← Ünite 7

Ünite 7: Türkiye’de Ordu-Siyaset İlişkisi — Konu Anlatımı

1Giriş ve Ordu-Siyaset İlişkisinin Temel Dinamikleri

Devletin en temel işlevlerinden biri, ülkesi ve vatandaşları üzerinde güvenliği tam anlamıyla sağlamaktır. Siyaset bilimi literatüründe Max Weber’in vurguladığı üzere devlet, meşru şiddet kullanma tekelini elinde tutan en üstün güçtür. Devletler, iç güvenlik ve asayiş sorunlarını polis ve jandarma gibi paramiliter yapılar aracılığıyla çözerken, dış güvenlik yani sınır dışından gelebilecek tehditleri önleme ve caydırıcılık sağlama görevini orduya havale ederler. Bu durum iç ve dış güvenlik kurumları arasında temel bir işlev farklılaşması yaratır.

Ordular; katı bir hiyerarşi, titizlikle planlanmış emir-komuta ilişkileri ve sarsılmaz bir disiplin üzerine kurulmuş büyük örgütsel yapılardır. Mesleği sürekli askerlik olan muvazzafların yanı sıra zorunlu askerlik sistemi nedeniyle toplumun çok geniş bir kesimi hayatının bir döneminde bu yapının içinde yer alır. Askerliğin bu kapsayıcı ve yaygın rolü, orduların devlet yönetimi üzerinde etkide bulunma arayışlarını beraberinde getirebilmektedir. Gelişmiş demokrasilerde ordular yasaların çizdiği sınırlarda kalırken, demokratik gelişmişlik düzeyi düşük ülkelerde siyasete doğrudan müdahale etme eğilimi gösterebilirler.

Türkiye’nin modernleşme süreci, ordunun siyasal alan üzerindeki ağırlığının artmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Modernleşmenin ilk olarak askerî alanda başlaması, Batılılaşma perspektifine uygun biçimde toplumdan farklılaşan bir askerî elit zümrenin doğmasına yol açmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra ordu rejime bağlanmış olsa da, çok partili hayata geçişle birlikte siyasetin olağan akışına müdahaleler ve askerî vesayet mekanizmaları ortaya çıkmıştır. Türkiye'de demokrasinin güçlendirilmesi mücadelesi, esasen bu vesayet kurumlarının siyaset üzerindeki etkisini kırma çabası olarak okunmalıdır.

2Osmanlı Döneminde Askerin Sistem İçindeki Yeri

Osmanlı Devleti, gücünü son derece sağlam bir askerî yapı üzerine kurmuştur. Klasik dönemin merkezî ordusunu, devşirme sistemine dayanan ve doğrudan padişaha bağlı olan Yeniçeri Ocağı oluşturmuştur. Yeniçeriler, imparatorluğun ilk dönemlerinde sınırların genişlemesinde kilit rol oynamış, savaş makinesi gibi işlev görmüştür. Ordunun diğer temel bileşeni ise tımar sistemine dayanan tımarlı sipahilerdir. Vakıf veya padişah mülkiyetindeki arazileri işleten sipahiler, topladıkları vergiler karşılığında savaşlarda cebeli adı verilen atlı ve silahlı asker barındırmakla yükümlüydü.

Osmanlı yönetiminin orduyu farklı unsurlardan (yeniçeriler, tımarlı sipahiler ve Türkmen aşiretlerinden savaş zamanı alınan genç güçler) oluşturmasının temel gayesi, bütçe yükünü azaltmak ve tüm silahlı gücü tek bir elde toplamayarak olası isyanların yayılmasını önlemekti. Padişahın mutlak otoritesi, yükselme devrinde ordunun ayrı bir güç odağı olmasını engellemiş; ancak ilerleyen dönemlerde yeniçeri isyanları gibi olaylarla ordunun siyasi bir ağırlık taşıdığı gerçeği sık sık hatırlatılmıştır.

İmparatorluğun gerileme döneminde savaş teknolojilerindeki değişimlere ayak uyduramayan klasik askerî sistem bozulmuştur. Bu durum, ilk kapsamlı reformların askerî alanda başlatılmasına yol açmıştır. Karlofça Anlaşması sonrasında başlayan arayışlar, Mühendishane-i Berri Hümayun ve Mühendishane-i Bahri Hümayun gibi okulların açılmasıyla somutlaşmıştır. III. Selim döneminde Batılı tekniklere göre kurulan Nizam-ı Cedit ordusu bu yenilenmenin ilk büyük adımı olmuştur.

