← Ünite 2

Ünite 2: Uluslararası Politik Ekonomide Farklı Yaklaşımlar — Konu Anlatımı

1Uluslararası Politik Ekonomide Çatışma Eksenli Yaklaşımlar: Merkantilizm ve Neomerkantilizm

Uluslararası politik ekonomide çatışma eksenli yaklaşımlar, devletler arasındaki ilişkilerin sıfır veya negatif toplamlı olduğunu, yani bir tarafın kazancının ancak diğer tarafın kaybıyla mümkün olabileceğini savunur. Bu yaklaşımların ilki ve en köklüsü olan merkantilizm, 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa'da feodalizmin çözülüp mutlakiyete dayalı milli devletlerin kurulduğu dönemde ortaya çıkmıştır. Merkantilizme göre bir ülkenin gücü ve zenginliği, elinde bulundurduğu altın ve gümüş gibi değerli madenlerin miktarıyla ölçülür. Bu nedenle devletler sürekli dış ticaret fazlası vermeyi hedeflemeli, ihracatı teşvik ederken ithalatı kısıtlamalıdır.

Klasik merkantilistler, devletin ekonomiye doğrudan müdahale etmesi gerektiğini savunur. Piyasa kendi haline bırakıldığında bireysel çıkarlar ülke çıkarlarıyla çelişebilir ve dış ticaret dengesi diğer ülkeler lehine bozulabilir. Bu durumun önüne geçmek için ithalata ağır vergiler konulmalı, iç pazar korunmalı ve ülkeye değerli maden girişini sağlayacak politikalar izlenmelidir. Gücü korumanın diğer bir yöntemi ise güçlü bir ordu kurarak sömürgeler edinmek ve buralardan değerli maden ile ucuz hammadde temin etmektir. Merkantilizmin Fransa'daki uygulamasına Kolbertizm, Almanya ve Avusturya'daki biçimine Kameralizm, İngiltere ve İspanya'daki şekline ise Bulyonizm adı verilir.

Günümüzde serbest ticareti savunan uluslararası anlaşmalar ve gümrük tarifelerini sınırlandıran kurallar bulunmasına rağmen, devletler örtük yöntemlerle kendi ulusal ekonomilerini korumaya devam etmektedir. Bu modern uygulamalara neomerkantilizm denir. Neomerkantilizm, doğrudan gümrük vergisi koymak yerine tarife dışı engeller adı verilen yöntemleri kullanır. Bu yöntemler arasında ulusal sağlık ve güvenlik standartları oluşturarak yabancı ürünleri dışlama, karmaşık gümrük işlemleriyle ithalatçıları yıldırma, ithal ürünler için özel belgeler talep etme ve yerli üreticilere ucuz kredi, enerji ile vergi borcu ertelemesi gibi dolaylı destekler sağlama yer alır.

Hem klasik dönemde hem de günümüzde korumacılık politikalarının en önemli teorik gerekçelerinden biri Bebek Endüstri Tezidir. Bu teze göre, gelişmekte olan ülkelerde potansiyel olarak karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olan yeni sanayi dalları, başlangıçta gelişmiş ülkelerin oturmuş ve ölçek ekonomisine ulaşmış dev sektörleriyle rekabet edemez. Bu yeni ve hassas sektörlerin korunması amacıyla devlet tarafından geçici bir süre korumacı dış ticaret politikası uygulanmalıdır. Sektör zamanla geliştikçe, birim maliyetler düşecek ve bebeklik dönemi sona erdiğinde uluslararası piyasalarda rekabet edebilir düzeye gelecektir.

2Marksist Yaklaşım, Lenin'in Emperyalizm Teorisi ve Bağımlılık Okulu

Karl Marks tarafından geliştirilen radikal iktisat yaklaşımı, kapitalist sistemin içsel çelişkilerini ve sömürü mekanizmalarını merkeze alır. Marksizmin temelini tarihsel materyalizm (maddeci ontoloji) ve diyalektik epistemoloji oluşturur. Tarihsel materyalizme göre varlığın esasını madde oluşturur ve maddi güçlerin gelişimi toplumsal yapıyı belirler. Toplumlar, üretici güçler (teknoloji, hammadde, insan emeği) ile üretim ilişkileri (mülkiyet ve iş ilişkileri) arasındaki çelişkinin yarattığı diyalektik süreçle evrilir. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet, sınıfsal çatışmanın ve sömürünün temel kaynağıdır.

