Stres kelimesi, günlük yaşamda hoşa gitmeyen olay, duygu ve durumları ifade etmek için yaygın olarak kullanılan, ancak davranış bilimlerinde çok daha kapsamlı bir şekilde ele alınan bir olgudur. Kelime kökeni olarak baskı yapmak, bastırmak, gerilim ve yük gibi anlamlara gelirken; davranış bilimleri açısından bireyin kendisi üzerinde aşırı psikolojik veya fiziksel talepler oluşturan uyarıcılara karşı gösterdiği uyumcul tepkiyi ifade eder. Başka bir deyişle stres, bireyin kendi huzur ve mutluluğu için tehlike olarak algıladığı etkenlere karşı gösterdiği fiziksel ve duygusal tepkidir.
Stres olgusu, bireyden istenen ya da beklenen talepler ile bireyin bu taleplere uyum sağlama becerisi arasındaki dengesizlikten veya farktan kaynaklanır. Bu süreçte kritik olan nokta, bireyin üzerindeki baskıyı 'aşırı' olarak algılamasıdır; bu nedenle aynı çevresel koşullar farklı insanlarda tamamen farklı stres düzeyleri ortaya çıkarabilir. Örneğin gürültülü bir ortamda çalışmak bazı bireyler için yoğun bir odaklanma ve stres kaynağı iken, diğerleri için hiçbir olumsuz etki yaratmayabilir.
Stres tanımını ve mekanizmasını anlamak için literatürde dört temel bakış açısı geliştirilmiştir. Bunlar fizyolojik yaklaşım, bilişsel değerlendirme yaklaşımı, birey-çevre uyumu yaklaşımı ve psikanalitik yaklaşımdır. Her bir yaklaşım stresin farklı bir yönüne odaklanarak bu karmaşık olgunun anlaşılmasına katkı sağlamıştır.
Fizyolojik yaklaşımın öncüsü Walter Cannon, stresin insan organizmasının iç dengesini (homeostazi) koruma çabası olduğunu belirtmiştir. Bu yaklaşımda organizma, dış çevreden gelen tehditlere karşı 'savaş ya da kaç' tepkisini otomatik olarak devreye sokar. Otonom sinir sisteminin savunma organı rolü sayesinde kalp atışları hızlanır, tansiyon yükselir, kaslar gerilir ve vücut kendini koruma altına alır.
Richard Lazarus tarafından geliştirilen bilişsel değerlendirme yaklaşımı ise stresin psikolojik ve zihinsel yönüne odaklanır. Lazarus'a göre olayların kendisinden ziyade, bireyin o olayları nasıl algıladığı ve zihinsel olarak nasıl değerlendirdiği stresi belirler. Aynı olay bir kişi için tehdit ve stres kaynağı iken, başka biri için bir fırsat veya kolaylıkla aşılabilir bir durum olarak görülebilir.
Robert Kahn ile özdeşleşen birey-çevre uyumu yaklaşımı, sosyal ve psikolojik yönleri ele alır. Bu bakış açısına göre stres, bireyin sahip olduğu beceri ve yetenekler ile belirli bir sosyal rolde kendisinden beklenen talepler arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanır. Rol çatışmaları ve belirsizlikler bu uyumu bozarak strese yol açar.
Psikanalitik yaklaşım ise Freud'un kuramına dayanarak Harry Levinson tarafından şekillendirilmiştir. Bu yaklaşıma göre stres, kişinin olmak istediği ideal benlik (ego ideali) ile kendisini algılayış biçimi (öz imaj) arasındaki tutarsızlık ve çelişkiden kaynaklanır. Ego ideali ile öz imaj arasındaki uçurum arttıkça bireyin yaşadığı stres de katlanarak artar.
Stres her zaman zararlı ve kaçınılması gereken bir durum değildir; aksine insanı motive eden ve üretime yönelten önemli bir unsurdur. Stresin etkilerine göre yapılan sınıflandırmada karşımıza olumlu stres ve olumsuz stres olmak üzere iki temel tür çıkar. Bu ilişki, performans ile stres arasındaki tersine dönmüş U eğrisi ile açıklanır.
Olumlu stres (eustress), bireyi kaygıya değil yaratıcılığa yönelten, amaca ulaşmada azim veren, kişiye tatmin ve yaşama sevinci aşılayan optimum stres seviyesidir. Örneğin üniversite sınavına hazırlanan bir öğrencinin hissettiği makul düzeydeki stres, onu daha disiplinli çalışmaya ve zamanını planlamaya sevk eder.
Olumsuz stres (distress) ise bireyin kendine olan güvenini sarsan, çaresizlik, umutsuzluk, yetersizlik ve hayal kırıklığı yaratan yıkıcı bir durumdur. Aşırı düzeydeki stres beyin ve zihin fonksiyonlarına zarar vererek karar vermeyi güçleştirir ve bilinç alanını daraltır. Keman teli örneğinde olduğu gibi, ne çok gevşek ne de kopacak kadar gergin olmamak; optimum dengeyi bulmak esastır.
