Geleneksel veya dinsel değerlerin yerine akılcı, bilimsel, teknolojik ve idari etkinliğin konulduğu; bireycilik, milliyetçilik ve endüstriyel toplumsal yapıyı betimleyen felsefi ve sosyal dönemdir. Örneğin, Orta Çağ'ın teolojik otoritesi yerine bilimin merkeze alınması modernliğin temelidir.
Francis Bacon'a ait olan ve 'Bilgi güç içindir' anlamına gelen bu ifade, bilimin amacının doğayı denetlemek ve insanlığa egemenlik kazandırmak olduğunu belirtir. Örneğin, teknik icatlar ve mekanik keşifler bilginin güce dönüştüğünün somut kanıtıdır.
Bacon'a göre insan zihninde doğuştan veya kültür yoluyla var olan, nesnel gerçekliğe ulaşmayı engelleyen önyargılar ve kuruntulardır. Örneğin, insan soyunun ortak zayıflıklarından kaynaklanan kabile idolleri nesneleri kendi ölçülerimize göre kavramamıza yol açar.
Bütün insan soyuna ortak olan ve insan doğasının sınırlılıklarından kaynaklanan önyargı türüdür. Örneğin, nesnelerin kendi doğasını göz ardı ederek onları insan zihninin ölçülerine göre yorumlamak bu idollere girer.
Her bireyin kendine özgü ailesi, eğitimi, kültürü, cinsiyeti ve çocukluk deneyimlerinden kaynaklanan öznel önyargılarıdır. Örneğin, bir kişinin tüm fenomenleri kendi dar eğitim dalının terimleriyle açıklamaya çalışması mağara idolüdür.
İnsanların birbirleriyle iletişim kurarken kullandıkları dilin ve sözcüklerin belirsizliğinden veya yanıltıcı yapısından doğan önyargılardır. Örneğin, gerçekte hiçbir şeye tekabül etmeyen kurgusal sözcüklerin somut şeyler gibi algılanması bu gruba girer.
Geçmişteki yanlış felsefi sistemlere, otoritelere veya inanç felsefesine körü körüne bağlanmaktan kaynaklanan önyargılardır. Örneğin, Aristoteles'in soyut argümanlarına dayanan sistemlerin eleştirilmeden kabul edilmesi tiyatro idolüdür.
Zihnin başlangıçta boş bir levha olduğunu ifade eden kavramdır; ancak Bacon insan zihninin idollerle dolu olduğunu savunarak zihnin bu putlardan temizlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Örneğin, doğa araştırmalarına başlamadan önce önyargılardan arınmak zihni tabula rasa yapma çabasıdır.
Bacon'ın tümevarım yöntemiyle ulaştığı, ereksel olmayan, doğadaki şeylerin gerçek nedenini ve sabit yasasını ifade eden fiziksel özelliktir. Örneğin, ısı fenomenini incelediğinde ısının hızlı bir genişleme hareketi formu olduğunu bulmuştur.
Descartes'ın bilginin hiyerarşik ve organik bir bütün olduğunu anlatmak için kullandığı metafordur; kökü metafizik, gövdesi fizik, dalları ise tıp, mekanik gibi diğer bilimlerdir.
Descartes'ın septiklerin aksine doğru ve kesin bilgiye ulaşmak için kullandığı araçsal şüphe yöntemidir. Örneğin, duyuların yanıltıcılığı, rüya argümanı ve kötü cin hipotezi bu şüphenin aşamalarıdır.
Descartes'ın 'Düşünüyorum, öyleyse varım' anlamına gelen ve şüphe edilemeyecek ilk kesin bilgiye ulaştığı temel önermesidir. Örneğin, her şeyden şüphe edilse bile şüphe eden benin düşündüğü için var olması gerektiği bu yolla kanıtlanır.
Descartes'a göre deneyimden gelmeyen, zihnimizde önceden yerleşik bulunan ve Tanrı fikri gibi açık-seçik olan düşüncelerdir. Örneğin, insanın kendi başına yaratamayacağı sonsuz ve yetkin varlık düşüncesi doğuştan bir idedir.
Descartes'ın mekanist felsefesinde maddesel cisimlerin temel ve vazgeçilmez niteliğidir. Örneğin, bir masadan rengi ve kokuyu çıkarsak bile yer kaplama özelliği kaldığı sürece o cisim var olmaya devam eder.
Descartes'ın ruh ile bedenin beyinde birbiriyle etkileşime girdiğini savunduğu, beyinde çift olmayan tek organdır. Örneğin, fiziksel can ruhları ile immaterial ruhun karşılaştığı nokta olarak iddia edilmiştir.
Zihnin başlangıçta üzerine hiçbir şey yazılmamış düz beyaz bir kâğıt gibi olduğunu ifade eden kavramdır. John Locke, doğuştan düşünceleri reddederek insan zihninin tamamen boş doğduğunu ve tüm bilgilerin deneyim yoluyla bu levha üzerine yazıldığını savunmuştur.
John Locke'un bilgi teorisinde dışsal nesnelerin duyu organlarımız üzerinde etkide bulunmasıyla zihnimizde ürettiği algıların kaynağıdır. Renk, sıcaklık, tat ve sertlik gibi dış nesnelere ait basit idealar duyum yoluyla zihne girer.
John Locke'a göre zihnin dışarıdan gelen tasarımlar karşısında kendi iç işlemlerinin farkına varması ve bunları yaşamasıdır. Algılamak, düşünmek, şüphe etmek ve istemek gibi zihinsel etkinlikler düşünüm yoluyla kavranır.
John Locke'a göre nesnelerin kendilerinde gerçekten bulunan ve nesne hangi değişimleri geçirirse geçirsin asla ayrılmayan gerçek nitelikleridir. Biçim, uzantı, katılık ve hareket birincil niteliklere örnek olarak verilebilir.
John Locke'un nesnelerin bizde çeşitli duyular üretme gücünden ibaret olduğunu belirttiği görünüşteki nitelikleridir. Nesnelerde bu niteliklerin hiçbir benzerliği yoktur; örneğin kırmızı rengi veya tatlılık hissi nesnenin kendisinde değil bizim algımızdadır.
John Locke'un bileşik idea çeşitlerinden biri olup, kendi başlarına var olma olasılığı taşımayan ancak tözlerin eklentileri veya etkilenimleri olarak düşünülen kavramlardır. Mekân ve zaman tasarımları birer kip idesidir.
John Locke'a göre basit ideaların sürekli birlikte bulunması nedeniyle bunların altında bulunduğu varsayılan bilinmeyen öz veya dayanak anlamındaki bileşik ideadır. İnsan, altın veya su tasarımları tözsel idealara örnektir.
David Hume'un algıları sınıflandırırken kullandığı, duyma, görme veya arzu duyma gibi en yüksek kuvvet ve dirilik derecesine sahip canlı algılardır. Tüm idealar aslen bu izlenimlerin birer kopyasıdır.
David Hume'un insan aklının araştırma alanlarından biri olup geometri, cebir ve aritmetik önermelerini kapsayan, sezgisel bilmeye dayanan ve tersinin düşünülmesi çelişki doğuran kesin bilgi alanıdır.