Kapitalist üretim tarzında toplum iki ana sınıfa bölünmüştür: Üretim araçlarına sahip olan burjuvazi ve emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan işçi sınıfı (proletarya). Burjuvazi, işçinin yaşamını sürdürebilmesi için gereken miktardan daha fazla değer (artık değer) üretmesini sağlar ve bu artık değere kâr adı altında el koyar. Marks, kapitalizmin üç süreçle kendiliğinden yıkılacağını öngörmüştü: Teknoloji geliştikçe emekten elde edilen kâr marjlarının düşmesi, işçilerin alım gücü azaldıkça ortaya çıkan talep yetersizliği krizi ve büyük sermayenin küçükleri yutarak tekelleşmesi.

Marks'ın öngördüğü işçi devriminin gelişmiş sanayi ülkelerinde değil de Rusya gibi görece az gelişmiş bir ülkede gerçekleşmesi üzerine Lenin, Emperyalizm Teorisini geliştirmiştir. Lenin'e göre gelişmiş kapitalist ülkeler, sömürü ilişkilerini üçüncü dünya ülkelerine kaydırarak kendi ülkelerindeki işçilere yüksek ücretler ve sosyal haklar (sus payı) vermiş ve devrimi geciktirmiştir. Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek ve tekelci aşamasıdır. Bu aşamada sermaye ihraç edilerek yeni pazarlar ve ucuz hammadde kaynakları kontrol altında tutulur, ancak bu uluslararası sömürü sistemi de kaçınılmaz olarak çökecektir.

Bağımlılık Teorisi, küresel eşitsizliğin kapitalist büyümenin doğasından kaynaklandığını ve zengin ülkelerin ancak fakir ülkeleri sömürerek gelişebileceğini savunur. Andre Gunder Frank, bu durumu 'azgelişmişliğin gelişmesi tezi' ile açıklar; yani azgelişmişlik doğal bir başlangıç durumu değil, gelişmiş ülkelerin sömürgeci faaliyetlerinin tarihsel bir sonucudur. Singer-Prebish Tezi de bu bağımlılığı destekler. Bu teze göre, uzun dönemde dış ticaret hadleri azgelişmiş ülkeler aleyhine işler; çünkü azgelişmiş ülkelerin ihraç ettiği tarımsal ürünlere olan talep yavaş artarken, ithal ettikleri endüstriyel ürünlere olan talep hızla yükselir.

3Wallerstein'ın Dünya Ekonomi Sistemi Teorisi

Immanuel Wallerstein tarafından geliştirilen Dünya Ekonomi Sistemi Teorisi, bağımlılık teorisinin temel varsayımlarını koruyarak küresel kapitalist sistemi bütüncül bir yaklaşımla ele alır. Wallerstein'a göre, ülkelerin ekonomik ve sosyal durumları, içinde yer aldıkları küresel sistemin diğer unsurlarıyla olan ilişkileri dikkate alınmadan anlaşılamaz. Küresel kapitalist sistem; merkez ülkeler, yarı çevre ülkeler ve çevre ülkeler olmak üzere üç katmanlı bir yapıdan oluşmaktadır.

Merkez ülkeler; yüksek düzeyde sanayileşmiş, işgücü iyi eğitimli, sermaye yoğun üretime sahip, dünya ticaretini ve finansal mekanizmaları denetleyen ülkelerdir (ABD, Almanya, Japonya gibi). Çevre ülkeler ise düşük gelir ve tasarruf düzeyine sahip, sermaye açısından merkeze bağımlı, emek yoğun ve hammadde üretimine dayalı sektörlerde yoğunlaşan ülkelerdir. Yarı çevre ülkeleri ise hem merkez hem de çevre ülkelerin özelliklerini bir arada barındıran, çevre ülkeleri sömürürken merkez ülkeler tarafından sömürülen geçiş bölgeleridir (Güney Kore, Brezilya, Türkiye gibi).

