Hâkim norm ve değerleri dikkate alarak sosyal eylem yapılarını, topluluk oluşumunu, sosyalleşme biçimlerini ve toplumsal kurumları analiz eden, insan dünyası üzerine odaklanmış bilimsel bir düşünme biçimidir.
C. Wright Mills tarafından geliştirilen, bireyin kendi kişisel sorunları ile toplumsal yapıdaki genel sorunlar ve güçlükler arasındaki bağlantıyı kurabilmesini sağlayan özgün bakış açısıdır.
Ortak bir kültür etrafında, belirli bir toprak parçası üzerinde yerleşik olan ve kendilerini birleşik, özgün bir varlık olarak gören insanlardan oluşan dinamik gruptur.
İnsanın kendi aklını başkasının kılavuzluğu olmadan kullanabilmesini, bireyciliği, özgürlüğü ve ampirik araştırmaya dayalı pozitivist bilgi üretimini savunan 18. yüzyıl düşünce akımıdır.
Metafizik ve spekülasyonu reddederek, bilginin yalnızca deneyim, gözlem ve ampirik araştırma sayesinde elde edilebileceğini savunan, Aydınlanma kökenli felsefi yaklaşımdır.
Saint-Simon ve ilk dönem Comte tarafından kullanılan, toplumda gerçekleşecek olayları önceden görmeyi, hesaplamayı ve bilimsel yasalarla toplumu yönetmeyi amaçlayan sosyolojinin ilk adıdır.
Auguste Comte'un sosyoloji kuramında, toplumsal istikrarı, düzeni ve bir verili tarihsel anda toplumu bir arada tutan koşulları inceleyen bölümdür.
Auguste Comte'un sosyoloji kuramında, toplumların tarihsel süreç içerisindeki ilerlemesini, değişimini ve gelişim yasalarını inceleyen bölümdür.
Karl Marx'ın kuramında, kapitalist üretim tarzı altında işçinin yaptığı işe, ürettiği ürüne, çalışma arkadaşlarına ve kendi insani potansiyeline yabancılaşarak kendine yabancı bir gücün denetimine girmesidir.
Karl Marx'a göre, işçinin ürettiği toplam değer ile kendisine ödenen ücret arasındaki farktır; kapitalist sömürünün ve kâr birikiminin temel kaynağını oluşturur.
Emile Durkheim'a göre, bireyin dışında var olan, ona dışsal bir zorlama gücü uygulayan ve "şeyler" gibi nesnel olarak incelenmesi gereken düşünce, duygu ve eylem biçimleridir.
Aynı toplumun üyelerinin ortalamasında yaşayan, bireysel koşullardan bağımsız, kalıcı ve toplumda bütünleşmeyi sağlayan inanç ve duyguların bütünüdür.
Emile Durkheim'a göre, işbölümünün gelişmediği, bireylerin birbirine benzediği ve ortak inançların güçlü olduğu geleneksel toplumlarda görülen dayanışma tipidir.
Emile Durkheim'a göre, gelişmiş işbölümü ve uzmanlaşma nedeniyle bireylerin birbirlerinin hizmetlerine ihtiyaç duyduğu modern toplumlarda görülen dayanışma tipidir.
Hızlı toplumsal değişim ve kriz dönemlerinde, toplumun bireyler üzerindeki denetleyici gücünün zayıflamasıyla ortaya çıkan kuralsızlık ve normsuzluk durumudur.
Max Weber'in, modern kapitalizm ve bürokratikleşmenin insan yaşamını rasyonel kurallarla kuşatarak onu özgürlükten yoksun bırakan çelik sertliğindeki yapısını tanımlamak için kullandığı metafordur.
Max Weber tarafından geliştirilen, araştırmacının somut tarihsel durumları karşılaştırmak, benzerlik ve sapmaları ölçmek için kullandığı zihinsel ve çözümleyici kurgusal ölçüttür.
George Ritzer'in Weber'in rasyonelleşme kuramından hareketle geliştirdiği; verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve kontrol ilkelerinin toplumsal yaşamın her alanına egemen olmasını ifade eden kavramdır.
İnsanların içinde bulundukları toplumun kültürünü, değerlerini, normlarını ve rollerini öğrenerek o toplumun etkin birer üyesi haline gelme sürecidir. Bu süreç bebeklikten başlayıp ölüme kadar devam eden aktif ve dinamik bir etkileşim döngüsüdür.
Çocuğun hayatının ilk yıllarında, genellikle aile ortamında gerçekleşen ve temel sosyal becerileri, dili ve ilk benlik duygusunu kazandığı sosyalleşme aşamasıdır. Bu aşama bireyin sonraki tüm öğrenmelerinin temelini oluşturur.
Bireyin okul çağına gelmesiyle başlayan ve hayatı boyunca devam eden, belirli sosyal kurumlar ve roller (öğrenci, çalışan, ebeveyn) için gerekli olan özel becerileri, normları ve bilgileri edindiği süreçtir.
Emile Durkheim tarafından geliştirilen, modern toplumlarda hızlı değişimler sonucu toplumsal normların ve değerlerin gevşemesi, bireyin rehberlik edecek kurallardan yoksun kalması ve kuralsızlık hissi yaşaması durumudur.
Karl Marx'ın teorisinde, kapitalist işbölümü altında çalışan işçinin ürettiği ürüne, üretim sürecine, kendine ve diğer insanlara karşı hissettiği kopukluk, yabancılık ve kontrol kaybı durumudur.
Max Weber'in modern rasyonelleşme, bürokrasi ve verimlilik arayışının bireylerin yaşamlarını, özgürlüklerini ve yaratıcılıklarını kısıtlayarak onları içine hapsettiği katı toplumsal yapıyı tanımlamak için kullandığı kavramdır.
Kimlik ve davranışların dışsal sosyal uyaranlara, ödül ve ceza mekanizmalarına (pekiştirme) ve çevredeki rol modellerin taklit edilmesine bağlı olarak geliştiğini savunan yaklaşımdır.
Charles Horton Cooley'nin, bireyin kendi benlik algısını başkalarının kendisini nasıl gördüğüne, değerlendirdiğine dair yorumları ve bu yorumlardan çıkardığı duygular (gurur, utanç) aracılığıyla oluşturduğunu açıklayan kavramdır.
George Herbert Mead'in, bireyin benlik gelişiminde, özellikle erken çocukluk döneminde sevgisi, onayı ve davranışları en çok önem taşıyan ve taklit edilen yakın kişileri (anne, baba, kardeşler) tanımlamak için kullandığı terimdir.