David Hume'a göre olgu sorunlarını kapsayan, moral bilme tarzına dayanan, elimizdeki kanıt ne kadar güçlü olursa olsun kesinlik taşımayan ve tersinin düşünülmesi çelişki içermeyen bilgi alanıdır.
David Hume'un nedensellik analizinde bitişiklik ve sürekli birlikteliğin ötesinde aradığı, iki olay arasındaki ilişkinin zorunlu olduğunu belirten ancak nesnelerin kendisinde değil zihnin alışkanlık eseri oluşturduğu beklenti ve izlenimdir.
Immanuel Kant'ın felsefesini niteleyen, duyularla alınan verilerin kendi zorunluluk ve nesnel gerçekliğini bilen öznede mevcut olan bilme koşullarında bulduğunu savunan felsefi görüşüdür. Zaman, mekân ve kategoriler öznenin a priori formlarıdır.
Kant'a göre bilginin iki kaynağından biri olup dışarıdan gelen duyu verilerini alma (reseptivite) yetisidir. Mekân ve zaman duyarlığın a priori formlarıdır.
Kant'a göre duyarlıkla alınan duyu verilerini kavramlar kurarak, yargılayarak ve kategoriler aracılığıyla birbiriyle ilişkilendirerek nesnel bilgiye dönüştüren zihinsel yetidir.
Kant'ın Aristoteles'ten esinlenerek düzenlediği, anlama yetisinin nicelik, nitelik, ilişki ve kiplik türlerine ayrılan saf sentez kavramlarıdır. Bu kategoriler olmadan algılar düşünceye ve nesnel bilgiye dönüşemez.
Kant'a göre yüklemin özneye içlem ve kaplam bakımından özdeş olduğu, şeyler hakkında yeni bir bilgi vermeyen ve yanlışlanması çelişki doğuran kesin ve zorunlu yargılardır (Örn: "A, A'dır").
Kant'ın bilgi felsefesinin merkezinde yer alan, hem bilgimizi artırdıkları için deneyime hem de tümellik ve zorunluluk özelliklerinden dolayı akla dayanan, matematik ve fizikte geçerli olan yargılardır.
19. yüzyılın başlarında Fichte, Schelling ve Hegel gibi düşünürlerin geliştirdiği, Kant felsefesini temel alarak her şeyi açıklayabilen mutlak bir felsefi sistem kurmayı amaçlayan akımdır. Örneğin, bu akım mensupları gerçekliği tinsel bir evrim süreci olarak yorumlamışlardır.
Kant felsefesinde insan zihninin duyular ve deneyler yoluyla bilebildiği, doğal yasaların ve nedenselliğin egemen olduğu görünüşler dünyasıdır. Örneğin, bilimsel bilgi yalnızca bu fenomenal alanda geçerlidir.
Kant'a göre duyularla bilinemeyen, zihnin deney sınırlarının dışında kalan nesnelerin özüdür. Örneğin, bilimsel bilginin konusu olamaz ancak ahlak yasasıyla birlikte fiili bir gerçeklik haline gelir.
Sonuca dayalı, kavramsal ve mantıksal çıkarsamalardan oluşan düşünce biçimidir. Kant'a göre bu düşünce türü yalnızca fenomenler alanıyla sınırlıdır.
Fichte felsefesinde her şeyin çıkış noktası olan, duyan, düşünen ve isteyen bilinç merkezidir. Örneğin, Fichte maddeden değil bu özneden yola çıkarak felsefesini temellendirmiştir.
Fichte ve Hegel'de karşıtlıkların (tez ve antitez) çatışarak daha üst bir sentezde birleşmesiyle ilerleyen verimli düşünme ve varlık yöntemidir. Örneğin, bilginin üç adımlı ilerleyişi diyalektik bir nitelik taşır.
Evrende veya doğada her şeyin bir amaca, ereğe veya tasarıma göre yöneldiğini savunan ereklilik-gayelilik anlayışıdır. Örneğin Schelling, doğayı kör bir determinizm olarak değil, baştan sona teleolojik bir yapı olarak görür.
Hegel felsefesinde tüm varlıkların arkasında bulunan, kendini doğada ve tarihte açarak geliştiren manevi ve rasyonel ilkedir. Örneğin, tarih tinin kendi özünü açtığı ve özgürlük bilincine ulaştığı yerdir.
Hegel'in tinsel gelişim aşamasında tek insan hayatındaki henüz eksik olan tin formudur. Kültür dünyasındaki gelişimin ilk evresini oluşturur.
Hegel felsefesinde tinin özüne uygun dünyayı gerçekleştirdiği; toplum, devlet ve tarihin yer aldığı ikinci aşamadır.
Tinin kültür dünyasındaki gelişiminin sanat, din ve felsefe ögeleriyle tam bir bilince ulaştığı en son basamağıdır. Örneğin, bu ögeler toplum ve devlet gibi ölümlü olmayıp sonsuz bir gelişme gösterir.
Hegel'in akılcı toplum için en uygun gördüğü, yürütme ve yasamanın istikrarlı olduğu, hükümdarın tinsel birliği temsil ettiği devlet biçimidir. Örneğin, bu model despotizmden tamamen ayrılır.
Hegel felsefesinde dünya tarihinin yürüyüşü sonucunda özgürlüğün somutlaşacağı nihai ve rasyonel devlet fikridir.
Hegel’in diyalektik yöntemini benimserken onun idealizmini ve yerleşik kurumlarını yadsıyan felsefi tutumdur. Feuerbach, Marx ve Stirner bu akımın en önemli temsilcileri arasında yer alır.
Hegelci görüşü hiçbir değişikliğe uğratmadan aynen sürdürmeyi hedef haline getiren tutumdur. Rozenkranz, Fischer ve Zeller bu akımın önde gelen temsilcilerindendir.
Feuerbach'a göre felsefenin doğa bilimlerine dayanan bir insan bilgisi olma halidir. Felsefe artık töz arayışı değil, temel gerçeklik olan insanın ve onun doğayla bağının incelenmesidir.
Feuerbach’ın dünya görüşünü en iyi ifade eden kavramdır; doğayı ilk ve son söz olarak kabul eden, insanı ruh ve bedenin organik bir birliği ve doğanın bilinçsiz temelini aşmış doruğu olarak gören yaklaşımdır.
İnsanın kendi özsel niteliklerini, güçlerini ve değerlerini kendinden uzaklaştırıp soyut bir Tanrı'ya veya dışsal nesnelere yansıtarak onlardan feragat etmesi ve kendine yabancılaşması durumudur.
Marx’ın, Hegel’in idealist tarih anlayışını ters yüz ederek sosyal ve tarihsel gelişmenin temelinde maddî koşulların yattığını savunan teorisidir. İnsanlık tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu öngörür.
Marx felsefesinde ekonominin (üretim biçimi ve ilişkileri) toplumsal, siyasal ve hukuki yapıyı (üstyapı) belirlediği temel teordir. Toplumsal yapıyı şekillendiren belirleyici unsur altyapıdır.
Özel mülkiyetin ve devletin bulunmadığı, üretim araçlarının toplumun ortak malı olduğu, sömürünün ve yabancılaşmanın henüz ortaya çıkmadığı ilk toplumsal yapı tipidir.
