← Ünite 2

Ünite 2: Psikolojide Düşünce Ekolleri — Konu Anlatımı

1Giriş ve Psikolojinin Bilim Olma Süreci

Psikoloji, insan davranışlarını ve zihinsel süreçlerini bilimsel yöntemlerle inceleyen bir disiplindir. Ancak bu modern kimliğine kavuşması, uzun ve zorlu bir tarihsel sürecin sonucunda gerçekleşmiştir. Psikolojinin kökenleri Antik Yunan dönemine kadar uzanmaktadır. Plato ve Aristoteles gibi filozoflar; akıl ile ruh arasındaki ilişkiyi, beden ile zihnin nasıl etkileştiğini ve insanların dünyaya doğuştan getirdiği bilgilerin sınırlarını sorgulamışlardır. Bu dönemde psikoloji, felsefenin spekülatif ve kuramsal bir alt dalı olarak varlığını sürdürmüştür.

1600'lü yıllarda gelişen deneycilik (ampirizm) akımı, bilginin ancak duyusal deneyimler, gözlemler ve sistematik deneyler yoluyla elde edilebileceğini savunarak psikolojinin felsefeden ayrılmasında ilk büyük adımı atmıştır. Deneycilik akımı, insan zihninin ve davranışlarının da doğa bilimlerinde olduğu gibi ölçülebilir ve gözlemlenebilir yöntemlerle incelenebileceği fikrini doğurmuştur. Bu bilimselleşme sürecinde, insan davranışını açıklamak amacıyla farklı bakış açılarına sahip birçok düşünce ekolü (yaklaşım) ortaya çıkmıştır.

Psikolojideki bu düşünce ekolleri; yapısalcılık, işlevselcilik, davranışçılık, psikoanalitik yaklaşım, gestalt, insancıl, bilişsel, sosyokültürel ve son dönemde gelişen pozitif psikoloji olarak sıralanabilir. Her bir ekol, insanı ve davranışı açıklarken farklı bir odağa yönelmiştir. Bu ekolleri birbirinin rakibi veya alternatifi olarak görmek yerine, karmaşık insan doğasını farklı açılardan aydınlatan birbirinin tamamlayıcısı unsurlar olarak değerlendirmek bilimsel açıdan en doğru yaklaşımdır.

2Yapısalcılık (Strukturalizm)

Yapısalcılık yaklaşımının kurucusu, modern psikolojinin babası kabul edilen Wilhelm Wundt'tur. Wundt, psikoloji tarihindeki ilk dersi açmış ve 1874 yılında 'Fizyolojik Psikolojinin İlkeleri' adlı çığır açan eserini yayımlamıştır. Wundt'un 1879 yılında Almanya'da Leipzig Üniversitesinde ilk resmi psikoloji laboratuvarını kurmasıyla birlikte psikoloji, felsefeden resmen ayrılarak bağımsız, deneysel bir bilim dalı haline gelmiştir.

Yapısalcılara göre psikolojinin temel amacı, insan bilincini ve bilinçli deneyimleri oluşturan en küçük yapı taşlarını (parçaları) incelemek, analiz etmek ve sınıflandırmaktır. Onlar için bilinç, bireyin tam da şu anda, belirli bir zaman diliminde yaşadığı farkındalıkları temsil ederken; zihin ise yaşam boyunca edinilen tüm yaşantıların toplamıdır. Yapısalcılar, suyun hidrojen ve oksijen atomlarına ayrıştırılması gibi, zihni de duyumlar, imgeler ve duygular gibi temel bileşenlerine ayırmaya çalışmışlardır.

Bu yaklaşımın en temel yöntemi 'içe bakış' (iç gözlem) yöntemidir. İçe bakış, eğitilmiş katılımcıların kendilerine sunulan görsel, işitsel ya da dokunsal uyaranlar karşısında hissettikleri ham duyumları, hiçbir kişisel yorum katmadan aktarmaları sürecidir. Yapısalcılıkta, uyarana yorum katılması 'uyarıcı hatası' olarak adlandırılır. Wundt'un öğrencisi Edward Titchener, bu yaklaşımı Amerika'ya taşımış ve zihnin yapısını çözmek amacıyla 32.820 görsel ve 11.600 işitsel olmak üzere toplam 44.420 bilinçli deneyim öğesini listelemiştir.

