Çağdaş sosyologlar toplumsal yapıları evrimsel bir perspektifle üç ana aşamada sınıflandırmaktadırlar. Bu süreç; tarım devrimiyle ortaya çıkan tarım toplumu, sanayi devrimiyle meydana gelen sanayi toplumu ve enformasyon devrimi sonucunda yapılanan enformasyon toplumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Her bir toplumsal aşama, kendine özgü bir kültürel yapıyı beraberinde getirmiştir; tarım toplumunda geleneksel kültür hâkimken, sanayi toplumunda modern kültür, enformasyon toplumunda ise postmodern kültür yapısı şekillenmiştir.
Sanayi devrimi, toplumsal ve kültürel yapılarda köklü ve radikal değişimlere yol açmıştır. Bu büyük dönüşümün yarattığı anomik durumlar, düzensizlikler ve toplumsal bunalımlar, sosyoloji biliminin bağımsız bir disiplin olarak doğmasına zemin hazırlamıştır. Sanayi toplumunda aile, ekonomi, hukuk ve kültür gibi yaşamın tüm alanları kökten değişim geçirmiştir. Özellikle tarım toplumunun temel yapı taşı olan geniş aile tipi, kentleşme ve sanayileşmenin etkisiyle yerini modern çekirdek aileye bırakmıştır.
Kentleşme olgusu bireyselleşmeyi tetiklemiş ve geleneksel toplum yapısını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Tarihselsel süreçte bu değişimi inceleyen ilk akademik adımlardan biri ABD’de Chicago Üniversitesi’nde 1892 yılında kurulan ilk sosyoloji bölümüyle atılmıştır. Bu ekol, 'modernleşme, kentleşme ve suç sosyolojisi' alanındaki çalışmalarıyla 'Chicago Ekolü' olarak literatüre geçmiştir. Sosyoloji, özü itibarıyla modernitenin ve modernleşmenin yarattığı toplumsal sorunları irdeleyen bir bilim dalı olarak gelişmiştir.
Klasik sosyologların eserlerinde geleneksel toplum ile modern toplum arasındaki keskin farkları net bir şekilde görmek mümkündür. Emile Durkheim toplumları 'mekanik dayanışmalı' ve 'organik dayanışmalı' olarak ayırırken, Ferdinand Tönnies 'Cemaat' (Gemeinschaft) ve 'Cemiyet' (Gesellschaft) kategorilerini kullanmıştır. Tarım toplumu ve geleneksel kültür cemaat ve mekanik dayanışma yapısına dayanırken; sanayi toplumu ve modern kentler cemiyet ve organik dayanışma etrafında yapılanmaktadır. Ayrıca Batılı sosyologların erken dönem temsilcisi kabul ettiği İbni Haldun da toplumları bedevi ve hazeri olarak sınıflandırmıştır.
Modernizm, 1750'li yıllardan itibaren Batı Avrupa'da başlayan Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıkan toplumsal model ve kalıpların bütünü anlama gelmektedir. Sosyologlar, bu dönemle birlikte gelişen tüm sosyal kalıpları modernizm kavramı çerçevesinde ele alırlar. Modernleşme ise sanayileşmeyle birlikte tetiklenen ve geleneksel toplum yapısından yeni olana geçişi ifade eden bir sosyal değişim süreci olarak tanımlanmaktadır.
Klasik sosyologlardan Ferdinand Tönnies, toplumsal yapıları cemaat ve cemiyet olarak ikiye ayırır. Cemaatin hâkim olduğu geleneksel kır toplumunda 'biz' duygusuna dayalı dayanışmacı bir yapı varken; sanayileşme ve kentleşmeyle birlikte ortaya çıkan cemiyette 'ben' duygusuna dayalı bireyselleşme yaygınlaşmıştır. Sanayi devrimi, verimlilik ve para odaklı yaklaşımıyla aile bağlarını zayıflatmış, bireyleri daha bencil ve çıkarcı hale getirmiştir.
