İnsanoğlu tarih sahnesine çıktığı günden bu yana küçüklü büyüklü gruplar halinde yaşamış, toplumsal iş bölümü çerçevesinde bireylere eşitsizlik yaratan roller yüklemiştir. Mülkiyet, cinsiyet, otorite, iktidar, ekonomi, etnisite ve din gibi unsurlar etrafında hiyerarşik yapılar kurulmuş; bu eşitsizliklerin zamanla kanıksanarak kurumsallaşması 'toplumsal tabakalaşma' olarak adlandırılmıştır.
Üretim ilişkileri ve sosyal bölüşüm bağlamında tarihin farklı dönemlerinde tabakalaşmanın değişik veçheleri görülmüştür. Yerleşik hayata geçiş, ilkel tarım, saban ve traktör gibi tarımsal gelişmeler eşitsizlikleri pekiştirirken, insanlığı endüstriyel üretime taşımıştır. Bilgi ve teknoloji, süregiden eşitsizlik halini bozarak toplumsal yapıyı dönüştüren temel iki unsur olarak öne çıkmaktadır.
Geleneksel toplumlardaki tabakalaşma biçimleri zamanla dönüşmüş veya ortadan kalkmıştır. Günümüzün gelişmiş toplumlarında ise ayrımcılıkların yerini hak ve fırsat eşitliği arayışları almıştır. Bu ünitenin temel amacı, klasik ve alternatif tabakalaşma türlerini incelemek ve bunların gelişme olgusuyla olan ilişkisini ortaya koymaktır.
Kölelik, insanlık tarihinde görülen en aşırı sosyal eşitsizlik halidir ve bir insanın başka bir insana mal olarak aidiyet durumunu ifade eder. Bu sistemde köleler üretim araçlarının bir uzantısıdır, emeğin serbestliği yoktur ve kölelerin iş yapma özgürlüğü bulunmamaktadır. Bilinen ilk kölelik örnekleri doğrudan katılımlı demokrasinin uygulandığı ancak kadınlar ile kölelerin bu haktan mahrum olduğu Antik Yunan'da görülmüştür.
Roma İmparatorluğu'nda yönetici sınıfın ticareti küçümsemesi nedeniyle köleler ticaretle zenginleşebilmiş ve hatta kendi kölelerine sahip olabilmişlerdir. Roma'daki en trajik kölelik uygulamalarından biri, efendilerini eğlendirmek için ölümüne dövüştürülen gladyatörlerdir. Tarihin en büyük köle ayaklanması olan Spartaküs ayaklanması da Roma döneminde gerçekleşmiş ve direnişin simgesi olmuştur.
Yakın tarihte ABD'nin kuruluşunda Afrika'dan getirilen siyahi insanların emtia gibi satılması ve tarım arazilerinde çalıştırılması köleliğin başka bir boyutudur. Köle-efendi diyalektiğinin yarattığı potansiyel çatışma düzlemi, bu sistemin verimlilik ve istikrar açısından yetersizliğini gösterir. Sonunda Amerikan İç Savaşı ile tarımsal üretimden sanayi üretimine geçilmiş, köleliğin kalkmasıyla serbest kalan insanlar fabrikalarda işçi olmuştur.
Kast sistemi, toplumsal yapının çok boyutlu ve geçişsiz eşitsizliklerden oluşan kapalı sosyal sistemleridir. Eşitsizlik bu sistemde durağandır, yeniden üretilir ve genellikle reenkarnasyon gibi dini inançlarla ilişkilendirilir. Alt kasttaki birey, bir sonraki hayatında üst kastta doğacağı inancıyla mevcut durumuna katlanırken; üst kasttaki birey hak ve ödevlerine dikkat ederek alt kastlara düşmemeye çalışır.
Günümüzde kast sisteminin en bilinen ve tek yaşayan örneği Hindistan'dır. Hindistan'daki kast sistemi 'varna' adı verilen beş temel basamaktan (din adamları, savaşçılar, tüccarlar/çiftçiler, köleler ve dokunulmazlar) oluşur. Bir kastta doğan insan başka bir kasta geçemez, başka kasttan biriyle evlenemez veya yemek yiyemez; en alttaki dokunulmazlara dokunmak bile büyük bir günahtır.
Kast sistemi toplumsal değişime ve gelişmeye direnen, süreci yavaşlatan bir yapıdır. İngiliz sömürgeciliği eğitim sistemiyle bu sisteme müdahale etmiştir. Günümüzde Hindistan'ın bilişim sektöründe lider olması ve Bollywood sineması, kast sisteminin gelişime tamamen engel olmadığını gösterse de, sistem toplumsal dönüşüme karşı direncini büyük ölçüde korumaktadır.