Yarı çevre ülkelerinin varlığı, dünya sistemine politik bir istikrar ve meşruiyet kazandırır. Çevre ülkeleri bir gün yarı çevre konumuna yükselme umuduyla sistemle bütünleşmeye çalışırken, yarı çevre ülkeleri de merkez ülke olma amacıyla yarışır. Bu durum, sistemin sömüren ve sömürülen şeklinde iki zıt kutba bölünerek radikal biçimde çatışmasını engeller. Sistem donuk değildir; zaman içinde ülkeler bu üç kategori arasında yukarı veya aşağı yönde hareket edebilirler.

4Uzlaşma Merkezli Yaklaşım: Klasik Liberalizm ve Keynesyen Dönüşüm

Uzlaşma merkezli yaklaşımlar, uluslararası ekonomik ilişkilerin çatışma yerine karşılıklı çıkar, uzlaşma ve işbirliğine dayandığını savunur. Bu yaklaşımın öncüsü, 1776 yılında 'Ulusların Zenginliği' eserini yazan Adam Smith'tir. Smith, bireylerin kendi kişisel çıkarları peşinde koşarken 'görünmez bir el' vasıtasıyla toplumsal refahın da en üst düzeye çıkacağını ileri sürmüştür. Liberalizme göre devlet ekonomiye müdahale etmemeli, piyasa fiyat mekanizması aracılığıyla kendi dengesini bulmalıdır (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler).

Klasik liberaller, serbest ticaretin tüm ülkelerin yararına olduğunu savunur. Adam Smith'in 'Mutlak Üstünlükler Teorisi'ne göre, bir ülke hangi malı daha düşük maliyetle üretiyorsa o alanda uzmanlaşmalı ve diğer malları ithal etmelidir. David Ricardo ise bu analizi geliştirerek 'Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi'ni ortaya koymuştur. Buna göre, bir ülke her iki malın üretiminde de mutlak olarak daha az verimli olsa bile, mukayeseli olarak en az verimsiz (en avantajlı) olduğu üründe uzmanlaşıp serbest ticaret yaparsa toplam dünya refahı ve her iki ülkenin kazancı artar.

1929 yılında ortaya çıkan Büyük Buhran, klasik liberalizmin 'her arz kendi talebini yaratır' diyen Say Yasasını geçersiz kılmış ve piyasaların kendiliğinden tam istihdama ulaşamayacağını göstermiştir. Bu dönemde John Maynard Keynes, 'İstihdam, Faiz ve Para Konusunda Genel Teori' eseriyle müdahaleci liberalizmi formüle etmiştir. Keynes'e göre, ekonomide eksik istihdam dengesi ve talep yetersizliği mümkündür. Parasal ücretler sendikal haklar ve yasal düzenlemeler nedeniyle aşağı doğru esnek değildir. Bu durumda devlet, kamu harcamaları ve maliye politikalarıyla toplam talebi artırarak ekonomiyi krizden çıkarmalıdır.

5Hegemonyacı İstikrar Teorisi ve Yeni Uluslararası İşbölümü

Hegemonyacı İstikrar Teorisi, uluslararası ekonomik sistemin istikrarlı bir şekilde işleyebilmesi ve serbest ticaretin sürdürülebilmesi için kuralları koyacak ve bunlara uyulmasını sağlayacak güçlü bir 'hegemon' devlete ihtiyaç olduğunu savunur. Hegemon devlet; uluslararası kamusal malları (açık denizlerin güvenliği, serbest ticaret kuralları, finansal likidite ve istikrarlı para birimi) üretmek ve bunun maliyetine katlanmak zorundadır. Tarihsel süreçte Portekiz, Hollanda, İngiltere ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD bu rolü üstlenmiştir.