Emile Durkheim için modernleşmenin en temel göstergesi ekonomik alandaki artan işbölümü ve uzmanlaşmadır. Durkheim, sanayi öncesi homojen toplumları mekanik dayanışma ile açıklarken, modern toplumları farklılığa ve karşılıklı bağımlılığa dayanan organik dayanışma ile nitelendirir. Ancak Durkheim, modern toplumdaki aşırı farklılaşmanın normsuzluk ve kuralsızlık anlamına gelen 'anomi' sorununu doğurabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur.
Max Weber modern toplumu 'rasyonelleşme' kavramı üzerinden analiz eder. Geleneksel dünya görüşünün yerini rasyonel aklın alması modernleşmenin özüdür. Weber, modern rasyonel örgütlenmelerin ve özellikle 'bürokrasi'nin insanı özgürlükten yoksun bırakan bir 'demir kafes' haline dönüşmesinden endişe duyar. Analiz ettiği tiplerden bilim insanı gerçeğin, kapitalist kârın, bürokrat ise kurallara uygunluğun peşindedir. Karl Marx ise modernleşmeyi kapitalizmin feodalite üzerindeki zaferi olarak görür ve kapitalizmin sınıflar arası çatışmayı artıracağını öngörür.
Modern kelimesi Osmanlıca'da 'asri', çağdaş ise 'muasır' kelimeleriyle karşılanır. Batı düşüncesinde ilerleme fikrinin hâkim paradigma haline gelmesiyle birlikte eskiyi savunanlar pasif konuma itilmiş, geçmişi muhafaza etmekle ve saatleri geriye döndürmekle suçlanmıştır. Modernleşme; birinci anlamıyla evrensel bir toplumsal değişme ve ilerleme sürecidir; ikinci anlamıyla Rönesans, Reform, Fransız ve Endüstri devrimlerine dayanan tarihsel bir süreçtir; üçüncü anlamıyla ise gelişmekte olan ülkelerin liderlerica planlanan politikalar bütünüdür.
Planlı bir şekilde gerçekleştirilen sosyal değişim ve dönüşüm çabaları 'sosyal mühendislik' olarak adlandırılır. Bu bağlamda modern toplum; ileri düzeyde endüstrileşmiş, kapitalist, devlet ile sivil toplum ayrımının kurulduğu, çoğulcu ve demokratik bir yapıyı ifade eder. Modernliğin temel parametreleri arasında kapitalizm, sanayileşme, kentleşme, demokrasi, rasyonelleşme, bürokrasi, uzmanlaşma, bilimsel bilgi, teknoloji ve ulus devlet yer alır.
Batı toplumlarında içsel dinamiklerle gerçekleşen modernleşme, İkinci Dünya Savaşı sonrasında gelişmekte olan ülkeler için ulaşılması gereken evrensel bir model olarak dayatılmıştır. Pozitivist felsefenin etkisindeki bu modernleşmeci yaklaşıma karşı eleştirel ve postmodern teoriler gelişmiştir. Bu yeni yaklaşımlar; modernleşmenin kaçınılmaz bir tarihsel zorunluluk olmadığını, modern toplumların her zaman demokratik olmadığını, yoksulluk ve işsizlik gibi sorunların çözülmesinin şart olduğunu savunarak modernleşme teorilerini eleştirmişlerdir.
Anthony Giddens gibi düşünürler de modernleşme teorisinin hatalı önermelere dayandığını ve Batı kapitalizminin dünya üzerindeki egemenliğini meşrulaştıran ideolojik bir araç olduğunu ileri sürmüşlerdir. Tek boyutlu bir toplum ve kültür oluşturma iddiasındaki modernizmin bunalımları, çağdaş dönemde postmodernizm paradigmasının doğmasına zemin hazırlamıştır.