Efendi-köle ayrımına dayalı, sömürünün başladığı, kölelik kurumunu bünyesinde barındıran ve devletin köleleri baskı altında tutmak için oluştuğu ikinci toplumsal yapı evresidir.
Tarımsal üretim esasına dayanan, toprak sahibi soylular ile köylüler (serfler) arasında sınıflı bir yapı oluşturan, mülkiyetin toprağa dayandığı üçüncü toplumsal yapı modelidir.
Ticaret ve sanayinin gelişmesiyle ortaya çıkan, eski feodal soylu-köylü ayrımının yerini işveren (burjuvazi) ve ücretli işçi (proletarya) sınıfı ayrımına bıraktığı modern toplumsal yapıdır.
Proletarya devrimi sonrasında sınıfsal ayrılıkların ortadan kalktığı, üretim araçlarının herkes için ortak hale geldiği ve devletin ortadan kalkarak nihai barış ve bolluğa ulaşıldığı ideal toplumsal yapıdır.
Üretim güçleri iş aletleri, makineler ve teknikleri kapsarken; üretim ilişkileri üretenler ile tüketenler arasındaki toplumsal bağları ifade eder. İkisi birlikte toplumsal yapıyı ve tarihi belirler.
Tüm ahlaki eylemlerin temelinde psikolojik etkenlerin yattığını ve bir eylemin değerinin o eylemin sağladığı yarar (fayda) ile ölçülmesi gerektiğini savunan etik akımdır. Örneğin, bir eylem azami ölçüde insana mutluluk ve haz getiriyorsa yararcı açıdan ahlaki olarak doğrudur.
İnsana haz veren eylemlerin iyi, haz vermeyip acı veren eylemlerin ise kötü olduğunu savunan, kökleri Antik Çağ'a kadar uzanan felsefi görüştür. Örneğin Kyrene Okulu'na göre haz tek başına bir erektir ve diğer her şey hazza araç olduğu ölçüde değerlidir.
Her insanın doğası gereği hazzı elde etmeyi arzuladığını ve acıdan kaçındığını savunan psikolojik temelli yaklaşımdır. Jeremy Bentham, yararcı etiğini bu ruh bilimsel hazcılık temeli üzerine inşa etmiştir.
Jeremy Bentham'ın hazların değerini matematiksel bir tarzda ölçmek için geliştirdiği yöntemdir. Bir haz veya acının değeri yoğunluğu, süresi, kesinliği, yakınlığı, doğurganlığı, saflığı ve kapsamı ölçütlerine göre hesaplanır.
Bentham'ın hazcı hesabında yer alan yedinci ölçüt olup, eylemden etkilenen insanların sayısını ifade eder. Bu ilke sayesinde haz analizi bireysellikten çıkarak toplumsal boyuta taşınmıştır.
Yararcılığın temel tezi olup, bireyi düşünüyorsak en büyük mutluluğa, toplumu düşünüyorsak mümkün olan en yüksek sayıda insanın en büyük mutluluğuna ulaşmayı amaçlayan ilkedir.
John Stuart Mill'in hazlar arasında yaptığı ayrım olup, bedensel (aşağı) hazlar ile düşünsel ve zihinsel (yüksek) hazlar arasında hiyerarşi kurmasıdır. Örneğin Mill, muzdarip bir Sokrates olmayı, bahtiyar bir budala olmaya tercih etmiştir.
Demokratik toplumlarda sayısal çoğunluğun, azınlığın haklarını, özgürlüklerini ve farklı düşüncelerini baskı altına alması tehlikesidir. Alexis de Tocqueville tarafından ortaya atılmış, J.S. Mill tarafından da liberalizm adına büyük bir kaygı olarak işlenmiştir.
J.S. Mill'in 'Özgürlük Üstüne' eserinde savunduğu, uygar bir toplulukta bir bireyin hareket serbestliğine müdahale edilebilecek tek ve biricik amacın başkalarına gelecek zararı önlemek olduğunu belirten ilkedir.
J.S. Mill'in çoğunluğun despotizmini engellemek ve azınlıkların/seçkinlerin yasama organında temsil edilmesini sağlamak için savunduğu oy sistemidir. Bu sistemle her siyasi partinin aldığı oy oranında temsil olanağı elde etmesi amaçlanır.
Eylemlerin ahlaki değerini sonuçlarına (hedeflediği amaca veya sağladığı faydaya) göre değerlendiren etik yaklaşımıdır. Yararcılık ve hazcılık teleolojik etik anlayışına örnektir.
Devletin ekonomik ve sosyal hayata müdahalesini en aza indiren serbest piyasa ilkesidir. J.S. Mill bu ilkeyi desteklemekle birlikte, bireysel özgürlüğü korumak ve zararlı faaliyetleri önlemek amacıyla devletin sınırlı müdahalesini de savunmuştur.
Dünyanın ve evrenin rasyonel ve iyi ilkeler üzerine değil, aksine akıldışı, amaçsız ve kör bir irade üzerine kurulduğunu savunan felsefi görüştür. Schopenhauer bu akımı Leibniz'in iyimserlik felsefesine tepki olarak sistemleştirmiştir; örneğin dünyada kötülüğün egemen olduğunu ve her şeyin en kötü yönüyle ele alınması gerektiğini savunur.
Gerçekliğin temelinde aklın değil, akıldışı güçlerin, içgüdülerin ve iradenin bulunduğunu savunan felsefi yaklaşımdır. Schopenhauer, Aydınlanma aklına ve rasyonalizme karşı çıkarak evrenin temelindeki iradenin tamamen irrasyonel olduğunu öne sürmüştür.
Schopenhauer'ın ontolojisinde evrenin, insanın ve düşüncenin temelini oluşturan kör, bilinçsiz ve amaçsız özsel güçtür. Örnek vermek gerekirse, doğadaki her şeyin ve insanın eylemlerini yönlendiren temel motivasyon bu irrasyonel istemedir.
Kantçı epistemolojiden hareketle, duyularımız ve anlama yetimiz aracılığıyla algıladığımız dış dünyadaki nesneler ve olgulardır. Örneğin güneş, masa, ağaç gibi bireysel olarak deneyimlediğimiz her nesne birer fenomendir.
Görünen fenomenal dünyanın arkasında yer alan ve insan zihninin rasyonel kavrayışının ötesinde bulunan gerçekliktir. Schopenhauer, Kant'tan farklı olarak bu kavramı bilinemez olmaktan çıkarıp insanın kendi benliğinde duyumsayabileceği 'irade' olarak açıklamıştır.
Duyulara ve anlama yetisinin zaman-mekân kategorilerine dayanan, bilimin ve pratik yaşamın temelini oluşturan birincil bilgi türüdür. Örnek olarak, gözümüzün güneşi algılarken duy organımızda oluşan parlaklık değişimi algı bilgisine dayanır.
Akıl aracılığıyla üretilen, algı verilerini kavramlar içinde saklayan ancak tek başına güvenilir olmayan metafizik bilgidir. Metinde belirtildiği üzere 'töz', 'öz' veya 'Tanrı' gibi soyut kavramlarla felsefe yapma çabası bu bilgi türüne girer.
Bütün canlıların ve özellikle insanın hamurunda bulunan en keskin maya ve şiddetli içgüdüdür. Schopenhauer'a göre her insan her şeyin kendisi için olmasını ister; örneğin 'Kimseye yardım etme, yararına olacaksa herkesi yarala' prensibi egoizmin dışavurumudur.
