Sanayi Devrimi, çalışma ilişkilerinde meydana getirdiği köklü değişimler sebebiyle insanlık tarihi ve endüstriyel ilişkiler için en büyük dönüm noktasıdır. Bu devrimle birlikte, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş yaşanmış ve işçi adı verilen yeni bir sosyal sınıf ortaya çıkmıştır. Başta İngiltere olmak üzere Avrupa genelinde fabrikaların hızla kurulması, kırsal kesimden kentlere doğru büyük bir iş gücü göçünü tetiklemiştir. Ancak bu hızlı büyüme, beraberinde son derece kötü ve acımasız çalışma koşullarını da getirmiştir.
Fabrikaların ilk inşa edildiği dönemlerde çalışanları koruyan herhangi bir yasal düzenleme bulunmamaktaydı. İşverenler, çalışmak zorunda olan büyük insan kitlelerinin çaresizliğinden faydalanarak ücretleri istedikleri kadar düşük tutabilmişlerdir. İşçiler haftanın altı günü, günde 4 ile 16 saat arasında değişen çok ağır vardiyalarla çalıştırılmışlardır. Bu dönemde vasıfsız çalışanların çoğunluğu haftada sadece 8-10 dolar gibi çok düşük bir ücret alırken, saatlik kazançları yaklaşık 10 sent civarında kalmıştır. Çocuk ve kadın emeğinin sömürülmesi de bu dönemin en belirgin karanlık yüzlerinden biridir.
Yoğun sanayileşme, aşırı yorgunluk, korumasız makineler ve hijyenden uzak fabrika ortamları, çok sayıda ölümcül iş kazasına ve ağır hastalıklara yol açmıştır. Bu kötü gidişat karşısında işçilerin bir araya gelerek sendikaları kurması, iş sağlığı ve güvenliği alanındaki ilk ciddi yasal gelişmelerin itici gücü olmuştur. Tarihsel süreçte iş sağlığı ve güvenliği kapsamındaki ilk teorik ve pratik adımlar İtalya'da atılmış olsa da, kurumsal ve yasal gelişim esas olarak sanayileşmenin beşiği olan İngiltere'de gerçekleşmiştir. Türkiye'de ise sanayileşmenin geç başlamasına bağlı olarak bu süreç çok daha sonra gelişim göstermiştir.
İş sağlığı ve güvenliği kavramı; işyerinde işin yürütülmesinden, çalışma çevresinden ve işgörenin çalışma eyleminden doğan bütün risklere karşı çalışanların korunmasını ve bu korumanın sağlanması için alınması gerekli tüm teknik, tıbbi ve idari tedbirleri ifade etmektedir. İş sağlığı ve güvenliğinin temel amacı, işyerindeki sağlık, güvenlik ve refah düzeyini tehdit eden risklerin değerlendirilmesi, kaynağında yok edilmesi veya en aza indirilmesidir. Bu doğrultuda iş kazaları ve meslek hastalıklarının oluşumunu tamamen önlemek nihai hedeftir.
Bu disiplinin üç temel alt amacı bulunmaktadır: Çalışan sağlığını korumak, üretimde güvenliği sağlamak ve işyeri güvenliğini temin etmek. Çalışan sağlığını korumak, işyerinde alınacak önleyici tedbirlerle işçilerin bedensel ve ruhsal bütünlüklerinin zarar görmesini engellemektir. Üretimde güvenliği sağlamak, iş kazası ve meslek hastalıklarının yol açtığı iş gücü ve zaman kayıplarını ortadan kaldırarak üretimin aksamadan devamlılığını ve verimliliğini artırmaktır. İşyeri güvenliğini sağlamak ise işletmede kullanılan makine, araç-gereç, bina ve tesislerin zarar görmesini engelleyerek yangın, patlama gibi büyük felaketlerin önüne geçmektir.