Mead'in, çocuğun sosyalleşme sürecinde bireysel kişilerin ötesine geçerek, içinde yaşadığı toplumun genel tutumlarını, beklentilerini, değerlerini ve normlarını soyut bir bütün olarak içselleştirmesini ifade eden kavramdır.
Mead'in benlik kuramında, benliğin aktif, kendiliğinden, yaratıcı, yenilikçi ve büyük ölçüde tahmin edilemez olan, harekete geçme dürtüsünü temsil eden özne kısmıdır.
Mead'in benlik kuramında, başkalarıyla olan etkileşimlerden içselleştirilen toplumsal beklentileri, kuralları ve tutumları içeren, ferdi beni denetleyen nesne konumundaki benlik parçasıdır.
Erving Goffman'ın, bireylerin sosyal etkileşimler sırasında başkalarında istedikleri imajı ve izlenimi yaratmak amacıyla kendi davranışlarını, görünümlerini ve sunumlarını bilinçli olarak yönlendirmesi sürecidir.
Goffman'ın, sosyal etkileşimi tiyatral bir performansa benzeterek, bireyleri sahnede rollerini sergileyen aktörler, sosyal ortamları ise ön sahne ve arka sahne olarak analiz eden yaklaşımıdır.
Goffman'ın, bireylerin sosyal etkileşim sırasında yaşadıkları utanç verici, reddedilme veya hata durumlarında kendi saygınlıklarını ve imajlarını korumak, vaziyeti kurtarmak için geliştirdikleri telafi edici davranışlardır.
Bireyin gelecekte katılmayı arzuladığı veya üstleneceği bir grubun ya da rolün normlarını, değerlerini, konuşma ve giyim tarzlarını şimdiden benimseyip taklit etmesi sürecidir.
Dijital teknolojiler, internet, e-posta veya sosyal medya platformları aracılığıyla bir kurbanı incitmek, korkutmak veya küçük düşürmek amacıyla gerçekleştirilen kasıtlı ve tekrarlanan saldırgan davranışlardır.
Bireyin geçmiş deneyimlerinden, eski değer ve normlarından koparak, yeni bir yaşam durumuna veya kuruma uyum sağlamak amacıyla tamamen yeni değerler, normlar ve davranış kalıpları öğrenmesi sürecidir.
Hapishane, ordu, manastır veya akıl hastanesi gibi, bireylerin dış dünyadan tamamen tecrit edilerek günlük yaşamlarının tüm yönlerinin tek bir idari otorite tarafından katı kurallarla yönetildiği kurumlardır.
Post-endüstriyel toplumlarda ergenlik ile tam yetişkinlik arasında ortaya çıkan, 18-29 yaş aralığını kapsayan, gençlerin eğitimde daha uzun kaldığı ve yetişkinlik rollerini geciktirdiği yaşam evresidir.
Geç yetişkinlik döneminde (50-65 yaş) olan, bir yandan kendi büyüyen çocuklarının sorumluluğunu taşırken diğer yandan yaşlanan ebeveynlerinin bakımını üstlenmek zorunda kalan ve iki taraflı baskı altında ezilen nüfus grubudur.
Bir bireyin toplum içindeki bir statüden veya rolden diğerine (örneğin çocukluktan yetişkinliğe, öğrencilikten mezuniyete) geçişini simgeleyen, meşrulaştıran ve topluca kutlanan törensel ritüellerdir.
Toplumsal olgulara bakış açımızı, zihinsel tutumumuzu ve araştırma sürecinde hangi kurallara uyacağımızı belirleyen temel düşünsel çerçeve veya gözlüktür.
Doğa bilimlerinin yöntem ve tekniklerinin toplumsal dünyayı incelemek için de aynen kullanılması gerektiğini savunan, nesnel ve ölçülebilir bilgiyi esas alan felsefi yaklaşımdır.
Bireyin dışında var olan, onun üzerinde dışsal bir baskı kuran, toplum genelinde yaygınlık gösteren eylem, düşünce ve davranış biçimleridir; Durkheim'a göre sosyolojinin temel inceleme nesnesidir.
Toplumsal dünyayı doğa bilimlerinden ayıran, insan eylemlerinin arkasındaki öznel anlamları, yorumları ve kültürel bağlamı anlamaya odaklanan alternatif bilimsel yaklaşımdır.
Sosyal sorunların, kavramların ve gerçekliklerin, insanların çevrelerini anlamlandırmaları, olaylara değer yüklemeleri ve etkileşimleri sonucunda insan ürünü olarak ortaya çıkması sürecidir.
Max Weber'in sosyolojik yönteminde, toplumsal aktörlerin eylemlerine yükledikleri öznel anlamların zihinsel ve bağlamsal olarak kavranması sürecidir.
Toplumsal olguları sayısallaştırarak, ölçerek, değişkenler arası ilişkileri istatistiksel testlerle analiz ederek genellemelere ulaşmayı amaçlayan pozitivist araştırma yöntemidir.
İnsanların deneyimlerini, bakış açılarını ve oluşturdukları anlam dünyasını kendi doğal bağlamında, esnek ve bütüncül bir yaklaşımla derinlemesine inceleyen yorumsamacı yöntemdir.
İnsanın kendi suçuyla düşmüş olduğu reşit olmama durumundan aklını kullanma cesareti göstererek kurtulması ve bilginin kaynağı olarak deney, gözlem ve aklı ön plana çıkarması dönemidir.
Bilginin kaynağının yalnızca duyusal deneyimler, gözlemler ve somut veriler olduğunu savunan, pozitivizmin temelini oluşturan felsefi yaklaşımdır.
Bilginin doğasını, kaynağını, sınırlarını ve doğruluğunu inceleyen, araştırmacının gerçekliğe dair nasıl bilgi üreteceğini belirleyen bilgi felsefesi dalıdır.
Belirli bir bilimsel araştırmada verilerin nasıl toplanacağını, analiz edileceğini ve yorumlanacağını belirleyen kuramsal ve mantıksal kurallar bütünüdür.
Varlık felsefesidir; sosyal bilimlerde sosyal gerçekliğin doğasını, onun nesnel bir gerçeklik mi yoksa zihinsel bir inşa mı olduğunu sorgulayan alandır.
Bir toplumsal eylemin, olayın veya etkileşimin ortaya çıktığı, ona anlamını ve eşsizliğini veren toplumsal, kültürel ve tarihsel çerçevedir.
Toplum içinde belirli bir statüyü işgal eden ve bu statüye bağlı olarak kendisinden beklenen toplumsal rolleri yerine getiren bireydir. Örneğin; bir okulda öğretmen, yolda sürücü veya ailede anne rolünü üstlenen bireyler birer sosyal kişidir.