Postmodernite, modernitenin tüm temel karakteristiklerinin sorgulandığı ve alternatiflerin öne çıktığı durumla ilgilidir. İlerlemenin karşısında reaksiyonun, şimdinin karşısında geçmişin, soyutlamanın karşısında temsilin yer aldığı bir dönemi nitelendirir. Postmodernizm, modernizmin tek tip, homojen kültür üretme iddiasına karşı, küreselleşme ile yerelliğin bir arada bulunduğu heterojen ve sentez bir kültürel yapıyı savunur.
Postmodernizmin ilk kullanımı 1934 yılında Federico de Onis tarafından küçük bir tepki olarak gerçekleştirilmiş, 'postmodernlik' terimi ise 1947'de Toynbee tarafından Batı medeniyetinin bir devresini tanımlamak için kullanılmıştır. 1960'lı yıllardan itibaren sanatsal alanda popülerleşen kavram, 1970 ve 80'lerde mimari, felsefe ve sosyal bilimlerde geniş yankı bulmuş; Baudrillard, Lyotard, Jameson gibi teorisyenlerin katkılarıyla olgunlaşmıştır.
Lyotard 'postmodern durum' ile büyük anlatıların ve devrimci siyasetin sona erdiğini belirtirken; Baudrillard simülasyon ve suretler evreninden, Jameson ise postmodernizmi 'geç kapitalizmin kültürel mantığı' olarak ele almıştır. Postmodern dünyanın en belirgin iki özelliği gerçekliğin yerini imajın alması ve zamanın şizofrenik bir şekilde parçalanarak kesintisiz anlara dönüşmesidir.
Sanat ve gündelik hayat arasındaki sınırların silinmesi, yüksek kültür ile popüler kültür arasındaki hiyerarşinin çökmesi postmodernizmin temel özellikleridir. Eklektisizm (seçmecilik), parodi, pastiş (taklit), ironi ve üslup melezliği postmodern kültürün en belirgin dışavurum biçimleridir. Bu doğrultuda 'ya biri ya öteki' dikotomisi yerini 'hem biri hem öteki' yaklaşımına bırakmıştır.
Postmodern çağda medya, kültürün merkezindeki dinamik ve çağın ruhunu belirleyen en temel unsurdur. Marshall McLuhan'ın 'küresel köy' benzetmesiyle açıkladığı dünyada, televizyon, internet ve reklamlar hayatımızı işgal etmiştir. Baudrillard'a göre medya çağında gerçeğin yerini simülasyonlar ve hipergerçeklik almıştır; artık aslı olmayan, suretlerden ibaret bir 'gibi'ler dünyasında yaşamaktayız.
Küreselleşme süreci ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla dünyayı sarsarken, buna tepki olarak 'yerelleşme' eğilimleri de güç kazanmıştır. Küresel kültürün tüketim odaklı pratikleri (McDonalds, Coca-Cola, internet kullanımı vb.) ulusal sınırları aşarken, diğer yandan kimlik arayışları ve köktendinci (fundamentalist) akımlar da tetiklenmiştir. Bu durum yerel ile küreselin karmaşık bir sentezini ve çatışmasını doğurmaktadır.
Enformasyon toplumunda hizmet sektörünün ve bilgi temelli işlerin artmasıyla 'yeni orta sınıf' veya 'yeni kültür aracıları' ortaya çıkmıştır. Medya, halkla ilişkiler, reklamcılık ve sanat alanında faaliyet gösteren bu kesim, popüler kültür ile yüksek kültür arasındaki sınırları yıkarak yeni yaşam tarzlarını meşrulaştırmaktadır. Ancak bu durum beraberinde bazı çelişkileri de getirmektedir.
Karl Popper'ın formüle ettiği 'demokrasi paradoksu', çoğunluğun oyuyla işbaşına gelen anti-demokratik güçlerin (faşizm veya komünizm gibi) yine demokratik sistemleri ortadan kaldırma tehlikesine işaret eder. Postmodern çoğulculuk ve enformasyon çağının getirdiği serbestlik, bazen denetlenemeyen kitle güdülerini ve demokrasi krizlerini tetikleyebilmektedir.