21. yüzyılda teknolojinin hızla gelişmesi, üretimi ve küresel rekabeti artırırken çalışanların karşılaştığı riskleri hem sayısal hem de niteliksel olarak değiştirmiştir. Günümüzde iş sağlığı ve güvenliğinin önemi; teknik, ekonomik ve sosyal değişimlerle doğrudan ilişkilidir. Teknik değişimler yeni kimyasalları ve karmaşık iş metotlarını getirerek meslek hastalıklarını çeşitlendirmiştir. Ekonomik değişimler, küresel rekabet baskısıyla esnek çalışma ve taşeronlaşmayı artırarak riskleri büyütmüştür. Sosyal değişimler ise eğitim ve bilinç düzeyinin yükselmesiyle birlikte güvenli çalışmayı temel bir insan hakkı haline getirmiştir.
İş kazası kavramı, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nda doğrudan teorik bir tanım yapılmak yerine, hangi somut durumların iş kazası sayılacağı tek tek açıklanarak sınırlandırılmıştır. Bir olayın yasal olarak iş kazası kabul edilebilmesi ve Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından sağlanan yardımlardan yararlanılabilmesi için kanunda belirtilen dört temel koşulun bir arada gerçekleşmesi zorunludur.
İlk koşul, kazayı geçiren kişinin kanun kapsamında sigortalı olmasıdır. Kişinin ne kadar süredir sigortalı olduğunun, hatta işe giriş bildirgesinin verilip verilmediğinin bir önemi yoktur; işe başladığı ilk dakikada kaza geçirse dahi sigortalı kabul edilir. İkinci koşul, kazanın kanunda sayılan belirli hallerde meydana gelmesidir. Bu haller; sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, işveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle, görevli olarak işyeri dışına gönderildiği asıl işini yapmadığı zamanlarda, emziren kadının süt izninde ve işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi esnasında meydana gelen olayları kapsar.
Üçüncü koşul, sigortalının kaza sonucunda bedence veya ruhça bir engelli hale gelmesi, yani bir zarara uğramasıdır. Dördüncü ve en kritik koşul ise kaza olayı ile meydana gelen bedensel/ruhsal zarar arasında uygun bir illiyet (sebep-sonuç) bağının bulunmasıdır. Eğer kaza ile zarar arasında doğrudan bir bağ yoksa olay iş kazası olarak nitelendirilemez. İş kazası tespiti yapılan çalışana geçici iş göremezlik ödeneği, maluliyet durumunda sürekli iş göremezlik geliri, ölüm halinde ise hak sahiplerine ölüm aylığı bağlanmaktadır.
Meslek hastalığı, 5510 sayılı Kanun'da 'sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal özürlülük halleri' olarak tanımlanmıştır. Bir hastalığın meslek hastalığı sayılabilmesi için çalışanın sigortalı olması, bedensel veya ruhsal bir zarara uğraması ve bu hastalığın yürütülen işin doğrudan bir sonucu olması gerekir. Ayrıca hastalığın kanunda belirtilen yükümlülük süreleri içinde ortaya çıkması şarttır.
Meslek hastalıklarının nedenleri beş ana grupta sınıflandırılmaktadır: Kimyasallar, tozlar, biyolojik nedenler, fiziksel nedenler ve ergonomik nedenler. Kimyasallar; üretimde kullanılan kurşun, cıva gibi zararlı metalleri, endüstriyel gazları, asitleri ve tarım ilaçlarını (pestisitleri) kapsar. Tozlar; akciğerlerde birikerek pnömokonyoz gibi solunum yolu hastalıklarına yol açan silis, asbest ve kömür tozlarıdır. Biyolojik nedenler; özellikle sağlık, laboratuvar ve tarım sektöründe çalışanların maruz kaldığı virüs, bakteri ve mikroplardır.
Fiziksel nedenler; çalışma ortamındaki aşırı gürültü, titreşim, yüksek veya düşük ısı, radyasyon, yetersiz aydınlatma ve yüksek basınç gibi çevresel faktörlerdir. Ergonomik nedenler ise insan ile iş arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanır. Çalışanın fiziksel yapısına uygun olmayan tezgahlar, ağır kaldırma, tekrarlayan zorlayıcı hareketler ve uygunsuz duruşlar kas-iskelet sistemi hastalıklarına yol açar. Ergonominin temel amacı kişi-iş uyumunu sağlayarak hem çalışanın sağlığını korumak hem de işletmenin verimliliğini en üst düzeye çıkarmaktır.