3İşlevselcilik (Fonksiyonalizm)

İşlevselcilik yaklaşımı, Charles Darwin'in Evrim Kuramı'ndan derinden etkilenmiştir. Darwin'in canlıların çevreye uyum sağlama (adaptasyon) ve hayatta kalma mekanizmalarına yönelik açıklamaları, psikologları zihnin yapısından ziyade işlevlerine odaklanmaya sevk etmiştir. Bu yaklaşımın öncülüğünü, Harvard Üniversitesinde ilk psikoloji laboratuvarını kuran William James üstlenmiştir.

James, bilincin yapısalcılar tarafından iddia edildiği gibi statik parçalara bölünemeyeceğini, aksine kesintisiz akan bir nehir gibi olduğunu savunmuş ve bu durumu 'bilinç akışı' kavramıyla açıklamıştır. İşlevselcilere göre psikolojinin asıl görevi, zihnin yapısını atomlarına ayırmak değil; zihinsel süreçlerin, algıların, belleğin ve duyguların bireyin çevreye uyum sağlamasında, problem çözmesinde ve günlük yaşamda hayatta kalmasında ne işe yaradığını (işlevini) incelemektir.

İşlevselcilik, psikolojinin uygulama alanlarının genişlemesine ve gelişim psikolojisi gibi alt dalların doğmasına öncülük etmiştir. Bu ekol sayesinde, insan zihni ile hayvan zihni arasında benzerlikler olabileceği düşünülerek laboratuvarlarda hayvan davranışları incelenmeye başlanmış, bireysel farklılıklar araştırılmış ve çocukların gelişimsel süreçlerine yönelik sistematik yöntemler geliştirilmiştir.

4Davranışçılık (Bihevyorizm)

Davranışçı yaklaşım, yapısalcılığın içe bakış yönteminin öznel ve bilim dışı olduğunu savunarak ortaya çıkmıştır. Kurucusu John B. Watson'a göre psikoloji, yalnızca gözlemlenebilen, ölçülebilen ve nesnel olarak test edilebilen dışsal davranışları incelemelidir. Zihin ve bilinç gibi doğrudan gözlenemeyen süreçler 'kara kutu' olarak kabul edilmiş ve psikolojinin kapsamı dışına itilmiştir.

Davranışçılar, tüm davranışların çevre tarafından sunulan uyarıcılara verilen tepkilerden (U-T ilişkisi) oluştuğunu ve öğrenme yoluyla kazanıldığını savunurlar. Watson, çevre koşullarının gücünü vurgulamak için, yeterli kontrol sağlandığında sağlıklı bir bebeği dilediği takdirde bir doktor, avukat ya da bir suçlu olarak yetiştirebileceğini iddia etmiştir. Bu ekolde öğrenme süreçleri Klasik Koşullama (Ivan Pavlov) ve Edimsel Koşullama (B.F. Skinner) olmak üzere iki temel mekanizmayla açıklanır.

Pavlov'un klasik koşullaması, organizmanın doğal bir uyarana verdiği tepkiyi, onunla ilişkilendirilen nötr bir uyarana da vermeyi öğrenmesi sürecidir. Skinner'ın edimsel koşullaması ise davranışların sonuçları tarafından şekillendirildiğini; ödüllendirilen davranışların tekrarlanma sıklığının arttığını (pekiştirme), cezalandırılan davranışların ise azaldığını savunur. Davranışçılık; programlı öğretim, fobi tedavileri ve davranışçı psikoterapilerin gelişimine büyük katkı sağlamıştır.

5Psikoanalitik Yaklaşım

Psikoanalitik yaklaşım, Avusturyalı bir nörolog olan Sigmund Freud tarafından geliştirilmiştir. Freud, klinik çalışmalarında fiziksel hiçbir organik nedeni bulunmayan felç, körlük gibi histeri belirtileri gösteren hastaları incelemiş ve bu durumların kaynağının fiziksel değil, psikolojik çatışmalar olduğunu keşfetmiştir. Freud'a göre insan davranışlarının arkasındaki en büyük güç, bilinçdışına itilmiş bastırılmış dürtüler, çocukluk travmaları, cinsellik ve saldırganlık eğilimleridir.

