Toplumların bir arada yaşama düzenini sürdürebilmesi, ortak normlar, değerler ve kurallar bütünüyle mümkündür. Bu kurallar hem yazılı hukuk metinlerinde hem de yazılı olmayan ahlaki ve toplumsal beklentilerde karşılık bulmaktadır. Bu düzeni ihlal eden davranışlar ise toplum tarafından çeşitli yaptırımlarla karşılaşmaktadır. Bu bağlamda suç, yalnızca bireysel bir sapma değil aynı zamanda toplumsal düzenin ihlali anlamına gelen, belirli normlara ve yasalara aykırı bir eylem ya da ihmaldir.
Suç kavramı, farklı toplumlarda ve farklı tarihsel dönemlerde değişkenlik gösterebilen göreli bir yapıya sahiptir. Bir toplumda suç olarak kabul edilen bir davranış başka bir toplumda hukuken veya kültürel olarak suç sayılmayabilmektedir. Örneğin 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’na göre ruhsatsız olarak kumar oynanması, oynatılması ve bu amaçla yer temin edilmesi suç teşkil etmektedir ve Türkiye'de kumarhane açılması ve işletilmesi yasaktır. Buna karşın Monako, Singapur, ABD'nin Nevada eyaleti (Las Vegas) ve İngiltere gibi ülkelerde kumar sektörü yasal düzenlemelerle tamamen serbesttir.
19. yüzyıla kadar suçlulara uygulanan cezalar genellikle oldukça sert, bedensel ve acı verici yöntemlere dayanmaktaydı. Zincire vurulma, kamçılanma, kızgın demirle dağlanma ve idam gibi cezalar, suçun bedelinin acıya dayalı şekilde ödetildiği ve caydırıcılığı şiddetle ilişkilendiren bir ceza anlayışını yansıtmaktaydı. Ancak bu uygulamalar zamanla insan hakları ve toplumsal adalet ilkeleri açısından eleştirilmeye başlandı. Reformist düşünürler ve ceza hukuku alanındaki öncüler, suç işleyen bireylerin fiziksel olarak cezalandırılmasından ziyade özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarının daha insani ve etkili bir yöntem olacağı görüşünü savundular.
Bu çerçevede, bireyin toplumdan geçici olarak izole edilerek eğitilmesini, rehabilite edilmesini ve topluma yeniden kazandırılmasını hedefleyen hapishane temelli modern cezalandırma sistemleri günümüzdeki halini almaya başladı. Günümüzde mahkûmlar eskisine göre fiziksel kötü muameleye maruz kalmasalar da özgürlüklerinin yanı sıra sosyal ilişkiler, kişisel eşyalar, mahremiyet ve ekonomik kaynaklar gibi temel insani ihtiyaçlardan yoksun bırakılarak çok boyutlu bir yoksunluk yaşamaktadır. Bu dönüşüm, sosyal çalışmaya ceza infaz sistemi içinde yeni roller kazandırmıştır.
Uygulama alanlarından biri olan adli sosyal çalışma, bireylerin adalet sistemiyle ilişkili yaşantılarında sosyal işlevselliklerini desteklemeyi amaçlayan uzmanlık alanıdır. Bu alan, sosyal çalışma disiplininin temel ilkeleri olan insan hakları, sosyal adalet, eşitlik ve savunuculuk çerçevesinde suç işlemiş bireyler, mağdurlar, tanıklar ve suça sürüklenme riski taşıyan gruplarla çalışmayı kapsamaktadır. Adli sosyal çalışma, hukuk sistemine bütünleşmiş biçimde faaliyet göstererek bireylerin yargı ve infaz süreçlerinde sosyal koşullarının dikkate alınmasını hedeflemektedir.
