Türkiye'de modern siyasal düşünce hareketlerinin kurumsal ve entelektüel temelleri büyük ölçüde II. Meşrutiyet Dönemi'nde (1908-1918) atılmıştır. 1908 Devrimi ile mutlakiyetçi yönetim biçimi sonlandırılarak meşruti bir yönetim ikame edilmiş, bu durum ülkede daha önce görülmemiş düzeyde canlı, özgür ve verimli bir tartışma atmosferi yaratmıştır. Dönemin aydınları ve siyasal akımları, teorik tartışmalardan ziyade devletin ve toplumun içinde bulunduğu çöküş sürecinden nasıl kurtarılacağı sorusu gibi son derece pratik ve hayati bir meseleye odaklanmışlardır.
Bu dönemde Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük (Milliyetçilik), Liberalizm ve Sosyalizm olmak üzere beş temel siyasal akım faal olmuştur. Bu akımlar arasında keskin ve geçirimsiz sınırlar bulunmamaktaydı; aksine, düşünürler arasında yoğun bir etkileşim mevcuttu. Örneğin, İslamcı bir yazarın Türkçü bir dergide yazması ya da milliyetçi bir düşünürün İslamcı eğilimleri barındıran yayın organlarında yer alması olağan karşılanıyordu. Ayrıca, anarşizm hariç tüm bu akımların az ya da çok Batıcı bir yönü bulunmaktaydı ve Batı'nın teknik ile fenni gelişmelerini benimseme konusunda ortak bir paydaya sahiptiler.
1910'lu yıllara gelindiğinde, Balkan Savaşları'nın da etkisiyle Osmanlıcılık fikri geçerliliğini yitirerek geri plana düşmüştür. Buna karşılık milliyetçilik ve İslamcılık en güçlü siyasal akımlar olarak öne çıkarken, liberalizm ve sosyalizm daha zayıf muhalif hareketler olarak varlık göstermişlerdir. Dönemin siyasal tartışmaları ve üretilen fikirler, Cumhuriyet dönemi boyunca etkili olacak kadroların ve düşünce kalıplarının şekillenmesinde kurucu bir rol oynamıştır.
Osmanlıcılık, Tanzimat Dönemi'nde devletin resmi egemen ideolojisi olarak doğmuş ve Müslüman, Hristiyan ile Musevi tebaayı ortak bir Osmanlı vatandaşlığı kimliği altında birleştirmeyi amaçlamıştır. II. Abdülhamit döneminde yerini İslamcılığa bırakan bu fikir, 1908'de İttihat ve Terakki'nin iktidara gelmesiyle Abdülhamit karşıtlığı üzerinden yeniden canlandırılmaya çalışılmıştır. Ancak 1911 yılından itibaren yaşanan toprak kayıpları ve Balkan Savaşları ile fiilen geçerliliğini yitirmiştir.
İslamcılık, dünya Müslümanlarını halife önderliğinde dinsel değerler etrafında birleştirmeyi hedefleyen bir akımdır. Cemalettin Afganî, Muhammed Abduh ve Muhammed İkbal gibi isimlerden etkilenen yerli İslamcılar, gelenekçiler ve modernistler olarak ikiye ayrılmışlardır. Laik ve milliyetçi devlet tasarımına karşı çıkan İslamcılar, demokrasinin yerine 'meşveret' ilkesini koymuş, Batı'nın sadece tekniğine açık, ahlaki olarak ise İslam'ın özüne dayalı bir toplum modeli önermişlerdir.
Türkçülük-Milliyetçilik, özellikle Balkan Savaşları sürecinde kozmopolit Osmanlı yapısının çökmesiyle İttihatçı aydınların ve iktidarın resmi ideolojisi haline gelmiştir. Bu akım, devleti kurtarmanın yolunun dinde, dilde, edebiyatta, hukukta ve ekonomide millileşmiş, Türkleşmiş bir toplum yaratmaktan geçtiğini savunmuştur. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi isimler öncülüğünde, Türklerin milli bilinç kazanması birincil hedef olarak belirlenmiştir.
Liberalizm, İttihat ve Terakki iktidarının merkeziyetçi ve kamucu politikalarına muhalif olarak gelişmiştir. Prens Sabahattin'in öncülük ettiği bu akım, bireyciliği, özel teşebbüsü ve yerinden yönetimi (adem-i merkeziyetçilik) savunmuştur. Sosyal bilimlerde 'science sociale' ekolünden beslenen liberaller, Doğu'nun geri kalışını merkeziyetçiliğe, Batı'nın yükselişini ise bireyciliğe bağlamışlardır. Sosyalizm ise işçi ve emekçilerin haklarını savunan, grev hakkı, sekiz saatlik iş günü ve çocuk işçiliğinin yasaklanması gibi taleplerle ortaya çıkan, kendi içinde sosyal demokratlar ve Marksistler olarak bölünen bir diğer muhalif akımdır.
Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte Osmanlıcılık tamamen tasfiye edilmiş, yeni devletin kurucu felsefesi olarak milliyetçilik benimsenmiştir. Bu dönemin milliyetçiliği, II. Meşrutiyet dönemine kıyasla daha içe dönük, barışçı ve ulus-devlet sınırları içinde homojen bir toplum yaratmaya odaklıdır. Dönemin milliyetçi düşüncesi laik, pozitivist, modernist Kemalist milliyetçilik ile geleneksel değerleri korumak isteyen muhafazakâr milliyetçilik olarak iki ana kola ayrılmıştır.
