← Ünite 7

Ünite 7: Devlet, Siyaset ve Toplum — Konu Anlatımı

1Devlet Kavramı ve Toplumsal Temelleri

Sosyoloji, bireyi içinden geldiği toplumsal yapıyla olan ilişkisi içinde değerlendiren bir disiplindir. Birey, bağlı olduğu toplumsal koşulların bir ürünüdür ve bu koşullardan yalıtılmış hiç kimse yoktur. Devlet, siyaset ve toplum gibi sosyal içerikli kavramlar da böyle çok yönlü özelliklerin ürünüdür. Bu nedenle ülkeden ülkeye, dönemden döneme değişiklikler göstermektedir. En geniş tanımıyla siyaset, devlet işlerinin düzenlenmesi ve yönetilmesidir. Siyaset sosyolojisinin temel kuramcılarından Maurice Duverger, 'siyaset toplumdan ayrılamaz' saptamasında bulunarak bu bütünlüğü vurgulamıştır.

Siyaset sosyolojisinin ilgilendiği en temel kavramlardan birisi olan devlet, her şeyden önce toplumsal bir kurumdur. Toplumsal kurumlar, insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması yolunda oluşan, zaman içinde örgütlenip yerleşmiş norm ve kurallar topluluğudur. Örneğin ekonomi kurumu toplumun geçim ihtiyacından, eğitim bireylerin toplumsallaştırılmasından, aile ise cinselliğin kurallara bağlanması ihtiyacından doğmuştur. Devlet kurumu ise uygarlık tarihinin belirli bir döneminde yöneten ve yönetilen ilişkilerinin düzenlenmesi ihtiyacının sonucu olarak yerleşmiş bir ilişki sistemidir.

Gordon Marshall'ın tanımıyla devlet, 'toplumu yöneten kuralları belirleme yetkisine sahip olan özel bir kurumlar bütünüdür.' Öyleyse toplumsal ilişkiler alanında kurallar koymak ve düzen sağlamak devletin en belirgin işlevleri olarak görülmektedir. Sosyal bilimlerde devlet ve siyaset kavramlarının toplumsal ilişkilerden yalıtılarak basit ve yüzeysel tanımlarla öğrencilere aktarılması ezberciliğe yol açmakta ve yaratıcı düşünceyi köreltmektedir. Bu nedenle devleti ve siyaseti toplumsal boyutlarıyla, yani ekonomik, kültürel ve sınıfsal koşullarıyla bir bütün olarak kavramak gerekmektedir.

2Güç Kullanma Tekeli ve Devlet

Yöneten-yönetilen ilişkilerinin düzenlenmesinin dışında, devlet kurumunun ayırt edici ikinci özelliği şiddet kullanma tekelini elinde bulundurmasıdır. Siyaset sosyolojisindeki bütün devlet tanımlarında güç ve iktidar çoğunlukla yan yana getirilmektedir. Toplumun devlete yönelik böylesine köklü bir hak devri, İngiliz ve Fransız Aydınlanma filozoflarından Thomas Hobbes ve Jean-Jacques Rousseau'nun teorik çalışmalarında gözlemlenebilir.

Hobbes ve Rousseau, kapsamlı bir düzen ve dengenin kurulabilmesi için toplum üyelerinin bireysel alanda güç kullanma haklarından vazgeçmeleri ve bu haklarını toplumun üzerinde kabul edilen ortak bir güce bırakmaları gerektiğinden sıklıkla söz etmişlerdir. Bu durum, toplumsal sözleşme teorilerinin de temelini oluşturmaktadır. Bireyler kendi güvenlikleri ve toplumsal barış için şiddet uygulama yetkilerini egemen bir güce devrederler.

