Osmanlı Devleti, XVII. yüzyılda içtimai, iktisadi, siyasi ve askeri alanlarda büyük değişimler yaşamış ve tarihçiler tarafından genellikle 'çözülme asrı' olarak adlandırılmıştır. Yüzyılın başında dünyanın en kudretli devleti ve en geniş sınırlarına sahipken, yüzyılın sonuna doğru bu gücünü kaybetmiş ve geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu durum tahta çıkan padişahların sayısına ve saltanat sürelerine de yansımış; ilk üç asırda toplam 13 sultan tahta çıkarken, sadece bu yüzyılda 9 sultan tahta geçmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda başkentler olan İstanbul, Bursa ve Edirne en çok şair yetiştiren şehirler olarak öne çıkmaktadır. Bununla birlikte şehzade sancakları ve beylerbeyliği merkezleri de bu kültürel üslubun taşraya yayılmasında kritik bir rol oynamıştır. Şehzade valilerin İstanbul’daki saraya benzer bir maiyet oluşturmaları, kendi tuğralarını çekebilmeleri ve hüküm yazdırabilmeleri, sarayın kültür merkezli yapısının taşraya yansımasını sağlamıştır.
Nefî, Divan şiirinin en büyük kaside ustası, övgü ve yergi şairi olarak tanınmaktadır. Kaside nazım şeklinde ulaştığı eşsiz söyleyiş ve anlatım ustalığıyla sadece kendi çağdaşlarını değil, kendisinden sonra gelen şairleri de derinlemesine etkilemiştir. Öyle ki, ondan sonra kaside kaleme alan her şair Nefî Divanı’nı, hicve meledenler ise ünlü eseri Siham-ı Kaza’yı dikkate almak zorunda kalmıştır.
Hint üslubunun (Sebk-i Hindî) Türk edebiyatına tesirinden bahseden ilk ismin Fuat Köprülü olduğu kabul edilmektedir; zira ondan önceki tezkirelerde bu üsluptan açıkça bahsedilmemiş, şairler için sadece ince hayaller, yeni mazmunlar, derin anlamlar taşıdıkları ve İranlı şairlerle olan ilişkileri vurgulanmıştır. Sebk-i Hindî’nin Türk edebiyatındaki etkisi XVII. yüzyılda Nailî, Fehim, Nefî ve Nabî’nin katkılarıyla başlamış, XVIII. asırda ise Şevket ve Saib’in etkisiyle iki kol hâlinde yayılmıştır. Bu üslubun Türk edebiyatında yaygınlaşmasında, İran, Afganistan ve Hindistan’da egemen olan Türk asıllı yöneticilerin sanatçıları himaye etmesinin büyük payı vardır.
Nabî, Osmanlı Devleti’nin en sıkıntılı ve buhranlı dönemlerinden biri olan XVII. yüzyılda, I. İbrahim döneminden III. Ahmet dönemine kadar altı padişahın saltanatına tanıklık etmiştir. Asıl adı Yusuf olan şair, 1642 yılında Urfa'da (Ruha) dünyaya gelmiş, çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını burada geçirerek iyi bir medrese eğitimi almıştır. Bu süreçte dönemin fen ve din bilimlerinin yanı sıra Arapça ve Farsçayı da oldukça iyi düzeyde öğrenmiştir.
XVII. yüzyıl Türk edebiyatında öykülemeye (tahkiyeye) dayalı eserlerde nicelik ve nitelik açısından belirgin bir durgunluk ve dönüşüm dikkati çekmektedir. Osmanlı toplumunda yaşanan siyasi ve sosyal karışıklıklar, mesnevilerde konu seçimini doğrudan etkilemiş; XVI. yüzyılın gözdesi olan aşk ve macera temalı çift kahramanlı mesneviler yerini dinî, tasavvufî ve özellikle didaktik eserlere bırakmıştır. Dönemde gazel ve kaside nazım şekillerinde büyük bir açılım sağlayan Sebk-i Hindî akımı, doğası gereği mesnevi tarzına yeni imkânlar sunmamış, şairleri daha çok yerli konulara ve toplumsal meselelere yöneltmiştir.
On yedinci yüzyıl Türk edebiyatı, şiirdeki yenilik arayışlarının ve biçimsel arayışların nesir sahasına da yansıdığı, özellikle inşa örneği denilen estetik nesir tarzının en üst noktaya ulaştığı bir dönemdir. Bu dönemde yazarlar, anlatılan konudan ziyade 'nasıl anlatıldığına' büyük bir önem vermişler, dili bir sanat gösterisine dönüştürmüşlerdir. Edebiyat nazariyesi ve belagat konulu eski kitaplarda 'üslûb-ı müzeyyen' veya Sinan Paşa ekolünden farklı olarak dili çok daha ağır, Arapça ve Farsça kelime oranı en üst düzeyde olan üsluba 'üslûb-ı âlî' (yüksek üslup) denilmiştir.