Bireylerin ötesinde, kurumsallaşmış ya da kurumsallaşma sürecinde olan, ortak etkileşim ve ilişki ağlarından oluşan sosyal yapılanmalardır. Kurumlar, dernekler, devletler ve organize olmuş yapılar kolektif kişilik örnekleridir.
Bir sosyal yapının, rolün veya ilişki örüntüsünün toplum tarafından onaylanarak, kendi içinde tutarlı, sürekli ve kurallı bir nitelik kazanması sürecidir. Bilim dallarının bağımsız bölümler ve meslek tanımları kazanması bu sürece örnektir.
Kolektif kişiliklerin en düşük kurumsallaşma seviyesini oluşturan, bireysel deneyimlerin zamanla ortak etkileşim ve iletişim ağlarına dönüşerek olgusallaşma yolunda ilerlemesidir.
Bir yazarın çeviri yapmadan, kendi özgün bilgi birikimi, araştırmaları ve sentezleri doğrultusunda doğrudan kendisinin kaleme aldığı orijinal çalışmadır. Ziya Gökalp'in 'İlm-i İçtimaî' eseri Türk sosyolojisindeki ilk telif ders kitabıdır.
İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü bünyesinde Baykan Sezer tarafından başlatılan ve 1997 yılından bu yana kitap formatında kesintisiz olarak yayımlanan tematik akademik yayındır.
İstanbul Üniversitesi bünyesinde sosyolojik araştırmalar ve yayınlar yapmak amacıyla 1915 yılında kurulan, Türkiye'deki ilk kurumsal sosyolojik araştırma merkezidir.
Üniversitelerde belirli bir bilim dalında eğitim ve araştırma yapmak üzere kurulan, bir profesörün yönetimindeki en küçük akademik ve idari birimdir. Günümüzde yerini anabilim dallarına bırakmıştır.
Üniversitelerde bir bölümün altında yer alan, belirli bir uzmanlık alanına yönelik eğitim ve araştırma faaliyetlerinin yürütüldüğü akademik alt birimlerdir. Genel Sosyoloji ve Metodoloji buna bir örnektir.
Bir iş alanının, toplumda kabul gören, kendine özgü teknik ve kuralları olan, gelir getiren, yasal sınırları belirlenmiş ve kurumsallaşmış bir uzmanlık alanına dönüşmesi sürecidir.
Sosyolojik teori ve yöntemlerin, toplumsal sorunların tespiti, analizi ve pratik çözüm önerilerinin geliştirilmesi amacıyla sahada aktif olarak kullanılmasına odaklanan alt uzmanlık alanıdır.
Üretilen bilimsel ve sosyolojik bilginin topluma yayılmasını, tartışılmasını ve kamusallaşmasını sağlayan yazılı, görsel medya, yayın evleri ve bilimsel toplantılar gibi araçların tümüdür.
Kurumsallaşmış yapılarda görülen, kişisel ve duygusal olmaktan uzak, resmi kurallara, sözleşmelere ve belirli rollere dayalı olarak yürütülen rasyonel etkileşim biçimleridir.
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) kararı uyarınca, üniversitelerin dört yıllık sosyoloji lisans programlarından başarıyla mezun olan kişilere verilen resmi akademik ve mesleki unvandır.
Sınırları belirlenmiş tek bir konunun, kurumun, köyün veya toplumsal grubun derinlemesine ve çok boyutlu olarak incelendiği ampirik araştırma ve yayın yöntemidir.
Belirli bir toplumsal statüye sahip olan bireyden, toplumun veya grubun göstermesini beklediği onaylanmış davranış kalıpları ve sorumluluklardır.
Toplumu oluşturan parçaların (bireyler, gruplar, kurumlar) birbirleriyle olan istikrarlı ilişkiler bütünüdür. Örneğin, bir ülkenin hukuk, eğitim ve aile sisteminin birbirini etkileyerek oluşturduğu düzen.
Bireyin toplumsal yapıda işgal ettiği mevki veya pozisyondur. Örneğin, bir kişinin 'öğretmen' veya 'ebeveyn' olması onun toplumsal statüsünü belirler.
Statüye uygun olarak sergilenmesi beklenen davranış kalıplarıdır. Örneğin, bir öğretmenin sınıfta ders anlatması, statüsüne bağlı olarak yerine getirdiği roldür.
Bireylerin duygusal ihtiyaçlarının karşılandığı, samimi ve gayri resmi ilişkilerin olduğu gruplardır. Aile ve yakın arkadaş çevresi buna en somut örnektir.
Belirli bir amaca yönelik, resmi kuralların ve profesyonelliğin egemen olduğu gruplardır. İşyeri veya okul ortamındaki ilişkiler ikincil grup ilişkileridir.
Bir toplumun maddi (araç-gereç) ve maddi olmayan (değerler, inançlar) tüm yaşam tarzıdır. Örneğin, Türk mutfağı maddi, geleneksel bayram kutlamaları maddi olmayan kültürdür.
Toplumun yapısındaki, kurumlarındaki ve ilişkilerindeki zamanla meydana gelen dönüşümlerdir. Sanayi devrimi sonrası tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş buna bir örnektir.
Mübeccel Kıray tarafından tanımlanan, geleneksel toplumdan modern topluma geçişte toplumsal çözülmeyi engelleyen yapılardır. Kentteki hemşehri dernekleri buna örnektir.
Devletin ekonomideki ağırlığını azaltan, özel sektörü ve serbest piyasayı önceleyen ekonomik modeldir. Türkiye'de 1980 sonrası Turgut Özal dönemiyle başlamıştır.
Dinin toplumsal alanlardaki referans noktasının zamanla azalması sürecidir. Bilim ve teknolojideki gelişmeler sekülerleşmeyi güçlendiren temel etkenlerdir.
Toplumun farklı etnik, dini veya kültürel gruplardan oluşmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun çok kimlikli yapısı buna en belirgin örnektir.
Sosyolojinin doğuşunu tetikleyen, üretim biçimini ve toplumsal örgütlenmeyi kökten değiştiren süreçtir. Sanayi öncesi toplumdan sanayi toplumuna geçişi ifade eder.
Osmanlı'da toprağın işlenmesi karşılığında asker beslenmesine dayalı tarımsal üretim düzenidir. Bu sistemin bozulması Osmanlı'da köklü değişimlerin başlangıcı olmuştur.
Modern toplumlarda gençlik, kimlik ve yaşam tarzı ekseninde gelişen, popüler kültürle şekillenen hareketlerdir.
Ulusal sınırların önemini yitirdiği, ekonomik ve kültürel etkileşimin dünya çapında hızlandığı süreçtir. Türkiye 1990'lardan itibaren bu sürece yoğun şekilde eklemlenmiştir.