XIX. yüzyılda II. Mahmud, 1826 yılında Vakayı Hayriye olarak bilinen olayla Yeniçeri Ocağı’nı kanlı bir şekilde tasfiye etmiş ve yerine Asakar-i Mansure-i Muhammediye ordusunu kurmuştur. Bu hamle, padişahın mutlak otoritesini pekiştirirken modern tekniklere uygun düzenli ordunun doğmasını sağlamıştır. Ancak yeni ordunun en büyük sorunu asker bulmak değil, onları yönetecek subay yetiştirmek olmuştur. Bu ihtiyaç, kara ve deniz harp okullarının açılmasını, genç subayların yurt dışına gönderilmesini ve eğitim reformlarını tetiklemiş, sonuçta 'militarist modernleşme' süreci hız kazanmıştır.

3II. Meşrutiyet, İttihat ve Terakki ve Kurtuluş Savaşı Dönemi

Sultan II. Abdülhamid rejimine karşı en kapsamlı muhalefet ordu içinde örgütlenen İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) aracılığıyla yürütülmüştür. 1908 yılında Manastır'da Resneli Niyazi Bey'in başlattığı isyan dalgası karşısında padişah meclisi yeniden açmak zorunda kalmış ve II. Meşrutiyet dönemi başlamıştır. Bu olay, ordunun modern dönemde siyaset üzerindeki ilk büyük başarısıdır. Ardından 13 Nisan 1909'da (31 Mart Vakası) gerçekleşen gerici isyan, Selanik'ten Mahmud Şevket Paşa komutasında ve kurmay başkanlığını Kolağası Mustafa Kemal'in yaptığı Harekât Ordusu tarafından bastırılmış, II. Abdülhamid tahttan indirilmiştir.

31 Mart Vakası sonrasında ordu tamamen siyasallaşmış, İTC fiilen ülke yönetimini ele geçirmiştir. İttihatçılar içerisindeki subayların aktif siyasetten kopmaması, ordunun hiyerarşik yapısını zedelemiş ve kamplara ayrılmasına neden olmuştur. 1913 Babıâli Baskını ile Enver, Talat ve Cemal Paşalardan oluşan 'triumvira' yönetimi devralmış, Osmanlı Devleti bu kadronun kararıyla Birinci Dünya Savaşı'na girmiştir. Savaşın yenilgiyle sonuçlanması üzerine İTC liderleri yurt dışına kaçmış, ancak ordunun siyasete müdahale geleneği kökleşmiştir.

Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki ordu, hem cephede savaşmış hem de Ankara'da açılan Büyük Millet Meclisi içinde en kalabalık mesleki grubu (%13,7 oranla askerler) oluşturarak siyasi kararlara yön vermiştir. Düzenli orduya geçiş sürecinde Çerkez Ethem ve Kuvva-ı Seyyare gibi milis güçler tasfiye edilmiş, kolordu komutanları aynı zamanda valilik görevlerini de üstlenerek sivil bürokrasiyi denetim altına almıştır. Bu süreç, ordunun kendisini Cumhuriyetin ve devletin yegâne kurtarıcısı olarak görmesine zemin hazırlamıştır.

4Tek Parti Dönemi ve Ordu-Siyaset Birlikteliği

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Mustafa Kemal Atatürk, askerlik ve siyasetin eşzamanlı yapılamayacağına dair yasal düzenlemeler yaparak Kurtuluş Savaşı'nın önde gelen paşalarının (Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele) ordu ile siyasetten birini seçmelerini istemiştir. Bu isimlerin askerlikten ayrılarak kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Şeyh Sait İsyanı sonrasında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla kapatılmıştır. 1926 İzmir Suikasti davasıyla bu kadro tamamen tasfiye edilmiş, Atatürk ordu içindeki yegâne lider ve rol model haline gelmiştir.

Bu dönemde çıkarılan Ordu Dahilî Hizmet Kanunu ile silahlı kuvvetlere 'Türk Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma' görevi verilmiş, askerlik profesyonel bir mesleğin ötesinde rejimin koruyuculuğu misyonuyla donatılmıştır. Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti kaldırılarak yerine siyasi kimliği olmayan Genelkurmay Başkanlığı kurulmuştur. Fevzi Çakmak uzun yıllar bu görevde kalmış, ordu ise çıkarılan isyanların bastırılmasında ve laiklik reformlarının hayata geçirilmesinde (endoktrinasyon süreci ve zorunlu askerlik vasıtasıyla) temel araç olarak kullanılmıştır.