Ahlak felsefelerinde sıkça yer verilen ancak Schopenhauer'a göre güçlü olmanın değil zayıflığın ve duygusal zaafın eseri olan bir duygudur. Filozof, merhametin gerçek bir a priori temele sahip olmadığını, çoğunlukla gösteriş veya vaat edilen inançlarla tetiklendiğini savunur.
İnsanın ahlaki pusulası olduğu iddia edilen ancak gerçekte sabit bir içeriği bulunmayan yapmacık bir duygudur. Schopenhauer'a göre vicdan; din korkusu, ön yargılar ve alışkanlıkların oluşturduğu şaşkın bir gemiden ibarettir.
Dünya nimetlerinden el etek çekerek insandaki evrensel istemeyi ve arzuları kırma çabasıdır. Schopenhauer'ın önerdiği asketizm, Kiniklerin kayıtsızlığından ziyade Budist Nirvana öğretisinden esinlenen benliği söndürme ve ruh dinginliğine ulaşma yöntemidir.
İnsanın bireysellikten, arzuların ve zamanın sınırlarından kurtulmasını sağlayan iradeye dayalı estetik temaşa faaliyetidir. Örneğin bir sanat eserini izlerken bireyin bencil benliğinden sıyrılıp dünyayı saf bir şekilde kavraması estetik deneyimdir.
Sanat eserleri aracılığıyla insanın Platonik İdealarla temasa geçmesini ve dünyanın özüne dair derinlikli bir kavrayış kazanmasını sağlayan estetik haz türüdür.
İnsanı varoluşun boş çabalamalarından, koşuşturmacalarından ve can sıkıntısından kurtararak geçici bir rahatlama ve huzur duygusu kazandıran hazdır.
Hayatın ve tarihin anlamsızlığını, can sıkıntısının doğurduğu tekdüze yinelenmeleri ifade eden dramatik sahnedir. Schopenhauer'a göre hayat, komedinin iddia ettiği gibi neşeli bir zafer değil, kaba güldürü tekrarlarıyla dolu trajik bir senaryodur.
İnsanın başkalarında gördüğü mutluluk, servet ve bilgi karşısında tahrik olması ve onların meziyetlerini yok etmeye çalışması durumudur. Egoizmin pratik şekillerinden biri olarak gaddarlığı ve ziyankarlığı besler.
Budizm kökenli olan ve Schopenhauer'ın felsefesinde estetik tefekkürün ve asketizmin ulaştığı son nokta olarak tanımlanan, arzuların ve tutkuların tamamen söndürülerek ıstıraptan kurtulma halidir.
Schopenhauer'ın varlık anlayışındaki kör irade fikrinden esinlenerek Freud'un psikanalitik kuramında insan davranışlarını açıklamak üzere öne sürdüğü temel güdü ve sevgi ilkesidir.
İnsanın iradeyi reddetmesi veya asketik bir yaşam sürmesi sonucunda acıdan ve kötülükten kurtulmasıyla elde ettiği, doğrudan pozitif bir haz barındırmayan saf huzur ve dinginlik halidir.
Nietzsche'nin felsefi yönteminin temelini oluşturan, nesnel ve tek bir hakikatin olmadığını, hayatın ve bilginin çok sayıda farklı yorum ve bakış açısına (perspektife) dayandığını savunan görüş. Örneğin; hayatı tek bir doğruya indirgemek yerine, farklı perspektiflerin çokluluğuyla anlamlandırmayı amaçlar.
Yaşamın temel özünü oluşturan, canlıların sürekli olarak kendilerini aşma, etki etme ve başka güçler üzerinde egemenlik kurma yönündeki etkin ve yaratıcı dürtüsü. Örneğin; Schopenhauer'ın tekil ve akılsız isteminden farklı olarak, birbirleriyle ilişki içinde olan çoğul güçlerin çatışma ve olumlama alanıdır.
Tanrı'nın ölümünden ve nihilizm çukurundan sonra insanın ulaşabileceği en üstün, sağlıklı, kendi değerlerini kendi yaratan ve yaşamı tüm acı ve zevkleriyle olumlayan yeni insan tipi. Örneğin; geleneksel ahlakın ve sürü psikolojisinin sınırlarını aşarak kendi gücünün efendisi olan varlıktır.
Evrendeki her anın, her olayın sonsuz bir döngü içinde aynı şekilde tekrar tekrar yaşanacağı düşüncesi ve bu fikre dayanarak yaşamı olduğu gibi coşkuyla kabul etme öğretisi. Örneğin; üstinsanın var olabilmesini ve geçmişin ağırlığı altında ezilen iradenin geleceğe umutla bakmasını sağlayan kozmik ilkedir.
Nietzsche'nin ahlaki kavramların, değerlerin ve kurumların kökenini, tarihsel evrimini ve arkalarındaki gizli psikolojik motivasyonları (hınç, intikam vb.) ortaya çıkardığı eleştirel yorumlama yöntemi. Örneğin; Ahlakın Soykütüğü Üstüne eserinde Hristiyan ahlakının arkasındaki hastalıklı durumları ve kan zehirlenmesini ifşa etmesidir.
Modern insanın içselleştirdiği geleneksel değerlerin, aşkın mutlak gerçekliklerin ve inanç sistemlerinin çöküşü sonucunda ortaya çıkan anlam ve amaç yoksunluğu durumu. Örneğin; Tanrı'nın ölümüyle birlikte hayatın temelsiz kalması ve insanoğlunun yaşamdan bezginlik duymasıdır.
Grek mitolojisindeki ışık, düzen, biçim, uyum, denge, bilgi ve bireysel sınırların tanrısı Apollon'a dayanan; görünüşün güzelliğini ve akılcı düzeni temsil eden estetik ve kültürel eğilim. Örneğin; yontu sanatında ve mantıksal formlarda kendini gösteren biçimsel sınırlılıktır.
Grek mitolojisindeki şarap, coşku, taşkınlık, biçimsizlik, müziksel esrime ve yabanıl doğanın tanrısı Dionysos'a dayanan; hayatı sarhoşluk ve çelişki dolu bir coşkuyla kucaklayan estetik ve kültürel eğilim. Örneğin; müzikte ve trajik esrimede açığa çıkan, Batı metafiziğinin hastalıklı ruhunu iyileştiren etkin güçtür.
Yaşamın çelişkilerini, acılarını ve zıtlıklarını estetik bir fenomen olarak barındıran, Apollon ve Dionysos güçlerinin Grek kültüründe mükemmel bir birliğe ulaştığı sanat formu. Örneğin; Sokratik diyalektikle birlikte sekteye uğrayana kadar Greklerin yaşamı olumlama araçlarından biridir.
Toplumun hâkim değer yargılarına, geleneklerine ve inançlarına karşı çıkmadan, onlarla uyum içinde ve barışık yaşama eğilimi. Örneğin; Nietzsche'nin 'Tanrı öldü' vurgusuyla eleştirdiği, kitlelerin sorgulamadan kabul ettiği toplumsal kabul ediş biçimidir.