Antik Yunan kaynaklı bir terim olup, Platon'un metinlerinde 'ev idaresi' ve hane bütçesinin denkleştirilmesi anlamında kullanılan, günümüz ekonomi kelimesinin kökenini oluşturan kavramdır.
Ekonomik olgulara sosyolojik perspektifin uygulanmasıdır. Sınırlı mal ve hizmetlerin üretimi, dağıtımı, değişimi ve tüketimi olgularının tamamının toplumsal bağlam, kültür, kurumlar ve sosyal ağlar çerçevesinde incelenmesini hedefler.
Karl Marx'ın kapitalist çalışma sürecini açıklamak için kullandığı, işçinin ürettiği ürüne, üretim sürecine, kendine ve kendi türsel varlığına yabancılaşarak emeğinin sömürülmesi durumunu ifade eden kavramdır.
Karl Marx'ın emek-değer kuramı çerçevesinde geliştirdiği, işçinin ürettiği toplam değer ile işçiye ödenen ücret (emeğin değeri) arasındaki farkı ve kapitalistin el koyduğu sömürü miktarını ifade eden kavramdır.
Frederick Taylor'un geliştirdiği, iş yerinde maksimum verimliliği hedefleyen, işçilerin tüm hareketlerini zaman çizelgelerine göre planlayan ve iş süreçlerini bilimsel olarak analiz eden yönetim sistemidir.
Henry Ford tarafından uygulanan, en belirgin özelliği üretim bandı (hareketli montaj hattı) sistemi olan, kitle üretimi ve kitle tüketimini bir arada şekillendiren 20. yüzyıl üretim modelidir.
Georg Ritzer tarafından verimlilik artışı bağlamında ele alınan, karmaşık işlerin parçalara bölünerek az beceri gerektiren veya hiç beceri gerektirmeyen işler haline getirilmesi ve işçinin niteliksizleştirilmesi sürecidir.
Guy Standing tarafından tanımlanan, neoliberal politikalar sonucu ortaya çıkan, esnek, güvencesiz, geleceği belirsiz ve normal vatandaşlara göre daha sınırlı haklara sahip olan yeni güvencesiz çalışanlar sınıfıdır.
Guy Standing'in prekaryayı tasvir ederken kullandığı, çeşitli nedenlerle normal vatandaşların sahip olduğu tam medeni, hukuki ve ekonomik haklardan daha sınırlı haklara sahip olan kişileri tanımlayan kavramdır.
Werner Sombart'ın sanayi öncesi geleneksel toplumların kullanım değeri odaklı tüketim yapısını tanımlamak için kullandığı, kazanılan miktar ile harcanan miktar arasında geleneksel bir dengenin olduğu ekonomik yapıdır.
Thorstein Veblen tarafından ortaya atılan, bireylerin sadece ihtiyaçlarını karşılamak için değil, toplumda statü, saygınlık ve güç kazanmak amacıyla lüks ve kaliteli malları tüketmesi durumudur.
Karl Marx'ın kapitalist üretim ilişkilerinde, insanların ürettiği metalara doğaüstü güçler ve toplumsal ilişkiler atfedilmesi, insanlar arasındaki ilişkilerin nesneler arasındaki ilişkilere dönüşmesi durumudur.
Alan McCracken'ın modern tüketicinin bitmek bilmeyen tüketim arzusunu açıklamak için kullandığı, nesnelerin yaşanılan gerçeklik ile idealize edilen dünya arasındaki boşluğu kapatmaya yarayan köprüler olarak görülmesi durumudur.
John Urry tarafından ortaya atılan ve Edgell ile Hetherington tarafından tartışılan, sosyal bilimcilerin tarihsel ve toplumsal analizlerde sadece üretim ilişkilerine odaklanıp tüketim ilişkilerini edilgen ve önemsiz görme eğilimidir.
Küreselleşmenin etkisiyle ülkeler ve toplumlar arasında zenginlik, gelir, sağlık, eğitim, hukuk ve iş güvencesi gibi hayati kaynaklara erişimde yaşanan sistematik adaletsizlikler ve farklılıklardır.
İnsanların temel ihtiyaçlarının karşılanması yolunda oluşan, zaman içinde örgütlenip yerleşmiş norm ve kurallar topluluğudur. Örneğin ekonomi, eğitim, aile, din ve siyaset modern toplum yapısında kurumsallaşmış ilişki biçimleridir.
Toplumu yöneten kuralları belirleme yetkisine ve fiziksel güç kullanma tekeline sahip olan özel bir kurumlar bütünüdür. Uygarlık tarihinin belirli bir döneminde yöneten-yönetilen ilişkilerinin düzenlenmesi ihtiyacıyla ortaya çıkmıştır.
Fiziksel şiddet ve güç kullanma hakkının yalnızca devlette toplanması, diğer kurum veya bireylerin silah ve güç kullanımının ise devletin iznine bağlanması durumudur. Max Weber tarafından devletin en ayırt edici özelliği olarak tanımlanmıştır.
Antropolog Marshall Sahlins tarafından uygarlık öncesi, sınıfsız ve eşitlikçi dönemleri tanımlamak için kullanılan kavramdır. Bu dönemde mülkiyet ortak olduğu için ezen-ezilen ayrımı ve devlet örgütlenmesi bulunmamaktaydı.
Tarım ve üretim teknolojilerindeki gelişimle birlikte, üreticilerin kendi hayatta kalma ihtiyaçlarından daha fazla ürettikleri değerdir. Artı ürünün ortaya çıkışı, mülkiyet ilişkilerini, sınıfsal farklılaşmayı ve bunları koruyacak devlet kurumunu doğurmuştur.
Toplumu biyolojik bir organizmaya benzeten ve toplumsal yapıda denge, uyum ve iş birliğini esas alan teoridir. Bu kurama göre devlet, toplumsal eşitsizlikleri ortak bir amaç doğrultusunda uyumlu hale getiren tarafsız bir uzlaştırıcıdır.
Emile Durkheim tarafından geliştirilen, sınıfsal çatışmaları reddederek mesleki dayanışma ve temsil yoluyla toplumsal bütünleşmeyi sağlamayı amaçlayan devlet ve toplum anlayışıdır.
Toplumu uzlaşmaz sınıfsal çıkarların çatışma alanı olarak gören ve devleti egemen sınıfların alt sınıfları baskı altında tutma aracı olarak tanımlayan Marksist yaklaşımdır.
Antonio Gramsci tarafından geliştirilen, egemen sınıfların alt sınıflar üzerinde sadece zorla değil, rıza, eğitim, kültürel kanallar ve tavizler yoluyla kurduğu düşünsel ve siyasal liderlik/denetim durumudur.