Freud, kişiliği id (alt benlik), ego (benlik) ve süperego (üst benlik) olmak üzere üç yapısal öğeye ayırmıştır. İd, haz ilkesine göre çalışan, sabırsız ve ilkel dürtüleri barındırır. Süperego, toplumun ahlak kurallarını ve vicdanı temsil eder. Ego ise gerçeklik ilkesine göre çalışarak id ile süperego arasındaki dengeyi kurmaya çalışır. Ego, bu iki güç arasında sıkışıp yoğun kaygı yaşadığında, kendisini korumak amacıyla bilinçdışı savunma mekanizmalarına (inkar, bastırma, yansıtma, mantığa bürüme, telafi vb.) başvurur.

Psikoanalitik yaklaşım, insan bilincini de üç düzeye ayırır: Bilinç (farkında olunan anlık yaşantılar), bilinçaltı (çaba harcayarak bilince getirilebilen anılar) ve bilinçdışı (farkında olunmayan, bastırılmış arzular). Freud, bu derin dinamikleri çözmek ve ruhsal bozuklukları tedavi etmek amacıyla serbest çağrışım, rüya analizi, direnç analizi ve transferans (aktarım) gibi teknikleri barındıran psikoanalitik psikoterapi yöntemini geliştirmiştir.

6Gestalt Yaklaşımı

Gestalt yaklaşımı, Almanya'da Max Wertheimer öncülüğünde, yapısalcılığın zihni parçalara ayıran atomcu yaklaşımına tepki olarak doğmuştur. Gestalt ekolünün temel felsefesi 'bütün, parçaların toplamından daha farklı ve büyüktür' ilkesine dayanır. İnsan zihni, çevresindeki uyarıcıları tek tek parçalar halinde değil, organize edilmiş anlamlı bütünler halinde algılama eğilimindedir.

Bu yaklaşım, duyum ile algı arasındaki farkı netleştirmiştir. Duyu, uyaranların duyu organlarına ulaşmasıyken; algı, bu uyaranların beyin tarafından seçilip, örgütlenip anlamlı bir bütün haline getirilmesidir. Gestalt psikologları, zihnin bu örgütlemeyi yaparken kullandığı 'algı yasalarını' (yakınlık, benzerlik, süreklilik, kapalılık, ortak kader) tanımlamışlardır. Örneğin, birbirine yakın nesneler zihnimiz tarafından bir grup olarak algılanır (yakınlık yasası).

Ayrıca Gestalt ekolü, algıda şekil-zemin ilişkisini de incelemiştir. Bireyin o an odaklandığı nesne 'şekil', arka planda kalan uyarıcılar ise 'zemin' olarak algılanır. Gestalt yaklaşımının bu bütüncül bakış açısı, psikolojide tek bir boyuta odaklanmak yerine bireyi tüm yönleriyle ele alan eklektik yaklaşımların ve hümanistik psikoterapilerin doğmasına zemin hazırlamıştır.

7İnsancıl (Hümanistik) Yaklaşım

İnsancıl yaklaşım, insanı mekanik bir uyarıcı-tepki zinciri olarak gören davranışçılığa ve karanlık dürtülerin esiri olarak gören psikoanalize tepki olarak 'Üçüncü Güç' adıyla ortaya çıkmıştır. En önemli temsilcisi Carl Rogers olan bu yaklaşım, her insanın doğuştan iyi, biricik, özgür iradeye sahip ve kendini gerçekleştirme potansiyeliyle dolu olduğunu savunur.

Rogers'a göre, insanların psikolojik sorunlar yaşamalarının temel nedeni, çevreleri tarafından koşulsuz olarak kabul edilmemeleri, sevgi ve saygı görmemeleridir. Rogers, bu doğrultuda 'birey/danışan merkezli psikoterapi' yöntemini geliştirmiştir. Bu terapi modelinde terapist; danışana empati, koşulsuz kabul, saydamlık (dürüstlük) ve içten bir saygı sunduğunda, birey kendi içindeki potansiyeli ortaya çıkararak sorunlarını kendisi çözebilir.