Modern dönemde ise devlet kurumunun buyurganlık içeren bu yetkisi, özellikle Max Weber tarafından önemle vurgulanmıştır. Weber'e göre geçmişte böyle bir tekel olmadığı için toplumsal ilişkilerin her alanında herkesin istediği gibi güç kullanabilmesi normal bir durum olarak kabul edilmekteydi. Fakat modern devletin ortaya çıkmasıyla birlikte fiziksel güç kullanma hakkı yalnızca devlette toplanmış, diğer kurumların ya da bireylerin silah kullanımı ise devletin iznine ve denetimine bağlanmıştır.

3Devlet Kurumunun Tarihsel ve Toplumsal Temelleri

Devlet, insanlık tarihine gökten zembille inmiş bir kurum değildir; belirli bir toplumsal değişim sürecinin ürünüdür. Konuya yüzeysel bakmak, insanların toplum halinde yaşamasının her döneminde devlet kurumunun yer aldığı yönünde bir yanılsamaya neden olur. Oysa devlet, insanlık tarihinin her aşamasında var olmamıştır. İnsanlığın yerleşik yaşama geçtiği tarım devriminden toplumsal farklılaşmaların ve sınıfların ortaya çıktığı kent devrimine kadar insanlar, güç kullanma tekeline sahip yöneticilere ihtiyaç duymadan yaşamışlardır.

İnsanlar arasında toplumsal farklılaşmaların henüz görülmediği, eşitlik dönemlerinde devlet benzeri bir örgütlenme de olmamıştır. Üretim araçlarının ortak mülkiyeti, insanlar arasında toplumsal eşitsizliklerin oluşmasına izin vermediği gibi, toplumsal cinsiyet rolleri arasındaki eşitsizliği de engellemiştir. Bu nedenle antropolog Marshall Sahlins, uygarlık öncesindeki bu dönemleri 'ilk refah toplumu' olarak adlandırmaktadır. Sahlins'in refah toplumu kavramı, köle-efendi ya da ezen-ezilen ayrımlarının henüz adının bile duyulmadığı eşitlikçi tarih çağlarını içine almaktadır.

İlk devlet örgütlenmesi, M.Ö. 3000 yıllarında Mısır, Mezopotamya ve bugünkü Pakistan ile Çin'in verimli topraklarında belirginlik kazanmıştır. Bu dönemler, artı ürünün ortaya çıktığı, dolayısıyla artı ürünün korunmasının ve geliştirilmesinin temel bir zorunluluk haline geldiği ilk zaman dilimlerine denk gelmektedir. Siyaset bilimci Alâeddin Şenel'in belirttiği gibi, devletin zorlayıcı gücü artı ürünün yaratılmasını sağlayan fetih hareketlerini yönlendirmiş ve büyük ekonomik girişimlerin örgütlenmesini kolaylaştırmıştır. Sonuç olarak devlet, özel mülkiyetin, artı ürünün ve sınıflı toplum yapısının ortaya çıkışıyla aynı dönemde şekillenmiştir.

4Organizmacı-İşlevselci Yaklaşımda Devlet Kavramı

Organizmacı-işlevselcilik, toplumsal yapıda denge ve uyum arayışında olan bir toplum teorisidir. Bu teoriye göre toplumsal yapı adeta biyolojik bir sistem gibi çalışmaktadır. Her parça, öncelikle bütünün bir parçası olarak anlaşılmalıdır; çünkü parçalar bütün bir sistemin genel ihtiyaçlarının karşılanması yönünde işlevler görmekte, sistemin denge ve uyumuna hizmet etmektedirler. 'Uyum' ve 'denge' bu yaklaşımın temel kavramlarıdır. Toplumsal yapının işleyişindeki amaç, bu dengenin korunmasıdır.

İşlevselci yaklaşıma göre önemli olan sistemin parçaları arasındaki eşitsizlikler değil, bu parçalar arasında kurulacak olan amaç birliğidir. İnsan bedenindeki parmakların uzunluklarının farklı olması gibi, toplumsal sınıflar da farklıdır ancak aralarında bir iş birliği ve dayanışma bulunur. Bu açıdan bakıldığında 'çatışma' ve 'devrim' gibi kavramlar yapısal işlevselci teorinin pek kabul etmediği, uzak durduğu kavramlardır. Değişme kavramı ancak düzen kavramından sonra gelir; çünkü toplumdaki çelişkiler iş birliği ve dayanışma duygusu içinde aşılabilir.