Üretim araçlarının ve üreticilerin (kölelerin) mülkiyetinin köle sahiplerine ait olduğu, egemenliğin dinsel ve mitolojik söylemlerle meşrulaştırıldığı ilk antik devlet biçimidir.
Egemenliğin büyük toprak sahipleri (derebeyleri) ve din adamlarının elinde olduğu, köylülerin (serflerin) sömürüsüne dayanan ve meşruiyetini din ile gelenekten alan Orta Çağ devlet tipidir.
Sermaye mülkiyetini elinde bulunduran burjuva sınıfının egemenliğine dayanan, pazarın ve özel mülkiyetin korunmasını esas alan modern ulus-devlet formundaki devlet tipidir.
Üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilerek yönetimin emekçi sınıfların (işçi ve köylülerin) kontrolüne geçtiği, toplumsal zenginliğin ortak ihtiyaçlar için kullanıldığı devlet tipidir.
Küreselleşme sürecinde ulus-devletlerin otonomilerinin zayıflamasıyla ortaya çıkan, egemenliğin ulus ötesi büyük ticaret burjuvazisine ve çok uluslu şirketlere kaydığı devlet anlayışıdır.
Siyasal egemenliğin kaynağının Tanrı'ya dayandırıldığı, devlet ve toplum kurallarının insan aklı yerine kutsal metinler ve dinsel dogmalarla belirlendiği yönetim biçimidir.
Toplumun bir üyesi olarak insanoğlunun kazandığı bilgi, sanat, ahlak, yasa, gelenek ve benzeri diğer yetenek ve alışkanlıkları kapsayan, insan eliyle üretilmiş karmaşık bir bütündür. Metinde Tylor'ın tanımıyla aktarılan bu kavram, insanın doğa dışında ürettiği her şeyi içerir.
Bir kültürel sistem içindeki teknolojiyi, üretim araçlarını, binaları, mimariyi, kıyafetleri ve somut her türlü insan ürününü kapsayan boyuttur. Örneğin, bir toplumun geleneksel konut mimarisi veya kullandığı tarım aletleri maddi kültürün parçasıdır.
Toplumda üretilen ve bireylerce paylaşılan; fiziki varlığı bulunmayan inançlar, değerler, normlar, gelenekler, ahlak kuralları ve semboller gibi soyut unsurların bütünüdür. Toplumsal etkileşim biçimlerini ve ortak davranış kalıplarını düzenler.
Bireyin kendi kültürünü ve yaşam tarzını bir norm, ölçüt olarak kabul ederek diğer kültürleri buna göre değerlendirmesi ve kendi kültürünü diğerlerinden üstün görmesi eğilimidir. Diğer kültürleri 'tuhaf' veya 'yetersiz' bulma tutumuna yol açar.
Her kültürel pratiğin ve değerin, yalnızca kendi tarihsel ve toplumsal bağlamı içinde anlaşılabileceğini ve değerlendirilmesi gerektiğini savunan yaklaşımdır. Başka kültürleri dışarıdan yargılamak yerine, onların kendi içindeki mantığını anlamaya öncelik verir.
Bir kültürün içine doğan bireyin, çocukluktan itibaren aile, okul ve sosyal çevre gibi kurumlar aracılığıyla o kültürün değerlerini, normlarını ve yaşam biçimini öğrenip içselleştirmesi sürecidir. Bireyin toplumsallaşma sürecinin kültürel boyutunu ifade eder.
Farklı kültürlere sahip iki grubun sürekli ve doğrudan temas kurması sonucunda karşılıklı olarak kültürel öğe alışverişinde bulunması ve bu etkileşimle her iki kültürün de değişime uğraması sürecidir.
Belirli bir kültür merkezinde ortaya çıkan maddi veya manevi kültür öğelerinin (teknolojik bir icat, bir inanç veya moda akımı gibi) coğrafi olarak çevreye ve diğer toplumlara yayılması sürecidir.
Bireyin kendi alışık olduğu kültürel ortamdan çıkıp tamamen yabancı, dilini ve simgelerini bilmediği bir kültüre girdiğinde yaşadığı uyum zorluğu, bunalım, şaşkınlık ve yabancılaşma hissidir. Göç eden işçilerin yaşadığı krizler buna örnektir.
William F. Ogburn tarafından ortaya atılan, maddi kültürdeki (teknoloji, sanayi) hızlı değişime karşılık, manevi kültürün (değerler, ahlak, hukuk) aynı hızda değişememesi sonucu iki alan arasında ortaya çıkan uyumsuzluk ve boşluk durumudur.
Hâkim veya egemen bir kültürün, etkileşim halinde olduğu diğer zayıf kültürleri kendi içinde eriterek kendine benzetmesi ve onların özgün kültürel niteliklerini kaybettirmesi sürecidir.
Farklı kültürel grupların kendi özgün kimliklerini ve kültürlerini koruyarak, içinde yaşadıkları egemen toplumsal yapıya ve kültüre uyum sağlaması, onunla eklemlenmesi sürecidir.
Bir toplumda genellikle ekonomik ve sosyal açıdan seçkin (elit) bir azınlığın beğenilerini, estetik zevklerini ve entelektüel ilgilerini yansıtan; opera, klasik müzik, koleksiyonculuk gibi özel bilgi ve incelik gerektiren kültür biçimidir.
Toplumun çoğunluğu tarafından tercih edilen, kitle iletişim araçlarıyla yaygınlaştırılan, düşük maliyetli ve standartlaştırılmış seri üretim özelliklerine sahip, geniş kitlelerin tüketimine sunulan kültür unsurlarıdır.
Bir toplumun genel hâkim kültürü içinde varlığını sürdüren ancak kendisini ana kültürden ayıran farklı değerlere, normlara ve yaşam tarzlarına sahip olan grupların (örneğin etnik gruplar veya belirli yaş grupları) kültürüdür.
Egemen kültürel değerleri ve normları açıkça reddeden, kurulu toplumsal düzene karşı çıkan ve onun yerine tamamen alternatif bir yaşam biçimi ve değerler sistemi koymaya çalışan radikal grupların kültürüdür.
Küreselleşme süreciyle birlikte, kitle iletişim araçları ve küresel şirketler aracılığıyla yerel kültürlerin zayıflayarak dünyanın tek bir ortak, standartlaştırılmış ve benzeşmiş tüketim kültürüne (McDonaldslaşma) doğru evrilmesi sürecidir.
Kadın ve erkek bedenleri arasındaki kromozomal, hormonal, anatomik ve fizyolojik farklılıklara işaret eden biyolojik niteliklerdir. Örneğin, XX kromozomuna sahip bireyin dişi, XY kromozomuna sahip bireyin erkek olarak dünyaya gelmesi biyolojik cinsiyetle belirlenir.
