Cinsiyet ve cinsellik, toplumsal hayatın merkezinde yer almasına rağmen egemen ideolojiler ve geleneksel bakış açıları nedeniyle uzun süre tabu olarak kabul edilmiştir. Sosyal bilimler ve sosyoloji literatüründe bu konuların sistematik bir araştırma nesnesi haline gelmesi ancak 20. yüzyılın ortalarında mümkün olabilmiştir. Cinsiyet olgusu; biyolojik nitelikler, sosyalleşme süreçleri, toplumsal beklentiler ve kimlik inşası gibi çok boyutlu mekanizmaları barındırır. Bu karmaşık yapıyı çözümlemek amacıyla sosyologlar konuyu biyolojik cinsiyet, cinsel kimlik, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet ve queer teori gibi farklı analitik bileşenlere ayırarak incelerler.
Biyolojik cinsiyet (sex), kadın ve erkek bedenleri arasındaki anatomik, fizyolojik ve genetik farklılıklara işaret eder. Biyolojik cinsiyetin belirlenmesinde beş temel organik etken rol oynamaktadır: kromozomal yapı (XX dişi, XY erkek), hormonal denge (östrojen ve testosteron oranları), eşeysel bezler (yumurtalıklar ve testisler), birincil cinsiyet organları (vajina ve penis) ve bunlarla bağlantılı iç organlar (rahim ve prostat). Ancak biyolojik yapı her zaman bu iki kesin sınırla sınırlı kalmaz; interseksüel (hermafrodit) olarak tanımlanan bireyler, bedenlerinde hem kadın hem de erkek üreme organlarını ve biyolojik özelliklerini eş zamanlı olarak taşıyabilirler.
Cinsel kimlik (veya toplumsal cinsiyet kimliği) ise bireyin kendi biyolojik ve bedensel varlığını psikolojik ve sosyal süreçler süzgecinden geçirerek nasıl tanımladığı ile ilgilidir. Bireyin kendisini bedensel ve ruhsal olarak belirli bir cinsiyet kategorisi içinde algılaması, kabullenmesi ve davranışlarını bu içsel algı doğrultusunda yönlendirmesi cinsel kimliğin temelini oluşturur. Bu kavram, kromozomal ve anatomik yapının ötesinde, kişinin kendisini içsel olarak ne ölçüde 'kadın' veya 'erkek' hissettiğiyle doğrudan ilişkilidir.
Transseksüalite, bireyin doğuştan sahip olduğu anatomik ve biyolojik cinsiyeti reddederek karşı cinsin birincil ve ikincil fiziksel özelliklerine sahip olma yönündeki güçlü ve sürekli arzusudur. Transseksüel bireyler, biyolojik bedenleri ile hissettikleri cinsel kimlik arasındaki uyumsuzluktan derin bir rahatsızlık duyarlar. Bu durumun sonucunda, cerrahi operasyonlar ve hormon tedavileri gibi uzun, geri dönüşü son derece güç olan tıbbi süreçleri göze alarak biyolojik cinsiyetlerini hissettikleri kimliğe uygun şekilde yeniden yapılandırırlar.
Kritik bir sosyolojik ayrım olarak transseksüellik bir cinsel yönelim değil, doğrudan bir cinsel kimlik durumudur. Cinsel yönelim ise bireyin hangi cinsiyete karşı fiziksel, duygusal ve cinsel çekim duyduğu ile ilgilidir. Dolayısıyla transseksüel bir birey, geçiş sürecinden sonra heteroseksüel, eşcinsel (homoseksüel), biseksüel veya aseksüel yönelimlere sahip olabilir. Cinsel yönelimler temelde üç ana kategoride incelenir: Karşı cinse yönelen heteroseksüellik, aynı cinse yönelen eşcinsellik (erkekler için gey, kadınlar için lezbiyen) ve her iki cinse de ilgi duyabilme potansiyeli taşıyan biseksüellik. Son dönem akademik tartışmalarda, cinsel çekimin çok az olduğu veya hiç bulunmadığı aseksüellik de dördüncü bir yönelim olarak bu sınıflandırmaya dahil edilmektedir.