Atatürk’ün vefatından sonra 1938 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde, üst komuta kademesinin açık desteğiyle İsmet İnönü Türkiye'nin ikinci cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bu durum, ordunun kritik siyasi dönemeçlerde irade koyma geleneğini sürdürdüğünü göstermiştir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında tarafsızlık politikası izlenmiş, savaş sonrasında ise Sovyet tehdidine karşı ABD'nin Marshall Planı ile başlayan ekonomik ve askerî yardımları Türkiye'yi Batı bloku içine sokmuş ve yerli savunma sanayiinin gelişimini yavaşlatmıştır.

5Çok Partili Hayat, DP İktidarı ve 27 Mayıs 1960 Darbesi

1950 seçimleriyle Demokrat Parti'nin (DP) iktidara gelmesi, Celal Bayar'ın cumhurbaşkanı ve Adnan Menderes'in başbakan olmasıyla ilk kez sivil bir dönemi başlatmıştır. DP yönetimi, olası bir darbe riskine karşı Genelkurmay başkanı ve üst komuta kademesini emekliye sevk etmiştir. Öte yandan Türkiye, 1950 Kore Savaşı'na asker göndererek 1952'de NATO'ya üye olmuş, bu üyelik Türk ordusunun teşkilat yapısında, eğitiminde ve batılı standartlara uyum sağlamasında köklü değişimler yaratmıştır.

DP iktidarının son döneminde artan siyasi gerilimler ve ekonomik sıkıntılar, 27 Mayıs 1960 günü emir-komuta zinciri dışında, albay ve alt rütbeli subaylardan oluşan Millî Birlik Komitesi (MBK) tarafından yapılan askerî darbeyle sonuçlanmıştır. Emekli Orgeneral Cemal Gürsel devlet başkanlığına getirilmiştir. Celal Bayar, Adnan Menderes ve kabine üyeleri Yassıada'da Yüksek Adalet Divanı'nda yargılanmış; mahkeme sonunda Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edilmiştir. Bu idamlar Türk siyasi hayatına onarılamaz yaralar açmıştır.

Darbeden kısa süre sonra, 14'ler olarak bilinen radikal subay grubu (Alparslan Türkeş dahil) MBK'dan çıkarılarak yurt dışına sürgün edilmiştir. 1961 Anayasası ile özgürlükçü haklar tanınırken aynı zamanda Cumhuriyet Senatosu, Anayasa Mahkemesi ve militer nitelikli Millî Güvenlik Kurulu (MGK) gibi vesayet kurumları ihdas edilmiştir. Ayrıca subaylara ek gelir sağlamak amacıyla OYAK kurulmuş, ordu ekonomik bir aktör haline gelmiştir. Bu dönemde Talat Aydemir tarafından 1962 ve 1963 yıllarında iki başarısız darbe girişimi daha yaşanmış, Aydemir idam edilmiştir.

612 Mart 1971 Muhtırası ve 1970'li Yılların Çalkantıları

1970'li yıllar Türkiye'de sol ve sağ hareketler arasındaki şiddet eylemlerinin, sokak çatışmalarının ve ekonomik krizlerin zirve yaptığı bir dönem olmuştur. Adalet Partisi liderliğindeki Süleyman Demirel hükümeti bu kaosa karşı etkili olamazken, 12 Mart 1971 günü Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve kuvvet komutanları tarafından bir muhtıra verilmiştir.

Muhtıra sonucunda Demirel hükümeti istifa etmiş, ordu yönetime doğrudan el koymasa da arkasındaki vesayet gücünü hissettirmiş ve CHP senatörü Nihat Erim öncülüğünde teknokratlar hükümeti kurulmuştur. Ülke genelinde sıkıyönetim ilan edilmiş, insan hakları ihlalleri artmıştır. 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekâtı başarıyla gerçekleştirilmiş ancak Batı'nın ambargoları ekonomiyi iyice çıkmaza sokmuştur.

1980 yılına gelindiğinde ekonomik krizi aşmak için Demirel hükümeti tarafından 24 Ocak Kararları açıklanmış ancak mevcut siyasi istikrarsızlık ortamında bu liberal ekonomi reformlarının demokratik yollarla uygulanması imkânsız hale gelmiştir. Artan terör olayları ve siyasi tıkanıklık, yeni bir askerî müdahalenin zeminini hazırlamıştır.