Kadınlık ve erkekliğe dair biyolojik özelliklerden ziyade, toplumlar tarafından kültürel ve sosyal olarak inşa edilen davranış kalıplarını, rolleri ve beklentileri ifade eden kavramdır. Örneğin, kız çocuklarının evcilik oynamaya, erkek çocuklarının ise takım sporlarına yönlendirilmesi toplumsal cinsiyet inşasıdır.
Bireyin kendi biyolojik cinsiyetini bedensel, psikolojik ve sosyal süreçler süzgecinden geçirerek kendisini hangi cinsiyet içinde algıladığı ve tanımladığı ile ilgili psiko-sosyal süreçtir. Kişinin kendisini iç dünyasında kadın veya erkek olarak konumlandırması bu kimlikle ilgilidir.
Bireyin doğuştan gelen anatomik cinsiyetini reddederek karşı cinsin birincil ve ikincil cinsiyet özelliklerine sahip olmak istemesi ve bu doğrultuda cerrahi operasyonlarla cinsiyet değiştirerek yaşama arzusudur. Transseksüellik bir cinsel yönelim değil, cinsel kimlik durumudur.
Kişinin fiziksel, duygusal ve cinsel açıdan hangi cinsiyetteki bireylere karşı çekim duyduğunu belirleyen eğilimdir. Bireyin yöneldiği hedefe göre heteroseksüellik, homoseksüellik, biseksüellik veya aseksüellik olarak sınıflandırılır.
Duygusal, fiziksel ve cinsel ilginin yalnızca karşı cinsten olan kişilere yönelik olması durumunu ifade eden, Yunanca 'farklı' anlamına gelen heteros sözcüğünden türetilmiş cinsel yönelimdir.
Bireyin duygusal ve cinsel ilgisinin kendiyle aynı cinsiyetten olan kişilere yönelik olması durumudur. Erkeklerin erkeklere yönelmesi 'gey', kadınların kadınlara yönelmesi ise 'lezbiyen' kavramlarıyla ifade edilir.
Bireyin her iki cinsiyetten olan kişilere karşı da cinsel ve duygusal ilgi duyma, ilişki kurma potansiyeline sahip olması durumudur. Bu ilginin derecesi kişiden kişiye ve zaman içinde değişkenlik gösterebilir.
Bireyin herhangi bir cinsiyete karşı cinsel çekim hissetmemesi, cinsel çekimin çok az olması veya hiç olmaması durumunu tanımlayan, son dönemde dördüncü yönelim olarak kabul gören kavramdır.
Vücutlarında hem kadın yumurtalığı hem de erkek testisleri gibi her iki cinsiyete ait biyolojik, anatomik ve hormonal özellikleri aynı anda taşıyan bireyleri tanımlayan tıbbi ve sosyolojik terimdir.
Cinsiyetin ve cinsel kimliklerin doğal olmadığını, tamamen sosyal ve performatif olarak inşa edildiğini savunan, heteroseksüelliğin norm/doğal kabul edilmesine karşı çıkan 1990'lar kökenli radikal kültür kuramıdır.
Judith Butler tarafından ortaya atılan, toplumsal cinsiyetin sabit bir öz olmadığını, bireyin toplumsal alanda sürekli olarak sergilediği eylemler, jestler ve sunumlar (performanslar) aracılığıyla kurulduğunu savunan kavramdır.
Erkeklerin kadınlar üzerinde sistematik olarak kurduğu egemenlik, tahakküm ve iktidar düzenlemelerini ifade eden, gücün ve otoritenin erkek soyunda ve elinde toplandığı toplumsal yapılanmadır.
Feminizmin tarihsel olarak kurumsallaşmasından ve dalgalar halinde yayılmasından önce, 18. yüzyıl ve öncesinde kadın haklarını ilk kez tartışmaya açan, şekillendiren öncü aktivist ve düşünce hareketleridir.
Carol Gilligan tarafından geliştirilen, kadınların ahlaki gelişim süreçlerinin erkeklerden farklı olarak ilişkilerin korunması, bakım ve sorumluluk üstlenme ilkeleri etrafında şekillendiğini savunan yaklaşımdır.
Kadınların egemenlik altına alınması ile doğanın insan/erkek tarafından sömürülmesi arasında doğrudan bir özdeşlik kuran, çevre krizlerinin temelinde eril-merkezli dünya görüşünün yattığını savunan kuramdır.
Kadın ve erkek arasındaki toplumsal rol ve iş bölümü farklılıklarının, fiziksel güç ve üreme yetisi gibi tamamen biyolojik ve doğal farklılıkların kaçınılmaz bir yansıması olduğunu savunan muhafazakar yaklaşımdır.
Cinsiyet rollerinin biyolojik farklılıklardan ziyade kültürel olarak belirlendiğini, sosyal olarak inşa edildiğini ve sosyalleşme süreçleriyle öğrenilerek aktarıldığını savunan sosyolojik yaklaşımdır.
Belli kurallar doğrultusunda birlikte çalışan ve toplumun sürdürülmesini sağlayan parçaların (kurumlar, etkileşimler) oluşturduğu sistemdir.
Auguste Comte tarafından kullanılan, toplumsal düzeni ve yapıyı inceleyen sosyoloji dalıdır.
Durkheim'a göre sanayi öncesi toplumlarda görülen, ortak inanç ve değerlere dayalı güçlü toplumsal bağdır.
Modern toplumlarda iş bölümü ve uzmanlaşma sonucu ortaya çıkan, farklılıklara dayalı dayanışma biçimidir.
Toplumun dinsel, ahlaki ve estetik beğenilerini temsil eden, neyin doğru veya yanlış olduğunu gösteren rehber inançlardır.
Bireylerin belirli durumlarda nasıl davranması gerektiğini belirleyen ve ödül-ceza sistemiyle desteklenen kurallar bütünüdür.
Yasa, tüzük ve yönetmelik gibi yaptırım gücü yüksek olan yazılı kurallardır.
Örf, adet, gelenek ve ahlak kuralları gibi yazılı olmayan ancak toplumsal yaşamı düzenleyen kurallardır.
Toplumun parçaları arasındaki uyumu ve bireylerin ortak amaçlar etrafında toplanmasını ifade eden süreçtir.
Toplumsal düzenin sürdürülmesi için bireylerin davranışlarını düzenleyen sosyal süreçler ve tekniklerdir.
Bireyin kendi davranışlarını toplumsal kurallar doğrultusunda bizzat denetlemesi, yapay kontrolün bir türüdür.
Toplumda var olan norm ve değer beklentilerine uymama veya bu beklentilerden uzaklaşma durumudur.
Yasalara aykırı olan, meşru cezaların uygulandığı ve devlet müdahalesi gerektiren eylemlerdir.