Toplumsal sınıfları birbirini bütünleyen uyumlu yapılar olarak değerlendiren solidarist (dayanışmacı) ya da korporatist devlet anlayışı, bu kuramdan beslenir. Bu anlayışa göre devlet, sınıflar arasındaki eşitsizliklerin bir dengeleyicisi ya da uzlaştırıcısıdır. Aile içindeki bir babanın çocukları arasında uzlaştırıcı ve koruyucu bir tutum takınması gibi, devletin de toplumsal eşitsizlikler karşısındaki tutumu böyle düşünülmüştür. Emile Durkheim tarafından geliştirilen solidarizm, mesleki dayanışmanın çatışmaları önleyerek toplumsal bütünleşmeyi sağlayacağını savunur. Platon, Aristoteles, Cicero, Hegel, Schopenhauer, Auguste Comte, Herbert Spencer ve Türkiye'de Ziya Gökalp bu yaklaşımın önemli temsilcileridir.

5Tarihsel-Materyalist Yaklaşımda Devlet Kavramı

Marksist devlet anlayışı, toplumsal eşitsizliklerin başlıca bir sorun ve temel bir çelişki olarak görüldüğü yaklaşım tarzıdır. Bu eşitsizlik yalnızca sınıfsal olanı değil, toplumsal cinsiyet rolleri arasındaki eşitsizliği de kapsamaktadır. Organizmacı yaklaşımın aksine, tarihsel-materyalist kuramcılara göre eşitsizlik olgusu toplumsal yapının doğal bir özelliği değildir. İnsanlığın uzak geçmişinde üretim araçlarının ortak mülkiyete dayandığı ve kadınların ekonomik-toplumsal güçlerinin erkeklerle eşit düzeyde olduğu çok uzun süreli tarih dönemleri bulunmaktaydı.

Tarihsel materyalistler, insanların yerleşik yaşama geçtiği neolitik dönemlerin başlangıcından ilk uygarlıkların kurulduğu döneme kadar geçen süreçte devlet kurumunun görülmediğine dikkat çekerler. Bu nedenle devlet, her tarihsel dönemde görülen 'doğal' ve 'zorunlu' bir siyasal örgütlenme değildir; sınıflı toplumlara özgü bir örgütlenme biçimidir. İkinci olarak, bu kurama göre devlet ortak iyiliği amaçlayan tarafsız bir yapı değil, egemen sınıfların toplumun diğer kesimleri üzerindeki baskı ve sömürüsünü sürdürme aracıdır.

Tarihsel-materyalist devlet kuramının ilk temsilcileri Karl Marx ve Friedrich Engels'tir. Onlara göre insanlık tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Din, gelenek, eğitim, siyaset ve devlet gibi olgular bu sınıf mücadelesinden bağımsız değerlendirilemez. Marx'a göre modern devlet, esas olarak sermaye sınıfının hizmetinde, emekçi kesimlerin zor yoluyla kontrol altında tutulmasını sağlayan bir örgüttür. 20. yüzyıl temsilcilerinden Louis Althusser devletin ideolojik araçlarına (eğitim vb.) vurgu yaparken, Antonio Gramsci ise 'hegemonya' kavramıyla rıza ve itaatin nasıl üretildiğini açıklamıştır. Marx'a göre eşitlikçi toplum yapısında devlet kendiliğinden yok olacak (sönümlenecek), Bakunin ve Kropotkin gibi anarşistlere göre ise devlete derhal son verilmelidir.