Eşcinsellik, tarih boyunca ve yakın döneme kadar tıp ve psikiyatri dünyasında bir 'hastalık' veya 'cinsel kimlik bozukluğu' olarak yaftalanmıştır. Ancak yürütülen bilimsel mücadeleler neticesinde homoseksüellik, 1973 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından, 1992 yılında ise Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından 'Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması'ndan (ICD) tamamen çıkarılmıştır. Günümüzde cinsel yönelimlerin kökeninde genetik-biyolojik faktörlerin mi yoksa çevresel-sosyal etkenlerin mi belirleyici olduğu tartışması hala kesin bir sonuca bağlanamamış karmaşık bir alan olarak varlığını sürdürmektedir.
Toplumsal cinsiyet (gender), biyolojik cinsiyetten tamamen farklı olarak, kadınlık ve erkekliğin sosyal, kültürel ve tarihsel olarak nasıl inşa edildiğini açıklayan bir kavramdır. Toplumların kadın ve erkek rollerini birbirinden ayırma biçimleri, bu rollere yükledikleri anlamlar ve beklentiler toplumsal cinsiyetin sınırlarını çizer. Bu konuda iki temel sosyolojik yaklaşım öne çıkar: 'Doğacı görüş' ve 'gelişmeci görüş'. Doğacı görüş, kadın ve erkek arasındaki toplumsal iş bölümünün fiziksel-biyolojik farklılıkların doğal bir uzantısı olduğunu savunur. Bu yaklaşıma göre erkeklerin fiziksel gücü onları avcı ve savaşçı yaparken, kadınların doğum yapma ve emzirme gibi biyolojik sınırları onları ev içine bağımlı kılmıştır.
Buna karşılık gelişmeci görüş, biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki bağın son derece zayıf olduğunu savunur. Günümüz modern dünyasında kas gücüne dayalı işlerin azalmasıyla kadınlar erkeklerin yaptığı her işi yapabilmekte, erkekler de ev içi sorumlulukları üstlenebilmektedir. Gelişmeci yaklaşıma göre toplumsal cinsiyet rolleri, bireyin içine doğduğu aile, eğitim sistemi, akran grupları, din ve kitle iletişim araçları vasıtasıyla sosyalleşme süreci boyunca öğrenilen kültürel kalıplardır. Kız çocuklarına pembe giydirilip oyuncak bebekler ve mutfak setleri verilerek anne/eş rollerine hazırlanması; erkek çocuklarına mavi giydirilip araba ve silahlarla saldırganlık, kontrol ve hedef odaklı takım sporlarının aşılanması bu sosyalleşmenin en somut örnekleridir.
Toplumsal cinsiyet inşası, bireylerin meslek seçimlerinden kendilerini algılama biçimlerine kadar tüm yaşamı şekillendirir. Kadınların öğretmenlik, hemşirelik gibi bakım odaklı mesleklere yönlendirilmesi ve milyar dolarlık kozmetik/diyet endüstrileriyle sürekli 'güzel olma' baskısı altında tutulması bu yapay inşanın sonucudur. Son yıllarda feminist kuramcılar, modern Batı düşüncesinin ürettiği akıl-duygu, kamu-özel, erkek-kadın gibi ikilikleri sert bir şekilde eleştirmektedir. Kadın bedeninin ve rahim gibi organlarının tarih boyunca 'histeri' (Yunanca hysteria - rahim kelimesinden türemiştir) gibi kavramlarla irrasyonellik ve denetlenmesi gereken bir eksiklik alanı olarak kodlanması, biyolojik cinsiyetin de aslında nasıl politik bir tahakküm aracı olarak kurulduğunu göstermektedir.