Toplumdaki belirsizlik dönemlerinde ortaya çıkan, kuralların işlemediği ve bireyin toplumla bağının koptuğu normsuzluk halidir.
Bireyin toplumda kabul görmesini engelleyen, onu 'sapkın' olarak yaftalayan değer yitimidir.
Varlıklı ve statü sahibi kişilerin mesleki faaliyetleri sırasında işledikleri, genellikle gizli kalan suç türleridir.
Bilişim sistemlerini hedef alan veya bu sistemler kullanılarak işlenen, teknoloji merkezli yasa dışı eylemlerdir.
Nüfusun çoğunun ticaret, sanayi ve hizmetle uğraştığı, tarımsal etkinliklerin olmadığı, yoğun nüfuslu ve farklılıklardan oluşan yerleşim alanıdır.
Sanayileşmeye bağlı olarak kent sayısının artması, büyümesi ve toplumun ekonomik/toplumsal yapısının tarım dışı üretime evrilmesi sürecidir.
Latince kent anlamına gelen ve modern dillerdeki 'uygarlık' (civilization) kavramının kökenini oluşturan terimdir.
Durkheim'a göre kentlerdeki karmaşık iş bölümü ve uzmanlaşma sonucunda bireylerin birbirine bağımlı hale gelmesiyle oluşan dayanışma türüdür.
Kentlerde geleneksel bütünleşmenin zayıflaması ve anonimlik nedeniyle bireyin topluma bağlanmasının güçleşmesi sonucu ortaya çıkan kuralsızlık durumudur.
Tönnies'e göre rasyonel, akılcı ve çıkar odaklı ilişkilerin egemen olduğu şehir toplumlarını ifade eden kavramdır.
Chicago Okulu tarafından geliştirilen, kenti bir organizma olarak gören ve mahalle dağılımını biyolojik uyum süreçlerine benzeten yaklaşımdır.
Bir grubun veya işlevin (örn. iş merkezleri) bir bölgeye girerek oradaki mevcut sakinleri veya yapıyı değiştirmesi sürecidir.
Farklı sosyal, ekonomik veya etnik grupların kent içinde farklı fiziksel mekanlarda kümelenerek birbirlerinden kopmasıdır.
Eski kent merkezlerindeki köhneleşmiş alanların yenilenerek alt sınıfların yerine orta-üst sınıfların yerleşmesi sürecidir.
Plansız büyüyen alanların yenileme, koruma ve sağlıklaştırma amacıyla devlet veya özel sektör eliyle yeniden yapılandırılmasıdır.
Irk, din veya siyasi düşüncesi nedeniyle baskı altında hissedip ülkesini terk eden ve sığınma talebi kabul edilen kişidir.
Baskı nedeniyle ülkesini terk eden ancak mültecilik talebi henüz soruşturma aşamasında olan kişidir.
Göçmenlerin veya yoksulların toplumun üretken alanlarından ve temel hizmetlerinden mahrum bırakılması sürecidir.
Castells'e göre kentin temel işlevi olan konut, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi hizmetlerin örgütlenmesi ve sunulmasıdır.
Kırsal alanlardaki sosyal yaşamı, yapıları, insan ilişkilerini ve sorunları sistematik olarak inceleyen sosyoloji alt dalıdır.
Tönnies tarafından tanımlanan, birincil ilişkilerin, duygusallığın ve ortak mülkiyetin hakim olduğu küçük ölçekli toplumsal yapıdır.
İşbölümünün geliştiği, gayri şahsi ve sözleşmeye dayalı ilişkilerin ön planda olduğu kentsel toplum yapısıdır.
Durkheim'a göre geleneksel toplumlarda görülen, ortak inanç ve kolektif bilince dayalı dayanışma türüdür.
Modern toplumlarda işbölümü ve karşılıklı bağımlılık sonucu ortaya çıkan, sözleşmeye dayalı dayanışma biçimidir.
İbn-i Haldun'un kırsal alanda yaşayan, daha cesur ve az bozulmuş olarak tanımladığı göçebe/köylü toplum yapısıdır.
İbn-i Haldun'un yerleşik kent hayatını ve kentli sınıfı tanımlamak için kullandığı kavramdır.
Ekonomik etkinliklerin tarım ve hayvancılığa dayandığı, geleneksel ilişkilerin yaygın olduğu kentsel olmayan bölgelerdir.
Üretim araçları karşısındaki konumu ve kendine has yaşam kültürüyle tanımlanan toplumsal bir sınıftır.
Köylünün geçimlik üretimden çıkarak pazar için küçük ölçekli üretim yapmaya başladığı ekonomik evredir.
Gerçek veya varsayılan bir ortak ataya dayanan, kan bağı temelinde örgütlenmiş geleneksel toplumsal yapıdır.
Kırsal alanda toprağa ve güce sahip olan kişilerin, geleneksel otoriteye dayanarak kurduğu liderlik sistemidir.
Kırsal alanda dini ve manevi otoriteye sahip kişilerin toplum üzerindeki etkisini ifade eden kurumdur.
Besin ve mera bulma amacıyla, belirli bir konuta bağlı kalmadan mevsimlik yer değiştirme biçimidir.
Belirli bir köy veya topluluğun tüm yönleriyle derinlemesine incelendiği bilimsel araştırma yöntemidir.
1980 sonrası tarımda devlet desteğinin azaldığı ve piyasanın serbestleştiği ekonomik yaklaşımlardır.
Sağlık ve hastalık olgularının toplumsal nedenlerini, sağlık kurumlarının işlevlerini ve sağlık hizmetlerinin toplumdaki dağılımını mikro ve makro düzeyde inceleyen sosyoloji alt disiplinidir.
Toplumda görülen hastalıkların ve sağlıkla ilgili durumların sıklığını, dağılımını (kişi, yer ve zaman boyutunda) ve nedenlerini inceleyen tıp ve halk sağlığı bilim dalıdır.
Hastalığın nesnel, biyolojik ve tıbbi boyutunu ifade eden; organlarda, sinir sisteminde veya bilişsel kapasitede meydana gelen işlev bozukluğudur.
Bireyin kendi hastalığını, hissettiği ağrı ve acı üzerinden öznel, varoluşsal ve psikolojik olarak deneyimleme biçimidir.
Toplumun ve kurumların bireyi hasta olarak algılama biçimi ile hastaya yüklenen toplumsal roller, haklar ve muafiyetler boyutudur.
Hastalığı bedensel bir makine bozulması olarak gören, zihin ve bedeni ayıran ve tedaviyi yalnızca eğitimli tıp uzmanlarının yetkisinde kabul eden modern tıp yaklaşımıdır.
