Kadınlık ve erkeklik rollerinin, cinsiyet kimliklerinin ve cinsiyete dair konumların toplumsal ve kültürel ilişkiler içinde şekillendirilmesi süreci sosyal bilimlerde 'toplumsal cinsiyet' kavramı altında incelenmektedir. Toplumsal cinsiyet; ekonomiden siyasete, çocuk yetiştirmeden kültüre ve günlük yaşamın en kılcal damarlarına kadar hayatın her alanında belirleyici bir etkiye sahiptir. Bu kavramın küresel ölçekte ve akademik dünyada yaygın bir biçimde kullanılmaya başlanması özellikle son otuz yıllık döneme denk gelmektedir.
Kadınlar ile gelişme olgusu arasındaki ilişkilerin sosyal bilimlerin gündemine girmesi, tarihi olarak iki önemli gelişmeyle eş zamanlıdır: Birincisi, Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi küresel ölçekte kalkınma tartışmalarını biçimlendiren uluslararası kuruluşların tesis edilmesidir; ikincisi ise ikinci dalga feminist hareketlerin yükselişe geçtiği İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki tarihsel kesittir.
Bu dönemden itibaren doğum kontrolü, gebelik, yoksulluk ve istihdam gibi toplumsal refah başlıkları dolayısıyla kadınlar gelişme tartışmalarının öznesi haline gelmişlerdir. Zaman içerisinde 'gelişmede kadın', 'kadın ve gelişme', 'toplumsal cinsiyet ve gelişme' yaklaşımları ve günümüzdeki 'neoliberal yaklaşımlar' bu alandaki teorik ve pratik tartışmalara yön vermiştir.
Toplumsal cinsiyet tartışmalarının en temel çıkış noktası, cinsiyetin salt biyolojik bir olgu olmadığı, aksine büyük ölçüde toplumsal ve kültürel yollarla inşa edildiği gerçeğidir. Kadınlık ve erkeklik rolleri doğuştan gelmez; çocukluğun ilk evrelerinden itibaren toplumsal ve kültürel mekanizmalar aracılığıyla öğrenilir ve içselleştirilir. Ayrıca bu alan, kadınlık ve erkekliğin birbirine zıt kutuplar olarak ve karşılıklı etkileşim içinde nasıl kurgulandığını mercek altına alır.
Bu konudaki ilk öncü akademik tartışmalar 20. yüzyılın ilk çeyreğinde sosyal ve kültürel antropoloji alanının kurucu isimleri tarafından başlatılmıştır. Özellikle Margaret Mead’in 1930’lu yıllarda Melanezya’da gerçekleştirdiği saha araştırmaları devrim niteliğindedir. Mead’in bu çalışmaları, o döneme kadar mutlak ve evrensel kabul edilen cinsiyet rollerinin aslında kültürden kültüre büyük farklılıklar ve çeşitlilikler gösterdiğini kanıtlamıştır.
Feminist teoriler, toplumsal cinsiyet tartışmalarının beslendiği en zengin ve en önemli kaynakların başında gelir. Feminizm; cinsiyet eşitliği ülküsü doğrultusunda erkek egemen yapılara, kadınların ezilmesine ve toplumsal statüde ikincil konuma itilmelerine karşı çıkan yaklaşımların ortak adıdır. 19. yüzyılda kadınların örgün eğitim ve siyasal katılım hakları için ilk kitlesel taleplerini seslendirmesiyle başlayan süreç, 20. yüzyılda ikinci dalga feminizmle birlikte teorik anlamda doruk noktasına ulaşmıştır.
Yirminci yüzyılda feminizmin kat ettiği büyük çeşitlilik ve kuramsal zenginleşme, akademiye de yansımış ve çeşitli feminist akımların doğmasına zemin hazırlamıştır. Bunlardan ilki olan liberal feminizm, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamanın yolunun kadınlara erkeklerle tamamen eşit eğitim, çalışma ve siyasal katılım imkânları tanınmasından geçtiğini savunur.