Yeni Uluslararası İşbölümü Teorisi ise küreselleşmeyle birlikte üretimin coğrafi olarak yeniden organize edildiğini savunur. Çok uluslu şirketler, gelişmiş ülkelerdeki yüksek işgücü maliyetleri ve ağır çevre standartlarından kaçınmak amacıyla üretim merkezlerini çevre ve yarı çevre ülkelere (Güneydoğu Asya, Çin, Hindistan gibi) kaydırmaktadır. Bu süreçte, katma değeri yüksek tasarım, Ar-Ge ve pazarlama faaliyetleri merkez ülkelerde kalırken, emek yoğun montaj ve imalat aşamaları ucuz işgücü sunan az gelişmiş bölgelere aktarılmaktadır.

6İnşacı Yaklaşım ve Rasyonel Tercih Teorisi

İnşacı (Konstrüktivist) yaklaşım, uluslararası ilişkilerin ve ekonomik faaliyetlerin sadece maddi unsurlarla (silah sayısı, GSYH, hammadde) açıklanamayacağını, sosyal gerçekliğin fikirler, kimlikler, normlar ve söylemler aracılığıyla inşa edildiğini savunur. İnşacılara göre, uluslararası alandaki dost, düşman, egemenlik ve ulusal çıkar gibi kavramlar özneler arası paylaşılan anlamlar vasıtasıyla kurulur. Aktörlerin kimlikleri ve çıkarları önceden verili değildir; karşılıklı etkileşim süreci içinde sürekli olarak yeniden inşa edilir.

Rasyonel Tercih Yaklaşımı ise aktörlerin (devletler veya karar verici elitler) karar alırken önlerindeki tüm alternatifleri sıraladığını, her bir seçeneğin fayda ve maliyetini hesaplayarak kendi çıkarlarını maksimize edecek en uygun seçeneği tercih ettiğini varsayar. Bu yaklaşım, uluslararası ilişkileri analiz etmek için 'Oyun Kuramı' gibi matematiksel ve stratejik modelleri kullanır. Karar vericilerin asimetrik bilgiye sahip olmalarına rağmen, eldeki kısıtlar altında rasyonel bir getiri-götürü hesabı yaptıkları kabul edilir.

7Uluslararası Politik Ekonomide Feminist Yaklaşım

Feminist yaklaşım, uluslararası politik ekonomi teorilerinin ve karar alma mekanizmalarının erkek egemen (maskülen) bir bakış açısıyla inşa edildiğini savunarak köklü bir eleştiri getirir. Güç, egemenlik, güvenlik ve savaş gibi temel kavramlar tarihsel olarak erkeksi değerlerle ilişkilendirilmiştir. Karar alma mekanizmalarında kadınların yeterince temsil edilmemesi, alınan kararların kadınlar üzerindeki olumsuz ve adaletsiz etkilerinin göz ardı edilmesine yol açmaktadır.

Feministler, uluslararası ekonomi politikalarının kadınları ve erkekleri farklı şekillerde etkilediğini göstererek 'bölme yanılgısını' deşifre ederler. Örneğin, bir ülkenin serbest ticaret anlaşması imzalaması makro düzeyde zenginleşme getirebilir; ancak kadın istihdamının yoğun olduğu tekstil gibi bir sektörün çökmesine yol açarak kadınları işsiz bırakabilir. Ayrıca, kadınların ev içi ücretsiz emekleri (çocuk bakımı, temizlik, yemek) resmi milli gelir hesaplarına dahil edilmediği için kadının ekonomiye katkısı görünmez kılınmaktadır.

Küreselleşme ve çok uluslu şirketlerin faaliyetleri de toplumsal cinsiyet rolleri üzerinde ikili bir etki yaratmaktadır. Bir yandan kadınlar sosyal güvencesiz, esnek ve düşük ücretli işlerde sömürülürken, diğer yandan gelişmekte olan ülkelerde ilk kez ücretli bir işe kavuşarak ekonomik özgürlük kazanmaktadırlar. Feminist yaklaşım, uluslararası bütçe tahsislerinin, teşviklerin ve vergi politikalarının toplumsal cinsiyete duyarlı analiz araçlarıyla yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunur.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250