Bireyin yaşamındaki potansiyel stres kaynakları genel olarak bireysel ve çevresel nedenler olmak üzere iki ana grupta incelenir. Bireysel nedenler kişinin kişilik özelliklerini, kontrol odağını, motivasyon düzeyini ve duygusal faktörlerini kapsarken; çevresel nedenler ekonomik, siyasal, sosyal, teknolojik değişimleri ve örgütsel koşulları içerir.
Bireysel nedenler arasında A tipi kişilik yapısı öne çıkar. Friedman ve Rosenman tarafından modellenen A tipi kişilikler; rekabetçi, mükemmeliyetçi, sabırsız, öfkeli, kaybetmeye tahammülsüz ve sürekli bir mücadele halinde olan bireylerdir ve bu özellikleri nedeniyle yoğun stres yaşarlar. B tipi kişilikler ise daha sakin, sabırlı ve esnektir.
Kontrol odağı bir diğer önemli bireysel faktördür. İçsel kontrol odağına sahip bireyler olayların kendi ellerinde olduğuna inanarak stresle daha iyi başa çıkarken, dışsal kontrol odağına sahip bireyler kader ve şans vurgusu yaparak daha pasif ve güvensiz kalır. Ayrıca zaman baskısı, sezgiler, gelecek kaygısı ve durumsal belirsizlikler gibi duygusal sebepler de stresi tetikler.
Çevresel nedenler bağlamında enflasyon gibi ekonomik değişimler, rejim veya yönetim değişiklikleri (siyasal), değer yargılarındaki dönüşümler ve gıda güvenliği gibi sosyal olaylar, baş döndürücü teknolojik gelişmeler ve iş güvencesizliği gibi örgütsel etkenler bireylerin omuzlarındaki stres yükünü katlanarak artırır.
Hans Selye'nin 'Genel Uyum Sendromu' kuramına göre, organizmanın strese karşı gösterdiği fizyolojik tepkiler üç aşamada gerçekleşir: Alarm dönemi, direnç dönemi ve tükenme dönemi. Bu süreç organizmanın sınırlarının zorlandığı durumlarda hayatta kalma çabasını açıklar.
Alarm döneminde vücut 'savaş ya da kaç' tepkisini devreye sokar. Adrenalin salgısı artar, kalp atışları hızlanır, tansiyon yükselir ve kaslar gerilir. Bilişsel ve duygusal olarak kaygı, korku, dikkat keskinliği ve uykusuzluk gibi belirtiler baş gösterir. Tehdit hızla bertaraf edilmeye çalışılır.
Direnç döneminde tehdit unsuru uzun süre devam ederse organizma tükenmemek için direncini sürdürmeye ve uyum sağlamaya çalışır. Enerji kaynakları yoğun şekilde harcanır, bağışıklık sistemi zayıflar ve ülser gibi somut fiziksel rahatsızlıkların altyapısı oluşur.
Tükenme döneminde ise organizmanın direnç kapasitesi tamamen biter. Enerji tükenmiştir; hastalıklar, kronik yorgunluk, şiddetli depresyon ve bağışıklık sisteminin çökmesi gibi geri dönüşü olmayan fiziksel ve ruhsal yıkımlar ortaya çıkar.
Stresin bireyler üzerinde yarattığı psikolojik etkiler son derece çeşitlidir ve yıkıcı boyutlara ulaşabilir. Saldırganlık (hüsran karşısında patlama), depresyon (aşırı üzüntü ve hayattan zevk alamama hali), uyku bozuklukları (uykusuzluk veya aşırı uyuma isteği), bezginlik, yoğun kaygı, sinirsel gerginlik ve sosyal çevreden uzaklaşarak yalnız kalmayı tercih etme bu etkilerin başlıcalarıdır.
Stres insan hayatının kaçınılmaz bir gerçeği olduğundan, tamamen ortadan kaldırılması mümkün değildir; ancak etkili yöntemlerle yönetilebilir. Stres yönetimi üç ana boyutta ele alınır: Bireysel stres yönetimi, sosyo-kültürel stres yönetimi ve örgütsel stres yönetimi.
Bireysel düzeyde birincil faaliyetler arasında öğrenilmiş iyimserlik, makro düzeyde zaman yönetimi ve boş zaman etkinlikleri yer alır. İkincil faaliyetler aerobik ve esneme egzersizleri, gevşeme-meditasyon teknikleri ile dengeli beslenmedir. Üçüncül faaliyetler ise güvendiği birine açılmak ve profesyonel psikolojik destek almaktır.
Sosyo-kültürel stres yönetimi ise huzurlu bir aile hayatı sürdürmek, güçlü sosyal destek gruplarına dahil olmak ve dinî inancın sağladığı manevi dayanma gücünden faydalanarak zorluklarla başa çıkabilmek üzerine kuruludur.