Bireylerin kendi özgün içgüdülerini ve doğallıklarını yitirerek, toplumsal kopuş korkusuyla başkalarının dayattığı ahlaki ve dogmatik kurallara körü körüne boyun eğmesi durumu. Örneğin; dinin ve ahlakın insanları standartlaştırarak yığınlaştırmasıdır.
Apollon'un insanları varoluşun acı ve acımasız gerçekliklerinden korumak için üzerlerine örttüğü kabul edilen yanılsama ve görünüş perdesi. Örneğin; gerçekliğin ham ve trajik yüzünü yumuşatarak bireyin hayatta kalmasını sağlayan biçimsel dünyadır.
Bir kavramın, ilkenin veya görüşün anlamını ve doğruluğunu pratik sonuçlarına ve sağladığı faydaya göre belirleyen çağdaş felsefe akımıdır. Örneğin, bir düşüncenin doğruluğu soyut ilkelerle değil, yaşamda yaratacağı somut başarıyla ölçülür.
Charles Sanders Peirce tarafından geliştirilen, anlamı bulanık kavramları pratik sonuçlar ve duyusal etkiler aracılığıyla açık ve seçik hâle getirme ilkesidir. Örneğin, sertlik kavramı bir nesnenin çizilmeye karşı direnci üzerinden açıklanır.
Pragmatizmin, kavramların anlamlarının soyut zihinsel tasarımlarda değil, gerçek yaşamdaki pratik eylemlerde ve sonuçlarda ortaya çıktığını savunan boyutudur. Örneğin, ateşin anlamı elimizi yakması gibi pratik deneyimlerle belirginleşir.
Şüphe durumundan kanaat veya inanç durumuna bilimsel yöntemin rehberliğinde geçişi savunan pragmatist kuramdır. Örneğin, birey çevreyle uyumsuzluk yaşadığında bilimsel ve nesnel yöntemlerle yeni bir inanç oluşturur.
Gerçeği, araştırmacılar tarafından gelecekte kabul edilmesi kaçınılmaz olan düşünce olarak tanımlayan evrimsel epistemoloji ve ontoloji anlayışıdır. Anlık kesinlik veya sürekli şüpheciliği reddeder.
Kişiyi evrensel ve değişmez kurallarla davranmaya zorlayan mutlak etik değerlerin varlığına karşı çıkan, bunun yerine bireysel ve toplumsal deneyime dayalı çoğulculuğu savunan teoridir.
Charles Sanders Peirce'ün, kendi orijinal felsefi görüşünü William James ve diğerlerinin yorumlarından ayırmak için kullandığı alternatif isimdir. Pragmatizm teriminin zamanla kazandığı farklı anlam vurgularından kaçınmayı hedefler.
John Dewey'in felsefesinin merkezinde yer alan, insan zihninin, düşüncelerinin ve bilimsel kuramların çevreye uyum sağlamada kullanılan biyolojik ve pratik birer araç olduğunu savunan görüşüdür.
Peirce'ün eleştirdiği, kişinin inançlarına hiçbir şüphe duymadan ve sorgulamadan sıkı sıkıya bağlanmasını ifade eden inanç oluşturma yoludur.
Peirce'ün reddettiği, belirli düşüncelerin ceza korkusu veya baskı altında doğru kabul edilmesinden kaynaklanan inanç edinme yöntemidir.
Platon, Descartes ve Hegel gibi filozofların benimsediği, akla uygunluğu ölçü alarak inanç meselelerini karara bağlayan ancak deneysel olmadığı için Peirce tarafından eleştirilen yöntemdir.
William James'in pragmatizmi açıkladığı, pragmatik yöntemin birçok farklı felsefi odaya (teizm, idealizm vb.) açılan ortak bir koridor işlevi gördüğünü belirten metaforudur.
Jeremy Bentham ve Antik Yunan'a kadar uzanan, doğru eylemi en büyük oranda haz ve en az oranda acı meydana getiren şey olarak tanımlayan erken dönem faydacılık anlayışıdır.
20. yüzyılda ABD ve İngiltere'de etkili olan, dil üzerinde yoğunlaşarak olgulara veya anlamlara uygun düşecek en iyi mantıksal formu bulmak için dilsel ifadeleri analiz eden felsefi akımdır. Örneğin, günlük dilin muğlaklığını gidermek için sembolik mantığı araç olarak kullanır.
Bertrand Russell'ın geliştirdiği, dış dünyayı oluşturan en son parçalara (mantıksal atomlara) inmek ve dil ile dış dünya arasındaki birebir ilişkiyi kurmak isteyen felsefi görüştür. Örneğin, karmaşık önermelerin basit atomik önermelere indirgenmesini savunur.
Kompleks gerçeklikleri, varlıkları veya önermeleri kendilerini oluşturan basit, bileşensiz ve bağımsız ögelerine ayrıştırma yöntemidir. Örneğin, karmaşık bir felsefi problemin mantıksal analize tabi tutularak çözülmesi.
Dilin yapısı ile dünyanın yapısı veya önermeler ile olgular arasında kurulan birebir karşılık gelme ve paralelizm ilişkisidir. Örneğin, atomsal önermeler ile atomsal olgular arasında terimi terimine bir mütekabiliyet bulunur.
Olabilecek en basit türden olan, bir konu ve yüklem bileşeninden oluşan ve basit önermelerde karşılık bulan olgulardır. Örneğin, "Bu kırmızıdır" veya "Yağmur yağıyor" ifadeleri atomik olgulara karşılık gelir.
İki ya da daha fazla atomik önermenin "ve", "veya", "eğer" gibi mantıksal bağlaçlarla birbirine bağlanmasıyla elde edilen birleşik önermelerdir. Örneğin, iki atomik önermenin "ve" bağlacıyla birleştirilmesi.
"Bütün X'ler Y'dir" biçimindeki, tikel olguların sayılmasıyla ulaşılamayan ve olumsal nitelik taşıyan olgulardır. Örneğin, "Bütün insanlar ölümlüdür" önermesi genel bir olguyu dile getirir.
Dünyada olmayan bir durumu değil, olumsuz bir durumun gerçekleştiğini bildiren doğru olgulardır. Örneğin, "Sokrates yaşamıyor" (Sokrates ölüdür) önermesi olumsuz bir olguyu ifade eder.
Arzu, istek, kanı ve inanç gibi amaca yönelik olan, doğru işlevli olmayan ve atomik önermeler olarak analiz edilemeyen olgulardır. Örneğin, "Ahmet yağmurun yağdığına inanıyor" inancı.
Varlıkların veya açıklayıcı unsurların sayısının lüzumsuzca çoğaltılmaması gerektiğini savunan felsefi ilkedir. Russell bu ilkeyi evreni açıklayan listelerin gereksizce genişletilmemesi için kullanmıştır.
Doğrudan ve dolayımsız olarak bilincine varılan, şüphe edilemeyen sağlam verilerle elde edilen bilgi türüdür. Örneğin, doğrudan duyusal algıyla karşılaşılan duyu verileri.
Doğrudan değil, bir çıkarım sürecinin ardından inanç durumuna gelinen, dolayısıyla tanışıklık verilerine kıyasla daha az emin olunan bilgi türüdür.
Felsefenin bilimden ve günlük yaşamdan farklı olarak sorgusuz sualsiz kabul edilen ilkeleri ve kavramları eleştirel incelemeye tabi tutması, tutarsızlıkları ayıklama etkinliğidir. Örneğin, geleneksel rasyonalist metafiziğin eleştirilmesi.
