Demokrasilerin en önemli ayırt edici özelliklerinin başında hür seçimler gelmektedir. Vatandaşlar kendilerini yönetecek yöneticileri belirlemek, kendileri hakkında kararlar almak, çıkarlarını temin etmek ve korumak amacıyla seçim yaparlar. Toplumun her kademesi bu hakkını değişik zamanlarda ve değişik biçimlerde kullanır. Bu bakımdan demokratik bir yönetim tarzı, örgütsel veya ulusal bazda seçim yapabilme hakkını tanımak ve üyelerine kullandırmak olarak da nitelenebilir.
Seçimlerin en önemli olanı ise siyasal seçimlerdir; çünkü bu tür seçimlerde vatandaşlar ülkelerini yönetecek ve kendileri hakkında kararlar alacak olan temsilcilerini seçerler. Siyasal seçimlerin ülkeden ülkeye ve kültürden kültüre değişen çeşitleri ve nitelikleri bulunmaktadır. En kapsayıcı olanı ve en önemlisi 'genel seçimler' olarak adlandırılan, vatandaşların ülke yönetimini ve siyasal iktidarı belirleyecek kadrolar için tercih yaptığı seçimlerdir. Bölgesel veya mahallî sorunları çözmek, yerel hizmetleri yürütmek için programlar geliştiren partiler ve adaylar arasında yapılan 'mahallî seçimler' de bir diğer önemli siyasal seçim türüdür.
Demokratik toplumlarda vatandaşlar sivil toplum örgütleri gibi siyaset dışı yapılara da aktif veya pasif üye olarak katılım gösterirler. Bu katılımın gereği olarak periyodik veya belirsiz zamanlarda oy kullanıp tercihte bulunurlar. Siyasal seçimlerin yanı sıra 'siyasal katılım' da demokrasi açısından büyük öneme sahiptir. Bir toplumu oluşturan vatandaşların siyasal sistemde karar alıcıların aldıkları ve alacakları kararları etkilemek amacıyla giriştikleri faaliyet ve eylemlerin tümüne siyasal katılım denilmektedir.
Seçim, vatandaşların bir veya birden fazla adayı bir kamu görevini yürütmesi veya kendisi hakkında kararlar alması için belirlediği karar verme sürecidir. Seçimler, modern temsili demokrasinin 17. yüzyıldan beri en önemli ve olağan karar verme mekanizması olmuştur. Demokratik kurama göre meşru iktidar, kaynağını halkın onayından alan iktidardır. Halkın onayına dayanmayan bir siyasi iktidar hak edilmiş bir iktidar değil, zora ve kuvvete dayanan bir iktidar olur.
Seçimle işbaşına getirilmiş bir kamu yöneticisi, otoritesini kişisel özelliklerinden değil, seçilmiş olmasından alır. Yöneticiye yönetme hakkını veren de seçimdir. Demokratik kamu yönetiminin kaynağı sayılan halk onayının nasıl alınacağı sorunu tarih boyunca tartışılmış ve en nihayetinde bu onayın özgür, eşit ve serbest seçimlerle belirleneceği noktasına varılmıştır. Siyasal bir seçimin gerçekleşebilmesi için adaylık şartları, seçmen olma kuralları, oy verme yöntemi, oyların sayımı ve güvenliği ile kampanya finansmanı gibi kuralların eksiksiz bulunması gerekir.
Demokratik rejimlerde seçimler, fikirlerin ve çözüm önerilerinin yarıştığı bir rekabet ortamı oluşturur. Bu yarışta kazanan, en çok desteği alan fikir veya kadro olur. Ancak 'demokrasi sandıktan ibaret değildir'; sandık sonuçları bazı durumlarda sorunların aşılmasına yetmeyebilir. Sandık demokrasinin gerekli şartıdır ancak azınlıkların çoğunluklar karşısında ezilmesini önlemek için demokrasinin liberal olması ve devletin yetki alanının sınırlı tutulması gerekmektedir.
Seçimlerin tarihindeki ilk ve en önemli aşama Antik Yunan'daki demokrasi tecrübesidir. Seçme ve seçilme hakkını kullanan 20 yaşını doldurmuş erkek Atinalılar tarihin ilk seçimlerinin aktörleriydi. Bu dönemde siyasi partiler olmasa da onların işlevini yerine getiren 'oligarklar' ve 'demokratlar' bulunmaktaydı. Atina demokrasisinde kadınların, kölelerin ve yabancıların siyasi hakları bulunmuyordu.
Orta Çağ Avrupa'sında ise toprağa bağlı ve tarıma dayalı feodal toplum düzeni hâkimdi. Toplum soylular, din adamları ve serfler (köylüler) olarak katmanlara ayrılmıştı ve seçme hakkı sadece toprak sahipleri ile din adamlarına tanınmıştı. Orta Çağ'ın sonlarına doğru ticaretin gelişmesiyle 'burjuva sınıfı' ortaya çıkmış ve bu yeni sınıf, siyasi iktidarın soyluların tekelinden çıkarılarak tüm vatandaşların eşit koşullarda seçtiği kişilere verilmesini savunmuştur. 1789 Fransız Devrimi bu mücadelenin bir sonucu olarak gerçekleşmiştir.