Queer kuram, 1990'lı yıllarda feminist ve gey-lezbiyen çalışmalarının bir uzantısı ve eleştirisi olarak ortaya çıkmış radikal bir kültür kuramıdır. Kuramın en önemli öncülerinden biri olan Judith Butler, toplumsal cinsiyetin sabit, özsel veya doğuştan gelen bir kimlik olmadığını; aksine sürekli tekrarlanan eylemlerle kurulan bir 'performatiflik' (performans/sunum) meselesi olduğunu savunur. Queer kuram, heteroseksüelliğin tek 'doğal' ve 'normal' cinsel yönelim olarak kabul edilmesini sağlayan 'zorunlu heteroseksüellik' (heteroseksüel matris) mekanizmasını deşifre eder.
Butler'a göre, kadın toplumsal cinsiyetinin inşası ancak heteroseksüel matris içerisinde mümkündür ve bu ikili sistem dışındaki tüm cinsel kimlik ve yönelimleri 'öteki'leştirerek dışlar. Queer kelimesi, tarihsel olarak argoda eşcinselleri aşağılamak için kullanılan 'acayip, tuhaf, sapkın' anlamlarına gelen bir hakaret sözcüğüyken; LGBTİ+ bireyler ve kuramcılar bu kavramı sahiplenerek kendilerini dışlayan egemen sisteme karşı bir direniş ve meydan okuma aracına dönüştürmüşlerdir.
Queer kuram, sadece homoseksüel arzuyu heteroseksüelliğin karşısına koyup yüceltmez; aksine tüm sabit kimlik kategorilerini, sınırları ve ikili cinsiyet rejimini (kadın-erkek kutupluluğunu) tamamen ortadan kaldırmayı amaçlar. Cinselliğin ve bedenin tarihsel ve toplumsal olarak inşa edildiğini vurgulayan kuram, sınırlandırılamaz bir kapsamda iktidar, toplum ve cinsellik arasındaki ilişkileri sorgulayarak cinsiyetsiz, tüm dayatılmış kimliklerin ötesinde özgür bir varoluşu hedefler.
Feminist kuram, toplumsal yaşamı ve insan deneyimini kadınların perspektifinden, onların maruz kaldığı ezilmişlik ve eşitsizlikleri görünür kılarak analiz eden disiplinler arası bir fikirler sistemidir. Feminizm, kadınların sırf cinsiyetleri nedeniyle maruz kaldıkları sistematik baskı, sömürü ve kısıtlamalara karşı eşitlik talebiyle ortaya çıkan politik ve entelektüel bir mücadeledir. Sanayi Devrimi ile birlikte işyeri (kamusal alan) ve ev (özel alan) mekanlarının birbirinden kesin çizgilerle ayrılması, kadını ev içine tecrit etmiş; akılcılık erkekle ve kamusal alanla, akıl-dışılık ve ahlak ise kadınla ve özel alanla özdeşleştirilmiştir.
Feminizmin tarihsel gelişimi literatürde üç büyük dalga halinde incelenir. Birinci Dalga Feminizm, 1848 yılında New York Seneca Falls'ta ilan edilen 'Duygular Bildirgesi' ile başlayıp 20. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Mevcut demokratik ve yasal sistem içinde kalarak kadınlar için oy hakkı (seçme-seçilme), mülkiyet edinme, eğitim ve meslek sahibi olma, boşanma hakkı ve eşit işe eşit ücret gibi temel sivil ve yasal hakları talep etmişlerdir. Bu dalganın en somut kazanımlarından biri, İngiltere'de kadınların 1857'de zina, 1937'de ise şiddet gerekçesiyle boşanma hakkını elde etmesi ve erkeklerin eşlerini dövme yasal hakkının kaldırılmasıdır.