Geleneksel felsefe sorunlarının dilin mantıksal yapısının yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını savunan, kavramsal çözümlemeyi ve dile dönüşü esas alan felsefi gelenektir. Örneğin, felsefi kafa karışıklıklarını gidermek için dildeki muğlaklıkların mantıksal analizle temizlenmesini amaçlar.
Wittgenstein'ın birinci döneminde geliştirdiği ve dilin olgular dünyasını resmettiğini savunan teorisidir. Örneğin, kurulan bir cümlenin anlamlı olabilmesi için gerçek dünyadaki olgusal bir durumun yapısal resmini sunması gerekmektedir.
Tractatus felsefesinde dünyanın kendilerinden meydana geldiği en temel, bağımsız ve yalın olgulardır. Örneğin, nesnelerin şey-durumları içinde bir araya gelmesiyle oluşan en küçük gerçeklik yapı taşlarıdır.
Bir dilsel resim (önerme) ile o resmin betimlediği nesne veya olgu arasında ortak olan yapısal benzerliktir. Örneğin, cümlenin biçimi ile olgunun mantıksal biçimi uyuştuğunda resimsel form gerçekleşmiş olur.
Olgusal dünyanın sınırlarını aşan, bilimsel ve deneysel olarak doğrulanamayan alanları ifade eder. Örneğin, Wittgenstein'a göre etik, estetik ve teolojik değerler aşkındır ve bu nedenle dile getirilemez.
Wittgenstein'ın felsefeyi bir öğreti veya sistem olmaktan çıkarıp düşünceleri ve cümleleri anlaşılır kılan bir faaliyet olarak görmesidir. Örneğin, felsefe yeni bilgi üretmez, mevcut kavramları aydınlatır.
Dilin eylemlerle ve yaşam biçimleriyle iç içe geçtiği, kurallara dayalı kullanım alanlarının bütünüdür. Örneğin, emir verme, soru sorma, şakalaşma veya tarif etme birer farklı dil oyunudur.
Farklı dil oyunları veya kavramlar arasında tek bir ortak öz bulunmasa da, aralarında tıpkı bir ailenin üyeleri gibi birbirini kesişen ve saran benzerliklerin olması durumudur. Örneğin, oyun kelimesinin altındaki kart oyunları ile top oyunlarının paylaştığı ortak özellikler ağı gibidir.
Tanımı gereği başkalarının anlayamayacağı, yalnızca tek bir kişinin kendi içsel duyumlarını ifade etmek için kurduğu varsayılan dildir. Wittgenstein, dilin toplumsal doğası gereği özel dilin imkansız olduğunu savunmuştur.
Wittgenstein'ın ikinci döneminde felsefenin işlevini tanımlamak için kullandığı, dilin yanlış kullanımından doğan metafizik hastalıkları iyileştirme çabasıdır. Örneğin, filozofun zihinsel kancaya takılmış kafa karışıklıklarını gündelik dilin kurallarıyla çözmesidir.
Dil oyunlarının köklendiği, bir topluluğun ortak kültürel pratikleri ve alışkanlıklarıdır. Örneğin, bir dili tasavvur etmek, o topluluğun sahip olduğu yaşam biçimini ve uzlaşımlarını kabul etmek demektir.
Wittgenstein'ın felsefenin amacını açıklamak için kullandığı, camı göremediği için sürekli cama çarpan sineğin durumuna benzeyen yolunu kaybetmiş filozofu simgeleyen benzetmedir. Örneğin, filozof da dilin sınırlarını fark edemediği için metafizik çıkmazlara toslar.
Dünyanın en basit bağımsız olgulardan, dilin ise en temel adlardan oluştuğunu savunan analitik felsefe akımıdır. Örneğin, karmaşık önermelerin daha basit atomik önermelere ve nesne adlarına bölünebileceğini savunur.
Gerçek varlığı fenomen olarak değerlendiren ve bir varlığı varlık yapan özün insana fenomen olarak açıldığını savunan felsefe akımıdır. Kurucusu Edmund Husserl'dir ve felsefeyi tabansız önyargılardan kurtarıp kesin bir bilim yapmayı amaçlar.
Saf bilincin özünü gösteren, bilincin belli bir nesneye yönelmişliğini ifade eden fenomenolojinin ana temasıdır. Husserl'e göre her bilinç, mutlaka bir şeyin bilincidir.
Fenomenolojinin nesne alanı karşısında takındığı, doğal tavırdan farklı olarak kendi yöntemine, konusuna ve logosuna yönelmiş eleştirel öz bilimi tavrıdır. Dünyayı ben'e ait kılan anlamlandırmaların saf kaynağını ortaya çıkarır.
Her insanın dış dünyaya karşı alabildiği, naif, dogmatik, realist, ampirist ve pozitivist karakter taşıyan tavırdır. Bu tavırda özne varolanla doğrudan ve sorgulamasız bir bağ kurar.
Bilincin yöneldiği nesneden ziyade, bilincimizin nesneyle ilişki kurmasını mümkün kılan nesnel yapı ve anlamdır. Örneğin taş, ağaç veya masayı algılamamızı sağlayan bilinçsel yapıdır.
Akıl ile gerçekleşen düşünme edimidir; bir kavram veya olayın daha önceden bilinen bir kanun sonucu görülmesi, doldurulan ve gerçekleştirilen anlamdır.
Fenomenolojinin uygulanabilmesi için öznenin ve şeylerin doğal tavırla ilişkisini kesmeyi amaçlayan, bilinci ön yargılardan arındırarak genişletilmiş anlık deneyime ulaştıran süreçtir.
Fenomenolojik redüksiyonun ilk adımı olup zihinsel edimlerin dünyadaki nesnelerin varoluşuyla ilgili ön kabullerden bağımsız betimlenmesidir. Bu süreçle transandantal özler, noesis ve noema açığa çıkarılır.
Fenomenolojik indirgeme sonucu elde edilen nesnelerde olabildiğince saf özlerin yakalanması sürecidir. Bilincin nesnelerde özsel fenomenleri elde etmesini sağlayan bir meditasyon ve etkinliktir.
Bilincin fenomenolojik indirgeme sonucu elde edilen özlere tekrar dönmesini sağlayan, maddesel nesne üzerine refleksif bir eğilme ve mutlak özlerin tefekkürü evresidir.
Bilinci ve bilincimize konu olan tüm varlık alanını, inanç ve hükümleri bir kenara bırakmak suretiyle askıya alma, etkisiz kılma ve yargılamaktan kaçınma yöntemidir.
Günlük yaşam, bilim, kültür, hukuk, devlet, din ve sanat gibi nesneler üzerinde edindiğimiz bütün bilgileri, kuramları ve değerleri bir yana bırakarak bilinç süreçlerine dahil etmeme aşamasıdır.
İnsanın, nesnelerin ve doğanın gerçekten var olup olmadığını bir yana bırakmak, onların ontik zeminini yargılamaktan kaçınmaktır. Bir yadsıma olmayıp şeyin neliğine odaklanmak için geçici bir sırt çevirmedir.
