselen hayat kaydıyla atanan "Tarkanlar" ve bakan konumundaki "Buyruklar" görev yapardı. Kağandan sonra en önemli kişi yabgu olup, teğinler veliaht olmayan prensleri, şadlar ise boyları yöneten hanedan üyelerini ifade ederdi.
Devletin temelini oluşturan üç öğe; Tanrı tarafından bağışlanan hükümranlık hakkı, ülke anlamına gelen "il/el" ve halk anlamına gelen "bodun" idi. Adliye teşkilatı olan Könü; yüksek mahkeme Yargı ve kağan adına töreyi uygulayan Yarganlardan oluşuyordu. Törenin kaynakları halkın örf ve adetleri (yusun), kurultay kararları ve kağanın yasama çalışmalarıydı.
Göktürklerde toplumun çekirdeğini "oğuş" adı verilen aile oluştururdu. Kadın toplum içinde son derece yüksek bir sosyal statüye sahipti; kağanlar hatunlarıyla birlikte tahta çıkar, elçileri kabul eder ve kağan ölünce çocukların velayeti anneye geçerdi. Levrat uygulaması Göktürklerde de aynen devam etmiştir.
Evliliklerde denkliğe büyük önem verilmiş, çok kadınla evlilik görülmüştür. Düğünler ailelerin servet derecesine göre büyük törenlerle yapılmıştır. Kan akrabalığının yanı sıra suni akrabalık ilişkileri de tanınmaktaydı; iki erkeğin kanlarını bir çanak içinde kımızla karıştırıp içmesiyle "kan kardeşliği" bağı kurulurdu.
Orhun Yazıtlarında geçen "kul" deyimi, modern anlamda mülk olan kölelerden ziyade siyasi haklarını kaybeden veya bazı medeni haklardan yoksun bırakılan kişileri ifade ederdi. Göktürklerde köleler malül değilse kaçma hakkına sahipti ve kurumlaşmış kölelikten farklı bir yapı sergilerdi.
Miras hukukunda en küçük oğul baba evini ve kışlak toprağını alırken, diğer kardeşler taşınır malları paylaşırdı. Topraklar doğrudan kağan tarafından boylara bölüştürülürdü, ancak beylerin de oldukça kabarık mal varlıklarına sahip oldukları yazıt anlaşmalarından anlaşılmaktadır.
Uygurlar, askeri ve siyasi olarak Göktürkler kadar baskın olmasa da uygarlık tarihi bakımından Türk kavimleri içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Uygur kağanları egemenlik güçlerini "Gök ve Ay Tanrıdan kut bulmuş" şeklinde ifade etmişlerdir. Merkezleri Karabalasagun olan devlette devlet işleri divanlarda görüşülmüştür.
Yusuf Has Hâcip tarafından 1069 yılında kaleme alınan manzum "Kutadgu Bilig" eseri, Uygur döneminin devlet teşkilatını, hükümdar ile tebaa arasındaki ilişkileri ve ideal devlet yönetimini ayrıntılı biçimde ortaya koymaktadır. Eserde uluğ hacıp, sübaşçı, kapık başlar er, bitikçi, ağıcı ve yalvaçlar gibi baş memurlar sayılmıştır.
XI. yüzyıl Uygur toplumunda halk iki ana sosyal sınıfa ayrılırdı. Aydınlar sınıfı alevler, bilginler, otacılar, yıldızcılar ve şairlerden oluşurken; asıl halk sınıfı tarıgçılar (tarımcılar), satıgçılar (tüccarlar), iğdüşçüler (çobanlar), uzlar (sanatkarlar), karabudun ve çgaylardan (yoksullar) meydana gelmekteydi.
Bu sosyal sınıflandırma hukuki bir eşitsizlik yaratmamış, beyler ve kullar dışındaki hür halk hukuk önünde birbirine eşit sayılmıştır. Uygurlarda yargı teşkilatının gelişmiş olduğu, şahitlik, dilekçe ve mahkeme ilamları gibi yazılı belgelerin mevcudiyetinden anlaşılmaktadır.
Uygurlardan günümüze ulaşan zengin hukuki belgeler, onların gelişmiş bir özel hukuk sistemine sahip olduklarını göstermektedir. Gerçek kişiler arasında beyler (Tarhanlar ve ruhbanlar), hürler ve köleler şeklinde bir tasnif yapılmıştır. Köleler satım akdinin konusu olabilmiş; erkek köle için "kul", kadın köle için "küng" tabirleri kullanılmıştır.
Uygurlarda vakıf kurumu bilinmekte olup, Buda dinindeki Türkklere ait vakfiyeler manastır inşası, arazi tahsisleri ve devlet reislerinin onay fermanları olmak üzere üç ana başlık altında toplanmıştır. Aile hukukunda resmi evlenme akdi esastır; evlilik için buluğ çağı yeterli olup tarafların ve anne-babanın rızası şarttır.
Evlenme sırasında damat tarafından kızın babasına verilen "kalın" bir alım satım bedeli değil, kızın terbiyesi ve masraflarına iştirak bedelidir. Kalın; kara mal, tüy mal, yelü ve süt hakkı olmak üzere dört bölümden oluşmuştur. Ayrıca Uygurlar evlatlık kurumunu (oğullarlık bir) bir sözleşme şeklinde uygulamışlardır.
Uygur hukukunda borç, satım, kiralama ve hizmet sözleşmeleri eksiksiz uygulanmıştır. Toprak satışları ve tarla kiralama belgeleri oldukça yaygındır. Rehin kurumunda ise gayrimenkullerin yanı sıra borç karşılığında çocukların rehin verilerek hizmet akdi yapıldığı belgelenmiştir.