← Ünite 7

Ünite 7: Siyaset Sosyolojisi Bağlamında Devlet ve Toplum — Konu Anlatımı

1Siyaset Sosyolojisinin Kapsamı ve Disiplinlerarası Niteliği

Siyaset sosyolojisi, sosyolojinin en dinamik alt dallarından biri olup devlet, iktidar, otorite ve siyasal süreçlerin toplumsal bağlamda nasıl işlediğini analiz eder. Siyasal kurumları yalnızca hukuki, anayasal ve idari yönleriyle ele alan klasik siyaset biliminden farklı olarak, siyaset sosyolojisi bu kurumların toplumla kurduğu çok boyutlu ilişkileri, toplumsal grupların siyasete katılımını ve iktidarın gündelik yaşamdaki yansımalarını inceler. Disiplinlerarası bir araştırma alanı olan siyaset sosyolojisi, siyasal ve toplumsal değişkenler arasında köprüler kurarak bütüncül analizler üretmeyi hedefler.

Siyaset sosyolojisinin kuramsal gelişiminde Maurice Duverger'nin 'siyaset toplumdan ayrılamaz' saptaması merkezi bir öneme sahiptir. Siyaset bilimi daha çok devlet merkezli bir rasyonelleşme anlayışıyla kurumsal yapılara, rejimlere ve seçim sistemlerine odaklanırken; sosyoloji toplumsal yapıyı, kültürel özgüllükleri ve sosyal dinamikleri merkeze alır. Siyaset sosyolojisi ise bu iki alanı birleştirerek devleti toplumsal bir kurum olarak ele alır. Reinhard Bendix, Seymour Martin Lipset ve Lewis A. Coser gibi düşünürler, bu disiplinin toplumun devleti nasıl biçimlendirdiğine ve güç dağılımının toplumsal neden ile sonuçlarına odaklandığını belirtmişlerdir.

Siyaset sosyolojisinin analizlerinde güç ilişkileri, seçkinlerin rolü, çatışan çıkarlar ve toplumsal eşitsizlikler ön plandadır. C. Wright Mills, 'İktidar Seçkinleri' adlı klasik eserinde siyasal, ekonomik ve askeri alanları elinde tutan küçük bir elit grubun Amerikan toplumunun biçimlenmesinde nasıl belirleyici olduğunu göstererek siyaset sosyolojisinin eleştirel gücünü ortaya koymuştur. Dolayısıyla bu disiplin, siyasal sistemi toplumsal, ekonomik ve kültürel çevresiyle birlikte ele alarak, devlet ile toplum arasındaki çift yönlü etkileşimi sürekli olarak sorgular.

2Devletin Kökenine Dair Teoriler: Aile, Kuvvet ve Biyolojik Yaklaşımlar

Devletin tarihsel süreçte nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışan kuramlar arasında Aile Teorisi, devletin kökenini en küçük toplumsal birim olan aileye dayandırır. Bu teoriye göre devlet, ailenin zamanla büyümesi, aynı kandan gelen ailelerin birleşerek 'gens' (geniş aile/sülale) ve ardından 'tribü' (boy/kabile/aşiret) denilen yapıları oluşturmasıyla meydana gelmiştir. Konfüçyüs devleti büyümüş bir aileye benzetirken, Aristoteles aileden köye, köyden kente (polis) uzanan doğal bir gelişim süreci tanımlar. Woodrow Wilson da devleti 'genişlemiş bir aile' olarak nitelendirmiştir.

Kuvvet ve Mücadele Teorisi ise devletin rıza veya doğal gelişimle değil, güçlülerin zayıflar üzerinde kurduğu baskı, zor ve egemenlik mücadelesi sonucu doğduğunu savunur. Franz Oppenheimer devleti, zafer kazanmış bir grubun yenilenler üzerindeki egemenliğini güvence altına almak için zorla kabul ettirdiği bir kurum olarak tanımlar. Max Weber de devletin meşru fiziksel şiddet kullanma tekelini kendi elinde topladığını belirterek bu kuramın modern sosyolojideki en güçlü savunucularından biri olmuştur.