6Sınıfsal Temellerine Göre Devlet Ayrımları

Uygarlık tarihi içinde görülen devlet niteliklerindeki farklılaşmalar, yöneticilerin kişisel özelliklerinden ziyade devletin sınıfsal temelleriyle ilişkili olmuştur. Devlet, onu yöneten sınıfların çeşitlerine bağlı olarak niteliksel değişimler göstermiştir. Toplumun genel zenginliklerini ve artı ürünü elinde bulunduran kesimler (köle sahipleri, din adamları, toprak sahipleri, büyük sermayedarlar) tarih boyunca devlet yönetiminde en keskin söz sahibi olan kesimler olmuşlardır. Sınıfsal bağlam, devletleri sınıflandırmak için en geçerli ölçüttür.

Sınıfsal temellerine göre devletler beş temel kategoriye ayrılır: Köleci, Feodal, Kapitalist, Sosyalist ve Kozmopolit devlet. Bu devlet tipleri tarihsel bir şemaya tamı tamına uyarlanamaz; yani hiçbir devlet şekli tamamen geçmişte kalmış değildir, günümüzde veya gelecekte de görülebilir. Örneğin feodal sınıfların egemenliğine dayalı devlet yapıları günümüzde bile varlığını sürdürebilmektedir. Ayrıca bu kategorik ayrımlar birbirinden tamamen bağımsız değil, birbirini bütünleyen özellikler taşır.

Köleci devletler (Mısır, Roma vb.) iktidarlarını kendilerini tanrılara benzeterek kurmuş, köleleri insandan aşağı görerek yönetime katmamışlardır. Feodal devletler (Orta Çağ) büyük toprak sahipleri ve din adamlarının egemenliğine dayanmış, itaati din ve gelenekle sağlamışlardır. Kapitalist devletler sermaye mülkiyetini elinde bulunduran burjuvaziye dayanır ve günümüz ulus-devletlerini şekillendirir. Sosyalist devletler (Sovyetler Birliği, Küba) emekçi sınıfların kontrolündeki devletlerdir. Kozmopolit devlet ise küreselleşmeyle birlikte ulus-devletin zayıfladığı, egemenliğin küresel ticaret burjuvazisine ve çok uluslu şirketlere geçtiği yapıyı ifade eder.

7Egemenlik Biçimlerine Göre Devlet Ayrımları

Devlet örgütlenmesi bir egemenlik aracı olarak tanımlandığında, bu egemenliğin nasıl kullanıldığı büyük önem taşır. Egemenliğin kullanılış biçimi dikkate alınarak devletler; Monarşik, Teokratik ve Demokratik devlet olmak üzere üç temel türe ayrılır. Bu sınıflandırmalar sınıfsal temellerle çelişmez, aksine birbirini bütünler. Örneğin kapitalist bir devlet monarşiyle yönetilebileceği gibi demokratik/cumhuriyet formunda da olabilir.

Monarşik devletlerde siyasal egemenlik tek bir kişide toplanmıştır. Yasama, yürütme ve yargı erkleri tek bir yöneticide birleşmiştir ve bu güçlerin birbirini denetlemesi ya da dışarıdan denetlenmesi olanaksızdır. Günümüzde bazı Asya, Afrika ve Orta Doğu ülkelerindeki krallıklar buna örnektir. Teokratik devletlerde ise egemenliğin kaynağı Tanrı'da ya da onun ilahi emirlerinde görülür. Bu devletler sorunları çözmek için insan aklını değil, kutsal metinleri kullanırlar ve katı yasaklarla yönetilirler. Suudi Arabistan, İran, Vatikan ve Taliban yönetimindeki Afganistan teokratik devlet örnekleridir.

Demokratik devlet yapısının ise dört temel belirleyicisi vardır: Toplumun tüm kesimlerinin yönetime katılması (seçim, örgütlenme hakları), yönetim erkinin insan aklına dayanan anayasal/hukuksal bir zemine yaslanması, yasama-yürütme-yargı erklerinin birbirinden ayrı olup bağımsız denetim mekanizmalarının bulunması (güçler ayrılığı) ve son olarak farklılıkların korunduğu çoğulculuk ilkesidir. Demokratik devletlerde karar alma mekanizmaları aşağıdan yukarıya doğru işler.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250