Yaklaşımın merkezinde yer alan 'kendini gerçekleştirme' kavramı, bireyin kendi potansiyellerini en üst düzeyde kullanabilmesi ve psikolojik olgunluğa erişmesi sürecidir. Kendini gerçekleştiren bireyler; gerçekliği objektif algılar, kendilerini ve başkalarını olduğu gibi kabul eder, özerk ve bağımsızdırlar, derin ve anlamlı ilişkiler kurabilirler, dürüsttürler ve yaşamdan yüksek doyum alırlar.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250

8Bilişsel Yaklaşım

Bilişsel yaklaşım, davranışçılığın insanı pasif bir organizma olarak gören anlayışına karşı çıkarak zihinsel süreçleri yeniden psikolojinin merkezine taşımıştır. Bu yaklaşıma göre insan, çevreden gelen uyarıcıları pasif bir şekilde alan değil; onları aktif olarak işleyen, anlamlandıran, depolayan ve dönüştüren aktif bir varlıktır. Bellek, problem çözme, karar verme, dil, algı ve düşünme bilişsel yaklaşımın temel konularıdır.

Bilişsel yaklaşımın en önemli öncülerinden biri Jean Piaget'dir. Piaget, çocukların dünyayı anlamlandırma süreçlerini inceleyerek bilişsel gelişimin duyu-motor, işlem öncesi, somut işlemler ve soyut işlemler olmak üzere dört ana dönemden geçerek ilerlediğini savunmuştur. Piaget'ye göre bireyler şema, özümleme, uyum sağlama ve dengeleme süreçlerini kullanarak çevrelerine adapte olurlar.

Bilişsel yaklaşıma bağlı olarak gelişen 'bilgiyi işleme modeli', insan zihnini bir bilgisayara benzetir. Bu modele göre çevreden alınan bilgiler sırasıyla üç bellek deposundan geçer: Duyusal bellek (bilgilerin çok kısa süre tutulduğu ilk aşama), kısa süreli bellek (bilgilerin işlendiği ve sınır kapasiteye sahip çalışma belleği) ve uzun süreli bellek (bilgilerin kalıcı ve sınırsız olarak depolandığı alan). Yaklaşım, bilginin bu depolar arasındaki geçiş süreçlerini inceler.

9Sosyokültürel ve Pozitif Psikoloji Yaklaşımları

Sosyokültürel yaklaşım, insan davranışlarının içinde bulunulan kültürel bağlamdan, toplumsal değerlerden ve sosyal etkileşimlerden bağımsız açıklanamayacağını savunur. En önemli temsilcisi Lev Vygotsky'dir. Vygotsky, bireyin tek başına yapabildiği işleri ifade eden 'gerçek gelişim alanı' ile bir yetişkin ya da akran rehberliğinde ulaşabileceği 'potansiyel gelişim alanı' arasındaki farka odaklanmış ve kültürün, dil aracılığıyla zihinsel gelişimi nasıl şekillendirdiğini açıklamıştır.

1980'lerden sonra hümanist yaklaşımın etkisiyle doğan Pozitif Psikoloji ise psikolojinin yalnızca hastalıklara, zayıflıklara ve travmalara odaklanmasına karşı çıkarak insan doğasının güçlü yanlarını, erdemlerini ve mutluluğu incelemeyi amaçlar. Pozitif psikoloji, 'mutluluk bilimi' veya 'iyi oluş bilimi' olarak da adlandırılır. Bu yaklaşıma göre iyi oluş; öznel iyi oluş (yaşam doyumu ve olumlu duyguların sıklığı) ve psikolojik iyi oluş (kendini kabul, özerklik, kişisel büyüme, yaşam amacı, çevreye egemenlik ve olumlu ilişkiler) olmak üzere ikiye ayrılır.

Pozitif psikoloji literatüre; Martin Seligman'ın PERMA modeli (olumlu duygular, katılım, ilişkiler, anlam, başarı), Mihaly Csikszentmihalyi'nin Akış Kuramı (bireyin yaptığı işe tamamen odaklanıp zamanı unutması), umut kuramı, psikolojik dayanıklılık ve travma sonrası büyüme gibi yaşam kalitesini artırmaya yönelik son derece işlevsel ve yapıcı kavramlar kazandırmıştır.