Biyolojik Teori (Organizmacı Yaklaşım) ise toplumu ve devleti canlı bir organizmaya benzeterek açıklar. Bu teoriye göre devlet, doğal yasalar çerçevesinde kendiliğinden ortaya çıkar, büyür ve gelişir. İnsan bedeni ile devlet organları arasında kurulan paralellikte; üretim işlevleri beslenmeye, sermaye birikimi yağ depolanmasına, hükümetler ise beynin yönetim işlevine benzetilir. Platon ve Herbert Spencer gibi düşünürler, toplumsal iş bölümünü ve sınıfsal yapıyı organizmanın hayatta kalma mekanizmaları üzerinden meşrulaştırmışlardır.

3Toplumsal Sözleşme ve Ekonomik Devlet Teorileri

Toplumsal Sözleşme Teorileri, modern devletin kuruluşunu bireylerin karşılıklı rızasına ve akılcı bir uzlaşmaya dayandırır. Devletin olmadığı, kuralsız ve güvensiz 'doğa durumu'ndan kurtulmak isteyen insanlar, hak ve özgürlüklerinin bir kısmını ortak bir otoriteye devrederek sözleşme yapmışlardır. Thomas Hobbes, doğa durumunu herkesin herkesle savaş halinde olduğu, 'insan insanın kurdudur' (homo homini lupus) kaosu olarak tanımlar ve 'Leviathan' adını verdiği mutlak, sınırsız yetkilere sahip devleti barışın tek güvencesi olarak görür. John Locke ise insanların yaşam, özgürlük ve mülkiyet gibi doğal haklarını korumak amacıyla rızaya dayalı, sınırlı yetkileri olan liberal bir devlet modeli önermiştir.

Ekonomik Teori (Marksist Yaklaşım), devletin tarafsız bir hakem veya doğal bir organizma olduğu fikirlerini tamamen reddeder. Karl Marx ve Friedrich Engels'e göre devlet, üretim ilişkilerinin farklılaştığı, artı ürünün biriktiği ve özel mülkiyetin ortaya çıktığı sınıflı toplumların bir ürünüdür. Tarihsel materyalizme göre toplum 'altyapı' (ekonomik yapı ve üretim ilişkileri) ve 'üstyapı' (hukuk, din, devlet, ideoloji) olarak ikiye ayrılır; altyapı üstyapıyı belirler. Bu bağlamda devlet, egemen sınıfın çıkarlarını koruyan ve mülksüz sınıfları baskı altında tutan bir 'zor aygıtı'dır.

Engels, 'Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni' adlı eserinde insanlık tarihini vahşilik, barbarlık ve medeniyet aşamaları üzerinden inceler. Barbarlık döneminde tarım ve hayvancılıkla artı ürün birikmiş, anaerkil aile yapısı çözülerek yerini baba soyuna dayalı ataerkil aileye ve özel mülkiyete bırakmıştır. Sınıfların ve mülkiyet çelişkilerinin uzlaşmaz hale geldiği noktada doğan devlet, kapitalist üretimin çelişkileri çözüldüğünde ve üretim araçları toplumsallaştığında işlevini yitirecektir. Marksist teoriye göre, sınıfsız topluma geçişle birlikte devlet yavaş yavaş sönümlenecek ve yerini teknik-idari yönetim birimlerine bırakacaktır.

4Modern Devletin Unsurları ve Devlet Türleri

Modern devlet, belirli bir toprak parçası üzerinde bağımsız olarak yaşayan, yasal düzeni uygulamak için askeri güç kullanma kapasitesine sahip, anayasası ve bürokrasisi olan bir ulus devlettir. Modern devletin üç temel karakteristiği bulunmaktadır: Egemenlik, yurttaşlık ve ulusçuluk. Egemenlik, devletin sınırları içinde başka hiçbir güce bağımlı olmadan nihai karar alma yetkisini ifade eder. Yurttaşlık, birey ile devlet arasındaki karşılıklı hak ve ödev ilişkisini kurar. Ulusçuluk ise bireyleri ortak semboller, inançlar ve aidiyet duygusu etrafında birleştiren modern bir ideolojidir.