İkinci Dalga Feminizm, 1960'lardan 1990'lara kadar devam etmiş ve yasal hakların ötesine geçerek kültürel ve toplumsal yapıdaki derin eşitsizliklere odaklanmıştır. 'Özel olan politiktir' sloganıyla hareket eden ikinci dalga; ev içi görünmeyen emek, aile içi şiddet, cinsellik, beden denetimi, kürtaj ve tecavüz gibi o güne kadar 'mahrem' kabul edilerek siyaset dışı bırakılan konuları kamusal tartışma alanına taşımıştır. Simone de Beauvoir'ın 'İkinci Cins' (kadın doğulur mu, yoksa olunur mu tartışmasını başlatan eser) ve Betty Friedan'ın 'Kadınlığın Gizemi' kitapları bu dönemin kurucu metinleridir. Üçüncü Dalga Feminizm ise 1990'larda başlamış; birinci ve ikinci dalganın 'evrensel kız kardeşlik' adı altında sunduğu tek tip Batılı, beyaz, orta sınıf kadın öznesini eleştirmiştir. Üçüncü dalga; kadınlar arasındaki ırksal, sınıfsal, dini, etnik ve cinsel yönelim farklılıklarına odaklanarak daha çoğulcu, 'kendin yap'çı ve bireysel güçlenmeyi hedefleyen bir çizgi benimsemiştir.
Feminist hareket kendi içinde kadının ezilmişliğinin kaynağını ve kurtuluş yöntemini farklı açıklayan çeşitli teorik geleneklere ayrılır. Liberal Feminizm, köklerini 17. ve 18. yüzyıl aydınlanma düşüncesinden alır. Mary Wollstonecraft'ın 1792 tarihli 'Kadın Hakları Savunusu' kitabını temel alan bu gelenek; kadın ve erkeğin rasyonel kapasitelerinin eşit olduğunu, kadınların geri kalmışlığının eğitimsizlikten kaynaklandığını savunur. Yasal reformlar, eğitimde fırsat eşitliği ve kadınların kamusal alana/iş gücüne katılımıyla eşitliğin sağlanabileceğine inanırlar.
Radikal Feminizm ise kadınların ezilmesinin temel nedeninin ne yasal sistem ne de sınıf ayrımı olduğunu, doğrudan 'ataerkillik' (erkek egemenliği) sistemi olduğunu savunur. 'Kişisel olan politiktir' ilkesini en uç noktaya taşıyarak beden, cinsellik, üreme teknolojileri, tecavüz, pornografi ve fuhuş gibi alanlardaki erkek tahakkümünü deşifre ederler. Marksist Feminizm, kadınların ezilmesini kapitalist üretim ilişkilerine bağlar. Onlara göre kadın üzerindeki erkek egemenliği, sermayenin emek üzerindeki sömürüsünün bir parçasıdır. Kadının ev içindeki ücretsiz emeği, kapitalist sistem için iş gücünün yeniden üretilmesini sağlayan görünmez bir artı değer yaratır. Sosyalist Feminizm ise tek bir nedene indirgemeyi reddederek kadının ezilmesinden hem kapitalizmin hem de ataerkilliğin (ikili sistem) ortaklaşa sorumlu olduğunu savunur.
Kültürel Feminizm, kadın ve erkeğin ontolojik olarak farklı olduğunu kabul eder ancak geleneksel olarak aşağılanan 'dişil' değerlerin (şefkat, bakım, barışçıllık, sorumluluk etiği) eril değerlerden daha üstün olduğunu savunarak toplumsal dönüşümü bu değerler üzerinden hedefler. Carol Gilligan'ın 'Sorumluluk Etiği' tezi bu yaklaşımın en önemli örneğidir. Eko-Feminizm ise doğanın sömürülmesi ile kadının sömürülmesi arasında doğrudan bir paralellik kurar. Ataerkil ve eril merkezli dünya görüşünün hem doğayı hem de kadını tahakküm altına aldığını savunur. Carol J. Adams'ın 'Etin Cinsel Politikası' eserinde ortaya koyduğu üzere, et tüketimi ve hayvan bedenlerinin denetimi ile erkeklik inşası arasında doğrudan bir ilişki olduğunu belirterek vejetaryenliği ve ekolojik mücadeleyi feminist politikanın merkezine yerleştirirler.