Türkiye'de iş sağlığı ve güvenliği alanındaki örgütlenmenin merkezinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yer almaktadır. Bakanlık bünyesinde bu alanda uzmanlaşmış dört önemli birim bulunur: İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü (İSGGM) politika üretir; İş Teftiş Kurulu Başkanlığı (İTK) işyerlerini denetler; İş Sağlığı ve Güvenliği Merkezi Müdürlüğü (İSGÜM) ölçüm ve analiz yapar; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Eğitim ve Araştırma Merkezi (ÇASGEM) ise eğitim faaliyetlerini yürütür. Ayrıca Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tazmin ve yardımlarla ilgilenirken, Sağlık Bakanlığı sağlık gözetimi standartlarını belirler.
Ülkemizde iş sağlığı ve güvenliğinin yasal dayanakları oldukça geniş fakat dağınık bir yapıya sahiptir. En üst düzey dayanak olan 1982 Anayasası'nın 17. maddesi yaşama ve vücut bütünlüğünü koruma hakkını, 50. maddesi ise kimsenin yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamayacağını güvence altına alır. Kanunlar düzeyinde ise en önemli reform, 20.06.2012 tarihinde yürürlüğe giren ve kamu-özel ayrımı yapmaksızın tüm çalışanları kapsayan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'dur.
Bunun yanı sıra, 4857 sayılı İş Kanunu, iş kazası yardımlarını düzenleyen 5510 sayılı Kanun, işverenin işçiyi gözetme borcunu düzenleyen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve önlem almayan işverenlere yönelik cezai yaptırımları içeren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu mevzuatın diğer temel sütunlarını oluşturur. Türkiye ayrıca Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerini ve Avrupa Birliği direktiflerini de iç hukukuna entegre ederek uluslararası standartlara uyum sağlamaya çalışmaktadır.
İş sağlığı ve güvenliğini sağlama noktasında en büyük hukuki ve cezai sorumluluk işverene aittir. 6331 sayılı Kanun uyarınca işveren; mesleki riskleri önlemek, risk değerlendirmesi yapmak, çalışanlara bilgi ve eğitim vermek, sağlık gözetimini sağlamak, iş kazası ve meslek hastalıklarının kaydını tutup SGK'ya bildirmekle yükümlüdür. Ayrıca işyerinde iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi görevlendirmek, 50 ve daha fazla çalışanı olan ve 6 aydan uzun süren sürekli işlerin yapıldığı işyerlerinde ise İSG Kurulu kurmak zorundadır. Bu yükümlülüklere uymayan işverenler idari para cezası, işin durdurulması veya tazminat davaları ile karşılaşırlar.
Gelişen teknolojiyle birlikte yapay zekâ (YZ) sistemleri, iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarında devrim yaratmaktadır. Yapay zekâ destekli araçlar; görsel algı, konuşma tanıma, büyük veri analizi ve tahmini modelleme yetenekleri sayesinde iş kazalarını ve meslek hastalıklarını daha ortaya çıkmadan engelleme potansiyeline sahiptir. Örneğin, gürültü kontrolü ve sağlık gözetimi alanında yapay zekâ algoritmaları, gürültü seviyelerini sürekli izleyerek sınır aşıldığında uyarı vermekte ve çalışanların işitme kaybı yaşama riskini önceden tahmin edebilmektedir.
İşyeri güvenliğinde yapay zekanın somut uygulamaları arasında; ekipman arızalarını önceden tespit eden akıllı sensörler (öngörücü bakım), tehlikeli işleri üstlenen işbirlikçi robotlar (Cobot'lar), sürücü yorgunluğunu izleyen sistemler, tehlikeli senaryolar için sanal gerçeklik (VR) simülasyon eğitimleri, SmartCap gibi EEG teknolojisiyle uyanıklık ölçen giyilebilir cihazlar ve kas-iskelet sistemi yaralanmalarını önleyen giyilebilir dış iskeletler (ekzoskeleton) yer almaktadır. Bu teknolojiler, insan hatasını en aza indirerek sıfır kaza hedefine ulaşılmasında kritik rol oynamaktadır.