Devletler egemenliklerini kullanma biçimlerine göre bağımsız devletler ve bağımsızlıkları kısıtlı devletler (protektora, tabi, manda devletler) olarak ikiye ayrılır. Siyasi iktidarın coğrafi ve idari örgütlenmesi açısından ise iki temel model bulunur: Üniter (tekçi) devlet ve federal (birleşik) devlet. Üniter devlette yasama, yürütme ve yargı yetkileri tek bir merkezde toplanmıştır; tek bir anayasa ve tüm ülkede geçerli tek bir hukuk sistemi vardır. Federal devlette ise birden fazla siyasi otorite merkezi bulunur; federe devletler içişlerinde özerk olup kendi anayasalarına ve organlarına sahiptir ancak dışişlerinde federal devlete bağlıdırlar (örneğin ABD, Almanya).

Devletler ayrıca egemenliği elinde tutanların sayısına göre monarşi (tek kişinin yönetimi), oligarşi (küçük bir azınlığın/grubun yönetimi) ve demokrasi (halk egemenliği) olarak sınıflandırılır. Monarşiler mutlak ve meşruti olarak ikiye ayrılırken; oligarşiler iktidarın liyakatsiz azınlıkların elinde olduğu 'plütokrasi' (zenginlerin yönetimi) kavramıyla sıklıkla örtüşür. Demokrasi ise hukuken hükümet etme yetkisinin doğrudan halka ait olduğu, egemenliğin kaynağının halkın rızasıyla meşrulaştığı yönetim biçimidir.

5İktidar, Meşruiyet ve Otorite İlişkisi

İktidar, başkaları karşı çıksa bile kişinin veya grubun kendi iradesini gerçekleştirebilme, başkalarının davranışlarını yönlendirebilme yeteneğidir. Talcott Parsons iktidarı, toplumsal kaynakları ortak amaçlar için seferber edebilme kapasitesi olarak görürken; Max Weber iktidarın toplumsal bir ilişki olduğunu ve sınıflar, statü grupları ile partiler aracılığıyla paylaşıldığını belirtir. Siyasi iktidarın var olabilmesi güce dayanırken, sürekliliğini koruyabilmesi ancak meşruiyet ile mümkündür. Meşruiyet, yönetilenlerin iktidarı haklı, adil ve kabul edilebilir bulması durumudur.

Hukukilik ile meşruiyet kavramları birbiriyle yakından ilişkili olsa da özdeş değildir. Hukuka uygun olan bir karar veya yasa, toplumun değerleriyle çeliştiğinde meşru görülmeyebilir; ya da yasalara aykırı olan bir eylem (örneğin afet anında boş binaların barınma için kullanılması) toplumsal vicdanda tamamen meşru kabul edilebilir. Max Weber, iktidarın meşrulaşmış biçimi olan otoriteyi üç ideal tip altında sınıflandırır: Geleneksel otorite (meşruiyetini kutsal geleneklerden alan), karizmatik otorite (liderin olağanüstü, kahramanca niteliklerine dayanan) ve yasal-akılcı otorite (meşruiyetini yazılı yasalardan ve rasyonel kurallardan alan).

Modern devletlerin temel dayanağı olan yasal-akılcı otorite, bürokratik yapıların ve kuralların egemenliğine dayanır. Otorite konusunu ele alan diğer düşünürlerden Antonio Gramsci 'hegemonya' kavramıyla rıza üretimini ve kültürel liderliği vurgularken; Hannah Arendt otoritenin şiddetten farklı olduğunu, şiddet arttıkça meşru otoritenin zayıfladığını savunur. Pierre Bourdieu ise otoritenin gündelik pratikler ve 'sembolik iktidar' aracılığıyla toplumsal alanlarda nasıl yeniden üretildiğini gösterir.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250