Kemalist milliyetçilik, bizzat Mustafa Kemal Atatürk'ün düşüncelerine ve gerçekleştirdiği devrimlere dayanır. Seküler, akılcı ve modern bir toplum yaratmayı hedefleyen bu anlayış, egemenliğin kaynağı olarak halkçılığı görür ve tüm yurttaşları Türk üst kimliği altında birleştirmeyi amaçlar. Buna karşın muhafazakâr milliyetçilik, Kemalist reformların devrimci yöntemlerle değil, evrimsel süreçlerle yapılması gerektiğini savunur. Pozitivizme ve determinizme mesafeli duran bu ekol, H. Bergson'un metafizik ve sezgici felsefesinden beslenerek idealist ve ruhçu bir milliyetçilik geliştirmiştir.
Bu dönemde liberalizm, İslamcılık ve sosyalizm oldukça zayıf kalmıştır. Sosyalizm 1923 ve sonrasında yasaklanmış, önde gelen temsilcileri tutuklanmış veya Şevket Süreyya Aydemir örneğinde olduğu gibi Kemalist kadrolara katılmıştır. İslamcılık ise 1950'lere kadar kamusal alandan dışlanmış, ancak Demokrat Parti (DP) döneminde tarikat ve cemaat faaliyetleri ile yeniden canlanmaya başlamıştır. Dönemin liberalizmi ise daha çok iktisadi devletçiliğe karşı serbest piyasayı savunma düzeyinde kalmıştır.
1960 ihtilali sonrası oluşan görece özgürlükçü ortam, Türkiye'de sol ve sosyalist düşüncenin altın çağını yaşamasını sağlamıştır. Bu dönemde sol hareketler homojen olmayıp; CHP bünyesinde gelişen ve Marksizm karşıtı olan 'Ortanın Solu', Kemalist ilkeleri soldan yorumlayarak asker-aydın cuntasıyla devrim öngören 'Yön-Devrim Grubu', demokratik yollarla sosyalizme geçişi savunan 'Ortodoks Marksistler' (TİP) ve köylü sınıfını devrimin öncüsü gören 'Millî Demokratik Devrimciler' (MDD) olarak ayrışmıştır.
Milliyetçilik cephesinde de önemli bir bölünme yaşanmıştır. Pozitivist ve seküler çizgideki 'Ulusalcılar' CHP içinde yer alırken; dinsel değerleri milliyetçilikle sentezleyen ve 'Dokuz Işık' doktriniyle partileşen 'Türkçüler' (CKMP/MHP) ile dini ve metafizik değerleri Türk kimliğinin merkezine koyan 'Muhafazakâr Milliyetçiler' (Nurettin Topçu çizgisi) ayrı kulvarlarda örgütlenmişlerdir.
Liberal düşünce ise bu dönemde zayıf kalmaya devam etmiştir. Dönemin en önemli liberal ideoloğu olan Ahmet Hamdi Başar, 'Barış Dünyası' dergisi etrafında, Türkiye'de demokrasinin yerleşmesi için güçlü bir burjuva ve orta sınıfın şart olduğunu savunmuş, ülkedeki geri kalmışlığın faturasını bürokrasi sınıfına kesmiştir. 1980 sonrasında ise Turgut Özal liderliğinde liberal ekonomi politikaları devlet eliyle uygulanmaya başlanmıştır.
1989 yılında Sovyetler Birliği'nin ve sosyalist bloğun çökmesiyle birlikte Soğuk Savaş dönemi sona ermiş, küreselleşme ve postmodern teoriler dünya genelinde olduğu gibi Türkiye'de de düşünce hayatını esir almıştır. Bu süreçte 'Liberal Yeni Sağ', devletin ekonomiden, eğitimden ve sağlıktan tamamen çekilmesini, özelleştirmeleri ve sendikasızlaştırmayı savunan egemen ideoloji haline gelmiştir. Çok kültürlülük, sivil toplum ve yerellik gibi kavramlar bu dönemin merkezine yerleşmiştir.
İslamcılık, 1990'larda II. Meşrutiyet döneminden sonraki en canlı dönemini yaşamıştır. Postmodernizmin ulus-devlet eleştirilerinden yararlanan İslamcı aydınlar, 'Medine Sözleşmesi' referansıyla çok hukuklu bir toplumsal yapıyı savunmuşlardır. Bu dönemde tarikat ve cemaatler, kendi medya organları ve finans kurumları aracılığıyla büyük bir ekonomik ve siyasal güç haline gelmişlerdir.
Sol cephede ise büyük bir dönüşüm yaşanmış ve 'Liberal Yeni Sol' ortaya çıkmıştır. Sınıf siyasetini ve kaba materyalizmi terk eden bu yeni akım, 'Birikim' dergisi çevresinde örgütlenerek kültürel kimliklerin, azınlık haklarının ve bireysel özgürlüklerin savunulmasını ön plana çıkarmıştır. Buna karşılık, küreselleşme ve postmodern tezlere tepki olarak doğan 'Ulusalcılık' ise laiklik, tam bağımsızlık ve milli çıkarlar temelinde antiemperyalist bir cephe oluşturmaya çalışmıştır.