Talcott Parsons tarafından geliştirilen, hastanın sorumluluklardan muaf tutulmasını ancak iyileşmek için hekime itaat etmesini öngören toplumsal davranış kalıbıdır.
Önceden dinsel, ahlaki veya sosyal kabul edilen durumların (örneğin obezite veya hiperaktivite), tıp kurumunun denetimine alınarak tedavi edilmesi gereken birer hastalık olarak tanımlanması sürecidir.
Howard Becker tarafından geliştirilen, sapkınlığın davranışın kendisinde değil, egemen grupların koyduğu kuralların ihlal edilmesiyle bireylere yapıştırılan sosyal etiketlerde olduğunu savunan kuramdır.
Erving Goffman'ın tanımladığı, bireyi toplum gözünde derinden itibarsızlaştıran, dışlanmasına ve ayrımcılığa maruz kalmasına yol açan olumsuz fiziksel veya sosyal niteliktir.
Bireylerin doğduğu, büyüdüğü, çalıştığı ve yaşlandığı koşulları kapsayan; gelir, eğitim, barınma ve meslek gibi sağlığı doğrudan etkileyen sosyal faktörlerdir.
Neoliberal politikalar sonucunda sağlık hizmetlerinin kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp, piyasada parayla alınıp satılan ticari bir mal haline getirilmesidir.
İnsan bedeninin toplumsal deneyimlerden, ait olunan grupların normlarından, tüketim kültüründen ve iktidar ilişkilerinden nasıl etkilendiğini inceleyen sosyoloji alanıdır.
Michel Foucault'nun geliştirdiği, modern devletlerin nüfusun doğum, ölüm, sağlık ve yaşam süresi gibi biyolojik süreçlerini denetlemek ve düzenlemek için uyguladığı iktidar teknolojisidir.
Sağlıklı yaşam ideolojisinin etkisiyle, sağlıksız veya hantal olmayı ahlaki bir kusur ve kişisel bir başarısızlık olarak gören kültürel baskı mekanizmasıdır.
Tüketim kültürünün ve medyanın dayattığı zayıflık idealinin etkisiyle ortaya çıkan, bireyin zayıf kalma saplantısıyla aşırı diyet yapması durumudur.
Bireyin kısa sürede aşırı miktarda yemek yemesi ve ardından kilo alma korkusuyla yediklerini kusarak vücudundan çıkarmasıyla karakterize beslenme bozukluğudur.
Bireyin bedeninde veya zihinsel yapısında herhangi bir uzvun veya işlevin kısmen ya da tamamen eksik olması durumunu ifade eden biyolojik olgudur.
Sakatlığı olan bireyleri dikkate almayan, onları sosyal yaşamdan dışlayan ve mimari/sosyal engellerle kısıtlayan toplumsal düzenin yarattığı dezavantajlılık durumudur.
Engelli çocukların, engelli olmayan akranlarıyla birlikte aynı sınıfta ve okulda, gerekli destek hizmetleri sağlanarak eğitim almasını öngören kapsayıcı eğitim modelidir.
Makro toplumsal anlatılara ve pozitivist yasalara karşı çıkarak, sıradan bireyin her gün tekrarlanan mikro eylemlerini, etkileşimlerini ve bu eylemlere yüklediği anlamları inceleyen sosyolojik alt disiplindir.
Toplumsal dünyayı nesnel ve mutlak yasalarla açıklamak yerine, aktörlerin kendi eylemlerine verdikleri öznel anlamları yorumlayarak anlamlandırmayı hedefleyen sosyolojik yaklaşımdır.
C. Wright Mills tarafından geliştirilen, bireysel ve kişisel gibi görünen meselelerin ile hane içi sorunların aslında daha geniş kamusal ve toplumsal olaylarla olan derin ilişkisini kurabilme becerisidir.
Lefebvre ve Marx'ın çalışmalarında geçen, bireyin kapitalist üretim ve tüketim ilişkileri içinde kendi emeğine, ürettiği ürüne, doğasına ve nihayetinde kendi özgün varoluşuna yabancı hale gelmesi durumudur.
Kapitalist sistemde reklamlar ve medya aracılığıyla bireylere sahte ihtiyaçlar dayatarak, onları sürekli bir tüketim döngüsüne sokan ve özgürce seçtikleri yanılsamasını yaratan sistemli yönlendirmelerdir.
Erving Goffman'ın geliştirdiği, toplumsal hayatı ve insan etkileşimlerini bir tiyatro sahnesinde sergilenen roller, performanslar ve senaryolar üzerinden açıklayan mikro sosyolojik kuramdır.
Bireyin sosyal etkileşimler esnasında başkalarının kendisi hakkında edineceği izlenimleri ve yargıları kontrol etmek, yönlendirmek ve manipüle etmek için sergilediği bilinçli eylemler bütünüdür.
Goffman'ın kuramında, bireyin seyirciler önünde performans sergilediği, toplumsal normlara uygun roller oynadığı ve kişisel imajını yönettiği resmi toplumsal alandır.
Bireyin toplumsal rollerinden sıyrıldığı, izlenim yönetimi yapma zorunluluğunun olmadığı, kendi kişisel benliğiyle baş başa kaldığı sahne arkası alandır.
Toplumsal gerçekliğin dışarıda nesnel bir şekilde var olmadığını, aksine insanların kendi bilinçleri, algıları ve etkileşimleri aracılığıyla bu gerçekliği anbean inşa ettiklerini savunan yaklaşımdır.
Gündelik yaşamın normal ve sorunsuz akışı içinde bireylerin sorgulamadan doğru kabul ettikleri, başkalarıyla paylaştıkları pratik bilgi stoklarıdır.
Harold Garfinkel tarafından kurulan, sıradan insanların kendi gündelik yaşamlarını ve toplumsal düzenlerini inşa etmek ve sürdürmek için kullandıkları pratik yöntemleri inceleyen yaklaşımdır.
Michel de Certeau'nun kullandığı, zayıf olanın güçlü karşısında hayatta kalmasını ve manevra yapmasını sağlayan kurnazlık, kıvrak zeka, pratik beceri ve fırsatçılık gibi yeteneklerin birleşimi olan zeka türüdür.
Certeau'ya göre, belirli bir kurumsal güce, mülkiyete veya siyasi/ekonomik iktidara sahip olan aktörlerin kendi otoritelerini korumak ve düzeni sağlamak için ürettikleri yukarıdan aşağıya planlamalardır.
Certeau'ya göre, iktidar kaynaklarından yoksun olan sıradan insanların, egemenlerin kurduğu stratejilerin boşluklarından yararlanarak geliştirdikleri anlık, mekansız ve yaratıcı mikro direniş eylemleridir.