Mekân ve zamanla ilgili belirlenimler bakımından nesnede bulunan her şeyi, tüm formel öz bilimlerini ve rastlantısallıkları paranteze alarak yalnızca salt ben veya aşkın bilince ulaşma adımıdır.
Özlerin ve yaşantının ortaya çıkarılmasının özel bir deneyimi olan öze ilişkin sezgidir. Duyu-deneyimiyle ulaşılamayan, eydetik indirgeme sonucu elde edilen saf özlerin dolaysız sezgisidir.
Eydetik sezgi sonucu elde edilmiş indirgenmiş saf özlerin nitelik, nicelik ve kiplik gibi momentlerinin hiçbir dış müdahale olmaksızın olduğu gibi tasvir edilmesidir; bir öz-betimlemesidir.
Özlerin düşüncelerde veya deneyimlerde içerildiğini ifade eden, fenomenolojinin doğrudan kesin ve genel-geçer bilgi elde etmek için ele aldığı saf özlerdir.
Aşkın alanla ilgili olan, immanent özlerden farklı olarak formel öz bilimlerinin (matematik, geometri vb.) araştırdığı öz alanıdır.
Fenomenolojik epokeden sonra ortada kalan, içeriklerini tüketmenin imkansız olduğu zengin özler, immanent yaşantılar, transandantal bilinç ve olgusallıktan arınmış salt bendir.
Modern aklın ve doğa bilimlerinin doğayı ve insanı parçalayarak her şeyi fiziki dünyaya indirgemesi sonucu Avrupa'da ortaya çıkan ontolojik, epistemolojik ve kuramsal akıl krizidir.
Doğa bilimlerinin yöntemiyle insan doğasının ve fenomenlerinin anlaşılamayacağı gerekçesiyle Husserl'in önerdiği, tini doğaya indirgemeden tarihsel ve kültürel bağlamda ele alan bilim anlayışıdır.
Somut olarak bulunuş, gizil güç değil etkin bir gerçeğe sahip olma durumudur. Nesneler öze sahipken insan varoluşa sahiptir, yani önce var olur sonra kendini kurar.
İnsanın önceden tasarlanmış, sabit bir doğası veya özünün olmadığını savunan temel ilkedir. İnsan önce dünyaya gelir, var olur ve kendi eylemleriyle özünü sonradan yaratır.
İnsanın bilincinin bir başka şeyle ilişki içinde olması ve bu sayede kendi benliğinin farkına varmasıdır. Bu özellik insanı sıradan nesnelerden ve sürüden ayırır.
Martin Heidegger'in 'orada-varlık' veya 'insan varlığı' anlamında kullandığı kavramdır. Varlığın anlamını kendi varlığında ve dünyada sorgulayabilen tek somut varlıktır.
Heidegger'in bireyin kitle içinde eridiği, sorumluluğu toplumsal düzene teslim ettiği ve sahici olmayan bir yaşam sürdüğü kalabalık alanı ifade etmek için kullandığı terimdir.
Jean-Paul Sartre felsefesinde bilinçsiz evrene, nesneler dünyasına karşılık gelir. Tam, kesin, değişmez ve kendi kendisiyle özdeş olan şuursuz varlık alanıdır.
Sartre'ın bilinç sahibi insanı tanımlamak için kullandığı kavramdır. Eksiklik ve dinamizmle karakterize edilir, sürekli kendi ötesine geçme çabasındadır.
Kierkegaard'ın ilk varoluş aşamasıdır; kişinin dışsal koşulların kölesi olduğu, zevk ve tatmin peşinde koştuğu, seçim yapmaktan kaçarak ölümcül umutsuzluğa düştüğü düzeydir.
Kierkegaard'ın bireyin günlük hayatın yüzeyselliğinden sıyrılarak seçimlerinin ve kararlarının bilincine vardığı ve sorumluluk üstlendiği ikinci varoluş aşamasıdır.
Kierkegaard'a göre en yüksek aşamadır; insan ve Tanrı arasındaki kurumsal engellerin kalktığı, bireyin kendini koşulsuz olarak Tanrı'ya karşı sorumlu bildiği düzeydir.
Karl Jaspers'in iki öznenin karşılaşmasını ifade eden kavramıdır. İletişime geçilen kişi nesne değil öznedir; yalnızlık, açık olma ve sevenlerin mücadelesi bu iletişimin adımlarıdır.
Kierkegaard'da bedenin değil tinin hastalığı olan, kişinin ne tam olarak başkası olabildiği ne de kendisi gibi kalabildiği, yüksek varoluşa geçişi tetikleyen ıstıraplı ruh halidir.
Heidegger felsefesinde insanın kendi isteği dışında, dünyaya bilinmeyen bir güç tarafından bırakılmış, korunmasız ve yabancı bırakılmış olma durumunu ifade eder.
Sartre'ın, insanın önceden belirlenmiş bir özü olmadığı için mutlak bir özgürlük içinde kendi imkânlarına ve seçimlerine terk edildiğini vurgulayan ünlü nitelemesidir.
1923'te Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü bünyesinde kurulan, aydınlanma ve modernite eleştirisi yapan, ortodoks olmayan Batı Marksisti felsefe geleneğidir. Örnek olarak Horkheimer ve Adorno'nun kapitalist toplumları ve kültür endüstrisini eleştiren çalışmaları gösterilebilir.
Frankfurt Okulu üyelerinin kendi kurumsal programları olarak adlandırdığı, nesnel olguları dışarıdan kabul etmeyen ve mevcut toplumsal düzenin çelişkilerini aşmayı amaçlayan düşünce biçimidir. Örnek olarak Horkheimer'in 'Geleneksel ve Eleştirel Kuram' makalesi bu teorinin tüzüğü niteliğindedir.
Aklın sadece bir amaca ulaşmak için en verimli araç olarak görüldüğü, doğayı ve insanları kontrol etme mekanizmasına indirgendiği akıl biçimidir. Örnek olarak aydınlanmanın aklı bilgi üretme ve toplumu manipüle etme aracına dönüştürmesi verilebilir.
Kültür ürünlerinin kitleler halinde endüstriyel olarak üretilip metalaştırıldığı ve bireyleri tekdüzeleştirdiği sistemdir. Örnek olarak kapitalist toplumda popüler kültür ürünlerinin kitleleri manipüle etmek için seri üretilmesi gösterilebilir.
Ortodoks Marksizmin ekonomik determinizmini ve kaba materyalizmini reddederek kültür, öznellik ve praksis felsefesine odaklanan akımdır. Örnek olarak Korsch, Lukács ve Gramsci'nin teorik çalışmaları bu geleneğin temelini oluşturur.
Toplumsal sorunların siyasi veya felsefi değil, yalnızca teknik ve bilimsel yöntemlerle çözülebileceğini savunan egemen düşünce biçimidir. Örnek olarak modern bürokrasinin her şeyi teknik bir verimlilik sorunu olarak ele alması gösterilebilir.
Habermas'ın felsefesinde bireylerin hiçbir baskı altında kalmadan, gerçek bilgiye erişip akılcı tartışmalara katılabildiği toplumsal alandır. Örnek olarak yurttaşların kamusal platformlarda politik ve toplumsal meseleleri özgürce tartışması verilebilir.