712 Eylül 1980 Darbesi ve 28 Şubat Süreci

12 Eylül 1980 sabahı Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının tam kadro emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği darbeyle TSK yönetime el koymuştur. Parlamento feshedilmiş, siyasi partiler kapatılmış, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit gibi liderler zorunlu ikamete tabi tutulmuştur. Kenan Evren başkanlığındaki Millî Güvenlik Konseyi yasama ve yürütme yetkilerini tek elinde toplarken, Bülend Ulusu başbakanlığında teknokrat hükümeti kurulmuştur.

Darbenin ardından binlerce insan tutuklanmış, işkenceler ve hak ihlalleri yaşanmış, idam cezaları infaz edilmiştir. 12 Eylül rejimi, 24 Ocak kararlarını eksiksiz uygulayarak Türkiye'yi serbest piyasa ekonomisine entegre etmiştir. Hazırlanan 1982 Anayasası halk oylamasıyla kabul edilmiş, Kenan Evren cumhurbaşkanı olmuştur. 1983 seçimlerinde Turgut Özal'ın Anavatan Partisi (ANAP) iktidara gelmiş, Özal sivil siyasetin alanını genişletmek için çaba harcamış, 1989'da sivil cumhurbaşkanı seçilmiştir.

1990'lı yıllarda koalisyon hükümetleri dönemi başlarken PKK terör örgütüyle yoğun bir mücadele yürütülmüştür. 1995 seçimlerinde Necmettin Erbakan'ın liderliğindeki Refah Partisi birinci parti olmuş ve DYP ile koalisyon kurarak hükümete gelmiştir. Ancak ordunun ve rejim savunucularının 'siyasal İslam' kaygıları, 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında sunulan radikal dinci akımlar raporu ve 18 maddelik bildiri ile yeni bir safhaya taşınmıştır.

'Postmodern darbe' olarak adlandırılan 28 Şubat sürecinde, tankların Sincan'da yürütülmesi, başörtüsü yasakları, katsayı uygulaması ve nihayetinde Refah Partisi'nin kapatılması gibi olaylarla seçilmiş hükümet istifaya zorlanmış, sivil siyaset ağır bir darbe almıştır.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250

82002 Sonrası Vesayetin Kırılması ve 15 Temmuz Darbe Girişimi

3 Kasım 2002 seçimlerinde AK Parti tek başına iktidara gelerek yeni bir dönemi başlatmıştır. Bu dönemde Avrupa Birliği uyum yasaları ve demokratikleşme paketleri çerçevesinde askerî vesayeti kırmak için devrim niteliğinde reformlar yapılmıştır. MGK'nın yapısı değiştirilerek sivil üye sayısı artırılmış, kurul kararları tavsiye niteliğine indirgenmiş, 2004 yılında ilk kez sivil bir isim (Yiğit Alpogan) MGK Genel Sekreteri olarak atanmıştır.

Doğu ve Güneydoğu'da uzun süredir uygulanan OHAL kaldırılmış, EMASYA Protokolü yürürlükten kaldırılmış, YAŞ kararlarına yargı yolu açılmış, askerî yüksek yargı organları kapatılmış ve liselerdeki Millî Güvenlik Bilgisi dersleri sonlandırılmıştır. İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi değiştirilerek ordunun siyaset üzerindeki vesayet gerekçeleri yasal olarak törpülenmiştir. Bu reform süreçlerinde 27 Nisan 2007'deki e-muhtıra gibi krizler yaşanmış olsa da sivil siyaset direnç göstermiştir.

Tüm bu normalleşme adımlarına rağmen, 15 Temmuz 2016 gecesi Türk Silahlı Kuvvetleri içerisine yıllar boyunca sızarak kadrolaşan Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) mensubu bir cunta (Yurtta Sulh Konseyi) tarafından kanlı bir darbe girişiminde bulunulmuştur. Boğaziçi (15 Temmuz Şehitler) Köprüsü kapatılmış, TBMM, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve emniyet binaları savaş uçaklarıyla bombalanmıştır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın çağrısı üzerine meydanlara dökülen milyonlarca Türk vatandaşı ve devlete sadık güvenlik güçleri, canları pahasına darbe girişimine direnerek bu kalkışmayı başarısızlığa uğratmıştır. 250 kişinin şehit olduğu bu olay sonrasında TSK bünyesinde köklü yeniden yapılandırmalar yapılmış; askerî liseler kapatılarak Millî Savunma Üniversitesi kurulmuş, jandarma tamamen İçişleri Bakanlığına bağlanmış ve Türk demokrasisi tarihi bir sınav vererek vesayet dönemini tamamen kapatma yolunda en büyük eşiği aşmıştır.