Adli sosyal çalışmanın tarihsel gelişimi, sosyal çalışma mesleğinin özüyle sıkı sıkıya bağlıdır. Sosyal çalışmanın temel işlevleri olan bireylerin iyilik halini artırma ve adaletsizlikle mücadele etme görevleri, adli alanda da etkili biçimde sürmüştür. Sosyal çalışmacılar tarih boyunca susturulanların sesi olmuş, güçsüz bırakılanları güçlendirmeyi amaçlamış ve yalnızca bireylerin değil sistemlerin de dönüşümü için mücadele etmiştir. Nitekim 1879’da kurulan ve sosyal çalışma mesleğinin öncülerinden olan Mary Richmond’ın 1909’da başkanlığını yaptığı Ulusal Yardım ve Islah Konferansı, sosyal çalışmanın daha en başından itibaren adalet sistemleriyle ne kadar yakından ilişkili olduğunu göstermektedir.
Adli sosyal çalışmacılar hem suç işlemiş bireylerle hem bu bireylerin aileleriyle hem de mağdurlarla ve sistemin diğer paydaşlarıyla çalışarak çok katmanlı bir hizmet sunmaktadır. Sosyal çalışmacılar mahkûmların psikososyal ihtiyaçlarını tespit ederken rehabilitasyon programlarını yürütmekte, tahliye sonrası destek mekanizmalarını harekete geçmekte ve yeniden suç işlemeyi önleyici müdahaleler geliştirmektedirler. Böylece mesleki uygulama, cezanın yalnızca infaz edilmesinden ibaret olmayan güçlendirme ve topluma yeniden kazandırma süreçlerini kapsamaktadır.
Türkiye'deki ceza infaz kurumları 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun çerçevesinde yapılandırılmıştır. Ceza infaz sistemi içerisinde farklı risk, yaş ve toplumsal ihtiyaç gruplarına göre özelleşmiş çeşitli kurum türleri bulunmaktadır. Bunlar kapalı, yüksek güvenlikli kapalı, kadın kapalı, çocuk kapalı, gençlik kapalı ceza infaz kurumları, gözlem ve sınıflandırma merkezleri, açık ceza infaz kurumları ve çocuk eğitimevleridir. Her bir kurum türü, barındırdığı hükümlü grubunun özelliklerine göre farklı güvenlik ve rehabilitasyon standartlarına sahiptir.
5275 sayılı Kanun'un 73. ve 75. maddelerinde, hükümlülerin bireysel özellikleri, geçmişi, suça yönelme nedenleri ve toplumsal uyum potansiyelleri dikkate alınarak psikososyal destek ve eğitim programlarının hazırlanması ve uygulanması gerektiği belirtilmiştir. Bu kapsamda ceza infaz kurumlarında eğitim ve psikososyal hizmet servislerinin kurulması zorunlu kılınmıştır. Sosyal çalışmacılar bu servislerde hükümlülerin ruhsal ve sosyal gelişimlerine katkı sunan bireyselleştirilmiş iyileştirme programlarının hazırlanmasında ve uygulanmasında görev almaktadır.
Ceza infaz kurumlarında genç ve yetişkin hükümlü ile tutuklulara yönelik psikososyal destek faaliyetleri, 2007 tarihli 46/1 sayılı Genelge ile detaylandırılmıştır. Bu genelgeye göre, çalışmalar 'İyileştirme Haritası' çerçevesinde yürütülmektedir. Sosyal çalışmacılar bu süreçte gözlem ve sınıflandırma formlarını doldurmakta, çocuklu kadın hükümlüler için ilgili bildirimleri yapmakta, ön görüşme ve kriz müdahale formlarını işlemekte ve nakil ya da salıverme durumlarında bu belgelerin sürekliliğini sağlamaktadır. Ayrıca idare ve gözlem kurullarında yer alarak hükümlülerin durumlarını değerlendirmektedirler.