Radikal feminizm ise ezilmenin kökeninde ataerkil yapının yattığını belirterek; annelik, kadın bedeni, cinsellik, kadın deneyimleri ve kadın öznelliği gibi alanlara özel bir vurgu yapar ve kurtuluşun bu alanların özgürleşmesiyle mümkün olacağını savunur. Marksist feminizm, kapitalist düzen içindeki kadın emeği sömürüsüne ve tahakküm ilişkilerine odaklanırken, sosyalist feminizm hem ataerkilliğin hem de kapitalizmin kadınları ezen ikili yapı olduğunu öne sürer.
Kültürel feminizm ise farklı coğrafyalar ve kültürlerde yaşayan kadınların kendine özgü yaşam koşullarının ve deneyimlerinin dikkate alınması gerektiğini savunur. Bu kuramsal çeşitlilik, toplumsal cinsiyeti sadece birer farklılık alanı olmaktan çıkarıp hiyerarşi, eşitsizlik ve iktidar ilişkilerinin incelendiği disiplinlerarası bir alana dönüştürmüştür.
Gelişme politikaları ve teorileri incelendiğinde, 1970’li yıllara kadar toplumsal cinsiyet boyutunun büyük ölçüde göz ardı edildiği görülmektedir. Kadınların toplumsal, ekonomik ve siyasal konumu hesaba katılamadığı için 1970’lere kadar olan bu evre yazında 'cinsiyet körü' olarak nitelendirilmektedir. Bu dönemde batılı ülkelerin eski sömürgelerine teknik ve bilimsel üstünlüklerini dayattığı görülür.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ve diğer batılı güçler, kendi iktisadi ve entelektüel hegemonyalarını kurarak az gelişmiş ülkelerin modernleşme süreçlerine yön vermiştir. Gelişmenin birincil anlamda 'modernleşme' olarak ele alındığı bu zaman diliminde, kalkınma hamlelerinin başrol oyuncuları ve taşıyıcıları otomatik olarak erkekler şeklinde kurgulanmıştır. Dolayısıyla kadınların ezilmişliği ve dezavantajlı durumu kalkınma planlarında yer bulamamıştır.
Birleşmiş Milletler’in kurulduğu 1945 yılından İkinci Dalga feminizmin patlama yaptığı 1960’ların sonuna kadar olan dönemde kalkınma, dar anlamda bir insan hakları sorunu olarak ele alınmıştır. Ancak bu klasik insan hakları paradigması, eşitsizliklerin cinsiyet temelindeki derin yapısal boyutlarını görmekten uzaktır. Kadınların durumu ilk kez BM’nin 1962 tarihli raporuyla resmi olarak gündeme taşınmıştır.
1970’lerden günümüze değin toplumsal cinsiyet ve gelişme tartışmalarına damgasını vuran ve kronolojik olarak gelişen dört temel yaklaşım bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla 'Gelişmede Kadın' (WID), 'Kadın ve Gelişme' (WAD), 'Toplumsal Cinsiyet ve Gelişme' (GAD) ve son dönemin 'Neoliberal Yaklaşımları'dır. Bu yaklaşımlar, kadınların kalkınmadaki yerini farklı teorik temellerle açıklamıştır.
İlk yaklaşım olan Gelişmede Kadın (women in development), Danimarkalı feminist iktisatçı Ester Boserup’un tarımsal üretimde kadınların konumunu inceleyen çalışmalarıyla temellenmiştir. Liberal feminist kurama dayanan bu yaklaşım, mevcut toplumsal yapıyı kökten değiştirmeyi hedeflemez; aksine mevcut dengeleri koruyarak kadınların gelişme sürecine daha verimli biçimde entegre edilmesini amaçlar.
İkinci yaklaşım olan Kadın ve Gelişme (women and development), 1975 Mexico City Birinci Dünya Kadın Konferansı’nda şekillenmiştir. Bağımlılık okuluna dayanan bu yaklaşım, kadınların kalkınma süreçlerinde ancak sömürülerek ve ezilerek var olduğunu savunur. Üçüncü yaklaşım olan Toplumsal Cinsiyet ve Gelişme (GAD) ise kadın-erkek ilişkilerindeki iktidar yapılarına, toplumsal cinsiyet rollerine ve iş bölümüne odaklanarak çok boyutlu bir değişim talep etmiştir.