Ekonomik altyapının üstyapıyı kesin olarak belirlediğini savunan, tarihsel yasaları katı bir determinizmle ele alan dogmatik Marksizm anlayışıdır. Örnek olarak sosyal hayatın tüm yönlerini yalnızca ekonomik krizlerle açıklayan indirgemeci yaklaşım gösterilebilir.
Fabrika, bürokrasi ve okul gibi kurumsal teknikler aracılığıyla toplumsal yaşamın bütün alanlarının denetim altına alınması sürecidir. Örnek olarak modern bireyin en gizli dürtülerinin bile bürokratik sistemlerce planlanması gösterilebilir.
Bilimi ve ampirik olguları mutlaklaştıran, öz ile görünüş arasındaki farkı reddeden ve mevcut düzeni onaylayan bilim anlayışına yöneltilen eleştiridir. Örnek olarak Horkheimer'in pozitivizmin insanları mekanik nesneler olarak görmesine karşı çıkması gösterilebilir.
Doğa bilimlerinin yöntemini örnek alarak olguları dışarıdan inceleyen, toplumsal çıkarlardan bağımsız olduğunu iddia eden pozitivist bilim anlayışıdır. Örnek olarak olguları tarafsız bir veri yığını olarak ele alan ampirik araştırmalar verilebilir.
Horkheimer ve Adorno tarafından kaleme alınan, aydınlanmanın ilerleme iddialarının nasıl kendi kendini tahrip ederek totaliterliğe ve araçsal akla dönüştüğünü inceleyen eserdir. Örnek olarak bilim ve teknolojinin ölüm araçları üretmesine yol açması gösterilebilir.
Max Horkheimer'in modern aklın nesnel muhtevasını yitirerek öznel ve araçsal bir biçime bürünmesini ve karanlığa itilmesini incelediği eseridir. Örnek olarak akılcılaşmanın insanı özgürleştirmek yerine yeni bir tahakküm aracı olası gösterilebilir.
Marx'ın teorisini eylem, insan iradesi ve kültür boyutlarıyla yeniden yorumlayan, teoriyi pratik yaşamla buluşturan felsefi yaklaşımdır. Örnek olarak Lukács ve Korsch'un katı ekonomik determinizmi reddederek insan eylemini merkeze koyması verilebilir.
Mevcut toplumsal düzenin olgularını olduğu gibi kabul ederek herhangi bir köktenci değişimi veya devrimi reddeden politik tutumdur. Örnek olarak pozitivist sosyolojinin sadece var olan düzeni inceleyip onaylaması gösterilebilir.
Modernliğin akılcılığına, evrensel etik iddialarına ve büyük anlatılarına itiraz eden, bilginin çoğulluğunu ve göreceliğini savunan 20. yüzyıl sonu düşünce akımıdır. Örneğin, Marksizm veya liberalizm gibi büyük ideolojileri reddederek yerel ve farklı yaşam biçimlerini ön plana çıkarır.
18. yüzyıl Aydınlanma Dönemi ile başlayan, rasyonelliği, aklın egemenliğini, bilimsel doğruları ve ilerlemeyi merkeze alan düşünsel, ekonomik ve toplumsal dönüşüm projesidir. Örneğin, bilimsel bilginin kültürden bağımsız ve evrensel nesnelliğe sahip olduğunu kabul eder.
Dünya tarihinin veya insan hayatının anlamını açıklamak, bilim ve devlet gibi yapıları meşrulaştırmak iddiası taşıyan evrensel felsefi iddialardır. Örneğin, Aydınlanma ilerleme anlatısı veya Marksizm'in sınıf mücadelesi anlatısı birer üst anlatıdır.
Baudrillard'ın günümüz postmodern dünyasını açıklamak için kullandığı, gerçeğin yerini imajların, sembollerin ve kopyaların aldığı sanal bir gerçeklik durumudur. Örneğin, günümüzde bireylerin somut ihtiyaçlardan çok sembolik imajları ve arzuları satın alması simülasyonun göstergesidir.
Gerçek ile imaj arasındaki sınırların tamamen ortadan kalktığı, kurgusal ve sanal olanın gerçeğin yerini aldığı postmodern durumdur. Örneğin, medya ve simülasyon araçlarıyla üretilen modellerin bizzat gerçeğin yerini alması bu kavramla açıklanır.
Wittgenstein'dan esinlenerek Lyotard'ın geliştirdiği, dilin kullanım alanlarının ve kurallarının çokluluğunu ifade eden kavramdır. Örneğin, bilimsel bilginin tek geçerli dil oyunu olmadığını, sanat, etik ve günlük yaşamın da kendi dil oyunlarına sahip olduğunu savunur.
Farklı kaynaklardan, stillerden veya akımlardan unsurları seçip bir araya getirme tutumudur. Örneğin, postmodernistlerin tek bir doğru yerine 'her şey gider' sloganıyla farklı görüşleri ve stilleri bir arada harmanlaması eklektik bir yaklaşımdır.
Postmodern insanın her türlü bütünleşmeyi ve merkezi yapıyı reddederek her şeyi dağınık, montaj ve kolaj mantığıyla ele alması durumudur. Örneğin, toplumsal bütünlük yerine bireysel ve yerel kopuk deneyimlerin evrenselleştirilmesidir.
Belirsizlik, parçalanma ve kuralların bozumunun aşırıya götürülerek komiğe ve saçmaya varan bir yapıya bürünmesidir. Örneğin, postmodern kültürde ciddi ve otoriter formların alaya alınarak ters yüz edilmesi bu kavramla ilgilidir.
Kopya ile orijinalin aynı gerçeklik değerine sahip olduğu, yüksek kültür ile aşağı kültürün birbirine karıştuğı gelenek tasarımıdır. Örneğin, geçmişi taklit etmek yerine onu bugünün içine dahil eden hibrit kültürel üretimlerdir.
Bilimsel bilginin karşısına konulan; popüler öyküler, söylenceler, efsaneler ve masallardan oluşan bilgi türüdür. Örneğin, geleneksel toplumlarda sosyal bağları ve toplumsal hayatı düzenleyen mitler anlatısal bilgiye örnek oluşturur.
Baudrillard'ın simülasyon evresinde tanımladığı, enformasyon ve medya devrimiyle özgür eylem yeteneğini yitirmiş, istatistiksel sondajlarla yoklanan kitle durumudur. Örneğin, referandum veya anketlerle sesi duyulmaya çalışılan ancak bizzat temsil edilemeyen yığınlardır.
Evrensellik iddiası taşımayan, yerel, bireysel ve geçici anlam çerçeveleri sunan anlatılardır. Örneğin, Lyotard'ın büyük anlatıların krizine karşı önerdiği, bireylerin faaliyetlerine göreli anlam yükleyen yerel hikâyelerdir.
Tüm uzlaşımsal otoritelerin, geleneksel kuralların ve dayatmaların geçersiz kılınmasıdır. Örneğin, feminist hareketin erkek egemen kurallara karşı çıkışı veya sanatta akademik kuralların yıkılması bu kapsamdadır.
Tek bir mutlak hakikat yerine birden fazla bakış açısının olabileceğini savunan ve otoriter savlara karşı mesafeli duran ironik tutumdur. Örneğin, kesin dogmalar karşısında farklı yorum ve bakış açılarını oyunbaz bir dille öne sürmektir.