Denetimli serbestlik, hükümlülerin cezaevine girmeden ya da cezanın kalanını toplum içinde denetim ve destekle tamamlamasını sağlayan ceza adalet sistemi uygulamasıdır. Türkiye’de bu sistem, 2005 yılında yürürlüğe giren 5402 sayılı Denetimli Serbestlik Hizmetleri Kanunu kapsamında yürütülmektedir. Denetimli serbestlik sisteminin işleyişinde benimsenen temel ilkeler; insan onuruna saygı, gizlilik ve tarafsızlık başlıklarında somutlaştırılmıştır. Bu ilkeler, sürece dahil olan sosyal çalışmacıların etik davranış standartlarını belirlemektedir.
Sosyal çalışmacılar denetimli serbestlik sisteminde çok yönlü görevler üstlenmektedir. Bunların başında 'Sosyal İnceleme Raporu' hazırlamak gelmektedir. Bu raporda, şüpheli ya da sanığın geçmişi, ailesi, sosyal çevresi, eğitimi, psikolojik durumu ve ekonomik koşulları analiz edilerek bireyin gereksinimleri ve taşıdığı sosyal riskler ortaya konmaktadır. Ayrıca Değerlendirme ve Planlama Bürosu'nda görev yapan sosyal çalışmacılar, hükümlüler için bireyselleştirilmiş denetim planları hazırlamakta ve vaka yönetimi süreçlerini yürütmektedir.
Rehabilitasyon programlarının uygulanması aşamasında da sosyal çalışmacılar aktif rol oynamaktadır. Bu programlar; suçun bireysel ve toplumsal sonuçlarına yönelik farkındalık eğitimlerini, yaşam becerileri geliştirme atölyelerini, madde kullanım bozukluğu rehabilitasyon gruplarını ve öfke kontrol programlarını içermektedir. Sosyal çalışmacılar ayrıca hükümlünün aile üyeleriyle düzenli görüşmeler yaparak aile içi dinamikleri güçlendirmeyi ve ailenin rehabilitasyon sürecine aktif katılımını sağlamayı hedeflemektedir.
Adalet sisteminin yalnızca fail odaklı değil, aynı zamanda mağdur odaklı işlemesi sosyal devlet anlayışının bir gereğidir. Bu doğrultuda, 10 Haziran 2020 tarihinde 63 sayılı Suç Mağdurlarının Desteklenmesine Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi hayata geçirilmiştir. Bu kararname ile Adalet Bakanlığı bünyesinde 'Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Dairesi Başkanlığı' kurulmuş ve adliyelerde müdürlükler yaygınlaştırılmıştır. Ayrıca 30 Nisan 2021 tarihli Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Yönetmeliği ile bu hizmetlerin usul ve esasları belirlenmiştir.
Sistem kapsamında, mağdurların ikincil travmalardan korunması amacıyla bireysel değerlendirme uygulaması gerçekleştirilmektedir. Özellikle çocuklar, cinsel suç mağdurları, aile içi şiddet mağdurları, terör ve insan ticareti mağdurları gibi kırılgan gruplara öncelik verilmektedir. Değerlendirme sonucunda kişiye özel bir 'Adli Destek Planı' oluşturulmakta ve bu planın hayata geçirilmesinde 'Vaka Yönetimi' yöntemi uygulanmaktadır. Sürecin takibi tek bir adli destek görevlisi (sosyal çalışmacı, psikolog veya pedagog) tarafından sağlanmaktadır.
Adli görüşme odaları (AGO), mağdur ve tanıkların faille yüz yüze gelmeden, özel ve güvenli bir ortamda ifade vermesini sağlayan birimlerdir. Bu odalarda görüşmeler adli görüşmeciler tarafından yürütülmekte, sesli ve görüntülü kayıt alınarak adli mercilere sunulmaktadır. Çocuklara yönelik işlemlerde ise 'çocuğun üstün yararı' ilkesi merkeze alınarak, çocukların örselenmesini önleyici tüm tedbirler uygulanmakta ve adli süreçlerin olabildiğince kısa sürede tamamlanması hedeflenmektedir.