Küresel ölçekte toplumsal cinsiyet farkındalığının tırmanması, kadın meselelerinin uluslararası kalkınma ajanslarının kalkınma planlarının merkezine yerleşmesini sağlamıştır. Özellikle 1990 sonrasında BM, Dünya Bankası, AB ve ILO gibi dev kuruluşlar bu alanda yoğun raporlar ve stratejiler üretmeye başlamıştır.
Neoliberal yaklaşımlar, yapısal uyum politikalarının doğal bir uzantısı olarak, küresel kalkınma projelerinin verimlilik katsayısını artırmak amacıyla kadınların ekonomik hayata katılımını tıkılayan her türlü kurumsal, yasal ve ulusal engelin tasfiye edilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu bağlamda Dünya Bankası’nın 2012 tarihli Cinsiyet Eşitliği ve Kalkınma Raporu, konuyu 'akıllı ekonomi' kavramı etrafında ele almıştır.
Raporda; kadınların yeteneklerinin israf edilmesinin ekonomik maliyetinin çok yüksek olduğu, kadınların donanımlarının gelecek nesilleri doğrudan şekillendirdiği ve kadınların eyleyiciliğinin artmasının daha rasyonel politika seçimlerine yol açacağı vurgulanmıştır. Ancak kadınların işletme açmasını teşvik eden mikro-kredi uygulamalarının yetersiz kalması ve yetersiz kurumsal destekler yüzünden borç sarmalları yaratması son yıllarda eleştiri oklarının hedefi olmuştur.
Birleşmiş Milletler, kadının toplumsal yaşamın hangi basamağında bulunduğunu somut olarak saptamak ve ülkeler arası kıyaslama yapabilmek adına kapsamlı indeksler geliştirmiştir. Bu ölçütlerin başında, kadınlar ile erkekler arasındaki derin uçurumları ve eşitsizlikleri gözler önüne seren Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği İndeksi (Gender Inequality Index) gelmektedir.
Bir diğer önemli ölçüt ise Beşeri Gelişmişlik İndeksi (HDI) verilerinin toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklere göre yeniden hesaplandığı Toplumsal Cinsiyete Dayalı Gelişme İndeksi’dir (GDI). Bunun yanı sıra ekonomik faaliyetlerde cinsiyet eşitsizliği, eğitimde eşitsizlik ve toplumsal cinsiyete göre yetkinlik (GEM) gibi alt göstergeler de aktif olarak kullanılmaktadır.
BM kalkınma programları çerçevesinde hazırlanan bu raporlar, gayri safi millî hasıla verilerinin ötesine geçerek yoksulluk, eğitim süreleri, yaşam beklentisi ve cinsiyet eşitliği gibi çok boyutlu kriterleri baz almaktadır. Kadın istihdamı ve ücret politikaları, cinsiyet eşitsizliğinin en net görüldüğü alanlardır.
Günümüzde toplumsal cinsiyet ve gelişme ekseninde öne çıkan yeni tartışma alanları, kalkınma projeleri içerisindeki dezavantajlı kadın kitlelerinin güçlendirilmesini ve eşitsizliklerin sıfırlanmasını hedeflemektedir. Bu bağlamda aile planlaması projelerinin yaygınlaştırılması ilk sırada yer alır.
Kadın sağlığı hizmetlerinin nitelik ve niceliğinin artırılması, eğitim olanaklarına erişimin kolaylaştırılması, kadın istihdamının yükseltilmesi, mikro-krediler ve ev eksenli çalışma modellerinin düzenlenmesi güncel kalkınma planlarının vazgeçilmez unsurlarıdır. Ayrıca sivil topluma katılımın teşviki ve kadın hakları bilincinin tabana yayılması kritik önem taşır.
Son olarak, sürdürülebilir kalkınma projelerinin başarısında kadınların aktif ve eşit bir biçimde karar mekanizmalarına katılması zorunlu bir ilke olarak kabul edilmektedir. Yerel, bölgesel ve küresel ölçekte bu stratejilerin hayata geçirilmesi toplumsal gelişmenin temel şartıdır.