Fransız Devrimi'nden sonra 'halk egemenliği' teorisi geliştirilmiştir. Bu teoriye göre egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ve bu hak hiçbir sınıfa devredilemez. 20. yüzyıla gelinceye kadar genel oy ilkesi oldukça yavaş gelişmiştir. 19. yüzyılın son çeyreğine kadar Batı Avrupa'da seçmenlerin genel nüfusa oranı yüzde 5'i geçememiş, kadınlara seçme ve seçilme hakkı ancak 20. yüzyılın ortalarında tanınabilmiştir.
Çok partili demokrasilerde seçim sistemleri tasarlanırken iki temel ilke göz önünde bulundurulur: 'Yönetimde istikrar' (fayda) ve 'temsilde adalet' (adalet) ilkeleri. Bu iki ilke arasındaki dengeye göre dünyada çoğunluk sistemi, nispi temsil sistemi ve karma sistemler olmak üzere üç ana seçim sistemi grubu uygulanmaktadır.
Çoğunluk sistemi, kullanılan geçerli oyların çoğunluğunu alan adayın veya listenin seçimi kazandığı sistemdir. Güçlü iktidarların oluşmasını sağlar ve iki partili sistemi teşvik eder. Kendi içinde nispi çoğunluk, mutlak çoğunluk ve barajlı çoğunluk olarak üçe ayrılır. Nispi temsil sistemi ise seçmenlerin eğilimleri oranında mecliste temsil edilmelerine imkân tanır. Azınlıkların meclise girmesini sağlasa da koalisyonlara ve hükûmet istikrarsızlıklarına yol açabilir. Karma sistemler ise bu iki sistemin olumlu yönlerini birleştirmeyi amaçlar.
Seçimler yapılış amaçlarına ve kapsamlarına göre genel seçim, yerel seçim, ara seçim, ön seçim ve referandum olarak ayrılır. Genel seçimler yasama organının tamamını belirlemek için yapılırken, yerel seçimler belediye ve muhtarlık gibi yerel yöneticileri belirler. Ara seçimler boşalan üyelikleri doldurmak için yapılır. Ön seçim siyasi partilerin adaylarını belirleme yöntemidir. Referandum ise anayasa değişikliği gibi önemli konuların doğrudan halk oyuna sunulmasıdır.
Siyasal katılım, mevcut siyasi durumun devamı veya değişimi için etkide bulunmayı amaçlayan her türlü vatandaşlık eylemini ifade eder. Kalaycıoğlu'na göre siyasal katılım, basit bir davranış değil, düşünsel süreçlerin etkisi altında oluşan hür ve özgün iradeye dayalı bireysel bir eylemdir. Siyasal katılım geleneksel, geleneksel olmayan ve post-modern katılım olmak üzere üç ana gruba ayrılır.
Geleneksel katılım, siyasal konulara ilgi duymakla başlayıp partilerde aktif görev almaya kadar uzanan yasal faaliyetleri kapsar. En yaygın örneği oy vermektir. Geleneksel olmayan katılım ise siyasi iktidarın toplumun isteklerine yabancılaştığı durumlarda ortaya çıkan bildiri dağıtma, miting, sivil itaatsizlik ve boykot gibi eylemleri içerir. Bu eylemler yasal olabileceği gibi bazen yasal sınırların dışına da taşabilir.
Post-modern katılım (dijital katılım) ise internetin ortaya çıkışıyla birlikte gelişmiştir. Vatandaşların bilgisayar veya cep telefonu aracılığıyla siyasal süreçlere katılmasıdır. Post-modern katılım; internet, sivil toplum kuruluşları ve yeni sosyal hareketler olmak üzere üç boyuta sahiptir. Bu katılım türü esneklik sağlar ve küresel sistemle bütünleşmeyi kolaylaştırır.
Siyasal katılımı etkileyen faktörler sosyoekonomik, psikolojik/bireysel ve siyasal/hukuksal faktörler olmak üzere üç ana grupta incelenir. Sosyoekonomik faktörler arasında gelir, eğitim ve meslek öne çıkar. Eğitim düzeyi ve gelir arttıkça bireylerin siyasete katılım oranı da yükselmektedir. Grup hâlinde çalışan meslek mensupları, bağımsız çalışanlara göre siyasete daha çok ilgi gösterirler.
Psikolojik ve bireysel faktörler arasında yaş, cinsiyet ve siyasal etkinlik duygusu yer alır. Gençler, aile ve geçim yükümlülüğü taşımadıkları için protesto, boykot ve seçim çalışmaları gibi eylemlere daha aktif katılırlar. Cinsiyet bakımından ise erkeklerin kadınlara oranla siyasal katılım düzeyinin hâlâ daha yüksek olduğu gözlemlenmektedir. Bireyin kendisini siyasi kararlar üzerinde etkili görmesi olan 'siyasal etkinlik duygusu' katılımı doğrudan artırır.
Siyasal ve hukuksal faktörlerin başında ise anayasa ve yasalar gelir. Demokratik ülkelerde katılımı teşvik eden esnek yasalar bulunurken, otoriter rejimlerde katılımı engelleyici caydırıcı tedbirler uygulanır. Bir eylemin gerçekleşmesi için bireyin siyasal kaynaklara, siyasal etkinlik duygusuna, örgütsel yeterlilik duygusuna ve katılım için uygun bir fırsat yapısına sahip olması şarttır.