Türk halk şiirinin kökleri, İslamiyet öncesi dönemin dinî ve büyüsel törenlerine dayanmaktadır. Bu dönemde toplumda din adamlığı, şairlik, hekimlik, büyücülük ve müzisyenlik gibi pek çok mesleği aynı bünyede barındıran 'kam', 'baksı', 'oyun' ve 'ozan' adı verilen tiplemeler bulunmaktaydı. Bu kişiler, müzüğün verdiği ahenkle kendilerinden geçerek ölenlerin ruhlarını öbür aleme gönderdiklerine, hastaların ruhlarını sağalttıklarına inanırlardı.
Türk halk şiirinde 'nazım şekli' ve 'nazım türü' kavramları şiirin biçimsel ve içeriksel özelliklerini belirleyen temel unsurlardır. Nazım şekli, şiirin dış yapısını; mısra kümelenmesini (nazım birimi), kafiye örgüsünü, hacmini ve ölçüsünü ifade eder. Halk şiirinde en yaygın nazım birimi dörtlük olmakla birlikte, aruz ölçüsüyle yazılan bazı şiirlerde beyit esası da karşımıza çıkar.
Manilerde asıl söylenmek istenen duygu ve düşünceler üçüncü ve dördüncü mısralarda ifade edilir. Bu durum, pek çok araştırmacının ilk iki dizeye 'doldurma' veya anlamla ilgisiz mısralar demesine yol açmıştır. Ancak halk edebiyatı türlerindeki her bölümün kendine özgü bir görevi vardır ve ilk iki dizeyi gereksiz görmek yanlıştır.
Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı, İslamiyet'in kabulüyle birlikte Türk sosyal ve kültürel hayatında köklü değişimlerin yaşandığı bir dönemde doğmuştur. İslam medeniyetinin getirdiği akide, bilim ve tefekkür kavramları Türkçeye girerken, Kur'an dili olan Arapçaya da özel bir yöneliş olmuştur. İslam öncesi yerli ve kavmî bir edebiyata sahip olan Türkler, kökleri geçmişe dayanan yeni bir tasavvufî edebiyat sentezi oluşturmuşlardır.
Orta Asya ve Horasan'dan ayrılan pek çok sofî, Irak ve Suriye gibi bölgeleri denemiş olmalarına rağmen manevi hayatlarına en uygun coğrafyayı Anadolu'da bulmuşlardır. Bu durum, XIII. yüzyılda Anadolu'da Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının en büyük şairlerinin yetişmesine zemin hazırlamıştır. Türkmen halk arasında tekkeler vasıtasıyla başlayan bu tasavvuf hayatı; dil, vezin, şekil ve söyleyiş bakımından son derece millî olan yeni bir edebiyatın doğmasını sağlamıştır.
XV. yüzyılda Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı, çeşitli coğrafyalardaki Türk toplulukları arasında askerî ve siyasî gelişmelere paralel olarak dinî, fikrî ve mimarî açıdan gelişmeye devam etmiştir. Bu dönemde edebiyatın merkezden taşraya (muhitlere) doğru yayılmasında, sayıları hızla artan mescitlerin ve tekkelerin rolü çok büyüktür. Mevlâna, Hacı Bektaş Velî ve Yunus Emre gibi büyük mutasavvıfların açtığı çığır; Alâaddin Gaybî (Kaygusuz Abdal), Hacı Bayram Velî, Akşemseddın, Yazıcıoğlu Mehmed, Gülşehrî, Süleyman Çelebi, Eşrefoğlu Rûmî, Kemal Ümmî ve Emril Sultan gibi pek çok mutasavvıf şair tarafından sürdürülmüştür.
On sekizinci yüzyılda Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı genel anlamda bir duraklama ve gerileme içine girmiştir. Bu dönemde önceki dönemlerde görülen yüksek nitelikli ve başarılı eserler verilememiştir; ancak İstanbul, Bursa ve İzmir gibi merkezlerde tarikat çevreleri Yunus Emre geleneğini devam ettirmeye çalışmışlardır. Bu dönemde yazılan ilahiler estetik açıdan Yunus'un çok gerisinde kalmış, daha çok didaktik nitelikler taşımış ve şekilsel aksaklıkları aşamamıştır.
Âşık şiiri, Türk halk edebiyatının sözlü gelenekte doğup gelişen, saz eşliğinde icra edilen ve kendine has kuralları olan köklü bir geleneğidir. Bu şiir geleneğinin kelime dünyası oldukça zengin olup, atasözleri, deyimler ve zengin halk söyleyişleriyle bezenmiştir. Tasvirler ve söz sanatları yapmacıklıktan uzak, tamamen halkın doğal yaşam biçimini yansıtacak şekilde sade ve anlaşılırdır.
XVII. yüzyıl, Türk âşık edebiyatının en güçlü ve verimli dönemlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu dönemde toplumun her kesiminden büyük kabul gören pek çok yetenekli âşık yetişmiş, eserleri hem sözlü gelenekle halk arasında hem de yazılı cönkler ve divanlar aracılığıyla günümüze kadar ulaşmıştır. Yüzyılın en belirgin özelliklerinden biri, âşıkların sadece hece vezniyle değil, medrese eğitimi almış olmalarının da etkisiyle aruz vezniyle de şiirler yazmış olmalarıdır.
XIX. yüzyıl, âşık edebiyatı açısından oldukça güçlü bir dönemi temsil eder ve bu dönemde yaşayan sanatçılar hakkında önceki yüzyıllara kıyasla çok daha fazla ve sağlıklı bilgiye sahip bulunmaktayız. Bu yüzyılın en belirgin özelliklerinden biri, âşıkların yalnızca geleneksel hece vezniyle değil, aynı zamanda divan edebiyatının etkisiyle aruz vezniyle de şiirler kaleme almış olmalarıdır. İki vezne de hâkim olma durumu; koşma, destan, varsağı ve semai gibi geleneksel nazım biçimlerinin yanı sıra gazel, kaside, tercü-bend, terkib-bend, muhammes, müseddes, divan ve selis gibi nazım şekillerinin de yaygın olarak kullanılmasını sağlamıştır.