Eleştirinin doğuşu ve temelleri Antik Yunan filozofları Platon ve Aristoteles’in sanat ve edebiyat üzerine geliştirdikleri kuramlara dayanmaktadır. Platon, sanatın ve edebiyatın gerçeklikten uzak olduğunu, duyularla algılanan bu dünyanın tanrısal ideaların kusurlu birer taklidinden ibaret olduğunu savunmuştur. Ona göre sanatçılar akıldan ziyade duygu ve ilhama dayalı olarak eser verirler, dolayısıyla insanı hakikatten ve idealardan uzaklaştırırlar.
Sözbilim (retorik), bir başkasının kendi istediğiniz yönde davranmasını sağlama sürecidir ve her zaman akla uygunluk ile duyarlılığın kesişim noktasında gelişir. Alıcıyı ikna etmek için, doğru olanı güzel ya da iyi şeyler kullanarak ve kabul edilebilir akıl yürütmelerle sunmak gerekir. Sözbilimde temel sorun, bir konuda alıcının nasıl etkileneceği ve yönlendirileceğidir; bu durum dilin özenli kullanımıyla yakından ilişkilidir.
İzlek (tema), Türk Dil Kurumu sözlüğünde bir edebî eserde işlenen konunun anlamca ortaya koyduğu ana yönelim olarak tanımlanır. Bir yapıttaki izlekler çoğunlukla yapıtın konusu ile karıştırılsa da aralarında temel bir fark bulunur; konu yapıtın dışında da var olan kavramları anlatırken, izlek her yapıtın içinde yeniden yaratılan bir anlam ulamıdır. İzlek, bir yaratıcı öznenin dünya ile olan öznel ilişkisini anlatır.
Ruhçözümleyimci eleştiri ya da psikanalitik eleştiri, yirminci yüzyılın ilk yarısında Sigmund Freud'un öncülüğünde gelişen, daha sonra Carl Gustav Jung ve Jacques Lacan gibi isimlerle zenginleşen bir yazınsal inceleme yöntemidir. Bu yaklaşım, ne yalnızca bir yorumbilim ne de saf bir pozitif bilimdir; aksine, Lacan'ın 'Freudgil şey' olarak adlandırdığı bilinçdışı mekanizmayı merkeze alır. Freud'un kuramına göre ruhsal mekanizma tek parça değildir; es (altben), ego (ben) ve superego (üstben) olmak üzere üç temel yapıdan meydana gelir.
Sosyolojik eleştiri, edebiyatın toplum içinde var olduğu, toplumun bir ifadesi olduğu ve hayatı temsil/taklit ettiği ilkesinden hareket eden önemli bir edebiyat eleştirisi anlayışıdır. Bu yaklaşım, yazarın, eserin ve kullanılan sanatsal sembollerin toplumsal koşullardan bağımsız olamayacağını savunur; yazar toplumun ham malzemesini alır ve bunu işleyerek yeniden topluma sunar. Sosyolojik eleştirinin tarihi kökenleri Giambattista Vico'nun 1725 yılında yayımladığı 'La Scienza Nuova' (Yeni Bilim) adlı eserine kadar uzanır.
Metnin bölümlere ayrılması, özellikle uzun metinlerin çözümlenmesinde incelemeyi yapan kişinin işini son derece kolaylaştıran temel bir adımdır. Ancak yazınsal metni bölümlere ayırırken rastgele hareket etmek yerine belli, denetlenebilir ve nesnel ölçütler bulmak, bunları mantıksal gerekçelerle desteklemek gerekir. Bu bağlamda zaman, uzam, oyuncu, dilbilgisel terimler, betimlemeden karşılıklı konuşmaya geçiş, söylemden anlatıya geçiş gibi çeşitli ölçütler kullanılabilir.
Bir metin ile başka bir metin arasındaki her tür alışveriş işlemi, metinlerarasılık kavramı çerçevesinde incelenir. Bu alışveriş; yenidenyazma dışında alıntı, kolaj, mozaik, yaptakçılık ve palimpsest gibi çeşitli imgeler ve yöntemlerle okura aktarılır. Çoğu zaman bu terimler bir metinlerarası alışverişi belirtmek için eşanlamlı gibi kullanılsa da, her birinin kendine özgü yapısı ve işlevi bulunmaktadır.
XIX. yüzyılda tabiat bilimlerinin hızla gelişmesi ve kazanımlarının diğer alanlara uyarlanması eğilimi, edebiyat eleştirisinde de 'bilimsel eleştiri' akımının doğmasına zemin hazırlamıştır. Bu akımın en önemli öncülerinden biri olan Ferdinand Brunetière, eleştiri anlayışını tamamen 'tür' kavramı üzerine kurmuştur. Brunetière’e göre edebî eserlerin sınıflandırılması ve yargılanması, tıpkı biyolojide olduğu gibi tamamen nesnel bir çalışmadır.