Osmanlı şiirinin gelenekli poetikası, Batı'nın aksine, yeni olandan çok mevcudun içinde farklı olanı aramayı hedefler. Klasik Türk şiirinde tamamen avangard, geçmişle hiçbir bağı olmayan bir yeniliğe tesadüf etme ihtimali hemen hiç yoktur; çünkü her yeni, adeta 'eski' olan bir devin omuzlarında yükselir ve geçmişin binlerce yıllık birikiminden izler taşır. XVIII. ve XIX. asırda Osmanlı edebiyatının gelenekçi çizgisini değiştirme gayretleri, gelenekle bağın tamamen koparıldığı anlamına gelmez.
Osmanlı Devleti’nde medreseler dışında kurulan en önemli resmî eğitim kurumu olan Enderun Mektebi, temelinde kapıkulu sınıfını ve mülki/askerî idarecileri yetiştirmek amacıyla kurulmuştur. II. Murat döneminde temelleri atıldığı ve Fatih Sultan Mehmet döneminde kurumsallaştığı bilinen bu kuruma, genellikle Hristiyan ailelerden devşirilen çocuklar alınmıştır. Bu çocuklar önce Müslüman ailelerin yanında Türkçe ve İslam adabını öğrenir, ardından Edirne, Galata ve İbrahim Paşa saraylarındaki hazırlık kademelerinden geçtikten sonra Topkapı Sarayı içindeki asıl Enderun birimlerinde eğitime dahil olurlardı.
XIX. yüzyılda Osmanlı şiir ortamında önemli bir dönüm noktası olan Encümen-i Şuara, 1861 baharından itibaren Sadaret Mektubî Kalemi'nden Hersekli Ârif Hikmet Bey'in evinde toplanmaya başlayan ve yaklaşık bir yıl süren özel bir edebiyat mahfelidir. Topluluğun reisi konumunda Leskofçalı Galip Bey bulunurken, edebi görüşlerin savunulması ve şiirlerin etkili bir şekilde okunması gibi görevler Hersekli Ârif Hikmet ve genç müdavim Namık Kemal gibi isimler tarafından üstlenilmiştir. Encümenin müdavimleri arasında Takvim-i Vekayi Nazırı Ruznamçecizade Mehmet Lebib Efendi, Rumeli Kazaskeri Mustafa İzzet Efendi, Osman Nurettin Şems Efendi, Manastırlı Hoca Salih Naili Efendi ve Mabeyn-i Hümayun Beşinci Kâtibi Abdülhamit Ziya Bey (Ziya Paşa) gibi dönemin önemli bürokrat, din adamı ve kalem erbabı yer almaktadır.
XIX. yüzyılda kadın şairlerin sayısında önceki yüzyıllara göre dikkat çekici bir artış görülmüştür. Bu durum, Osmanlı toplumundaki modernleşme hareketleri ve kadının toplumsal hayatta daha fazla görünürlük kazanmaya başlamasıyla doğrudan ilişkilidir. Ancak Osmanlı kadın şairlerinin eserlerine toplu bir bakış atıldığında, ilk göze çarpan özellik genellikle erkek şairlerle aynı dil, mazmun ve sembollerle şiir söylemiş olmalarıdır.
XIX. yüzyılda mesneviler, önceki yüzyıllara kıyasla muhteva, teknik ve kurgu bakımından önemli farklılıklar ve yenilikler barındırmaktadır. Batı edebiyatındaki roman türü Türk edebiyatına girmeden önce anlatma esasına dayalı konuların işlendiği başlıca nazım şekli olan mesnevi, bu yüzyılda Tanzimat'taki romana geçiş sürecinin en kritik köprülerinden biri olmuştur. Klasik edebiyatın katı kurallarının esnetildiği bu dönemde, eserlerde gerçek kişilere yer verilmesi, gerçekçi tasvirlerin öne çıkarılması, diyalog tipi konuşmaların yoğunlaşması ve eski mazmunların yeniden yorumlanması dikkat çekmektedir.
XIX. yüzyılda Osmanlı nesri, devletin ve toplumun yaşadığı derin değişim arayışlarının, askerî ve siyasi yeniliklerin tam merkezinde yer almıştır. Yüzyılın başlarında eski tarz nesir yolunu devam ettiren yazarlar bulunsa da, klasik şiirde görülen o inatçı 'sabit-kademlik' anlayışı nesirde o kadar güçlü bir şekilde tutunamamıştır. Klasik Türk edebiyatının temelde şiir merkezli bir yapıya sahip olması, nesrin geri planda kalmasına neden olmuştur.