Zümre (stand) sistemi, imtiyazlı tabakaların olduğu ancak kast sistemine kıyasla tabakalar arası geçişin nispeten mümkün olduğu feodal Orta Çağ Avrupası gibi toplumsal yapılarda görülür. Bottomore'a göre zümrelerin ayırt edici özellikleri hukuken tanımlanmış olmak, iş bölümünde toplumsal bir göreve sahip olmak ve siyaseten temsil edilmektir. Toplum soylular, din adamları, tüccar/zanaatkârlar ve serfler olarak dört ana basamağa ayrılmıştır.
Zümre sistemi içerisinde gelişen kent varsılları yani burjuvalar, ticaretle zenginleşerek soylu olmamalarına rağmen sürekli hak talebinde bulunmuşlardır. Aydınlanma, coğrafi keşifler, Fransız İhtilali ve endüstri devrimi süreciyle birlikte burjuva zümresi feodal zümre yapısını yıkmıştır. Din adamlarının otoritesinin sarsılması ve dokumacılık gibi endüstriyel sektörlerin yükselişi bu dönüşümü hızlandırmıştır.
Modern toplumların tabakalaşma biçimi olan sınıf, teoride toplumsal hareketliliği sınırlayan hiçbir hukuki engelin bulunmadığı, ekonomik temellere ve fırsat eşitliğine dayanan bir yapıdır. Giddens'a göre sınıflar akışkandır, doğuştan verili değildir, temel belirleyicisi ekonomik imkânlardır ve bireysel değil kitleseldir. Karl Marx sınıfları üretim araçlarının mülkiyeti (proletarya-burjuva) üzerinden açıklarken, Max Weber ekonomik unsurlara ek olarak statü grupları ve iktidar olgusunu da dahil etmiştir.
Son yıllarda geleneksel sınıf ve tabakalaşma çalışmalarına olan ilgi azalmış, kapitalizmin ve teknolojinin dönüşümüyle birlikte yeni kavramlar ortaya çıkmıştır. Hegel'in köle-efendi diyalektiğinden esinlenen Frankfurt Okulu, modern dünya insanlarının da meslek maskeleri takmış birer köle olduğunu öne sürmüştür. Kölelik metaforu, günümüz bireylerinin faillik kapasitelerini sorgulamak için sıkça kullanılmaktadır.
Gelir dağılımı temelinde toplumsal tabakalaşmayı gösteren 'piramit modeli', toplumların gelişmişlik düzeyine göre değişmektedir. Gelişmiş ülkelerde orta tabakanın genişlediği piramitler görülse de, multi-milyarderler ile evsizler arasındaki uçurum giderek derinleşmektedir. Bu durum geleneksel tabakalaşma analizlerinin yetersiz kalmasına yol açmaktadır.
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte sermaye dijitalleşmiş ve akışkan hale gelmiştir. Fiziki paradan kopan dijital ekonomi, ulus devletlerin sınırlarını aşarak sermayenin emeğin ucuz olduğu ülkelere yönelmesini sağlamıştır. Çok uluslu şirketlerin bu küresel ve akışkan yapısı, çağdaş tabakalaşma analizleri için yepyeni kavramların doğmasını zorunlu kılmıştır.
1950'lerden sonra savaş sonrası ekonomik gelişme, mavi yakalı işçilerin azalmasına ve beyin gücüyle çalışan beyaz yakalıların artmasına yol açmıştır. 'Yeni orta sınıf' adı verilen bu kesim; mülk sahibi olmayan, prestijli işlerde çalışan, yabancı dil bilen, bilgi düzeyi yüksek ve entelektüel eğilimleri olan homojen olmayan bir toplumsal tabakadır. Daniel Bell'e göre sanayi sonrası toplumun bilgiye dayalı idari ve büro işlerini yürüten bu sınıf sürekli büyümektedir.
Ralf Dahrendorf ise yeni orta sınıfın sınıf özelliği taşımaktan uzak olduğunu, alt ve üst sınırlarının belirsiz olduğunu savunur. Sınıf altı ise 1970'lerin ABD ve İngiltere'sinde ortaya çıkan, yoksulluğun en dip ve yarını belirsiz halini tanımlayan bir kavramdır. Sınıf altındaki bireyler işsizdir, devlet yardımından mahrumdur ve şehrin eski merkezlerinde kötü koşullarda yaşarlar.
Sınıf altı kesimler ekonomik yoksunluğun ötesinde, toplumsal itibar ve saygıdan da yoksundur. Sürekli yoksulluk ve çevresel yoksulluktan farklı olarak sınıf altı yoksulluğu; normsuzluk, kuralsızlık, suça eğilim, uyuşturucu kullanımı ve evsizlik gibi illegal yaşam örüntüleriyle karakterizedir. Zygmunt Bauman'a göre bu kesimler tüketime dayalı ekonomik sistemin dışına itilmiş insanlardır.
Tüketim toplumunda ekonomik olarak fail olabilen, seyahat edebilen ve küreselleşmenin nimetlerinden yararlanan kesimler 'turist' olarak adlandırılırken; ekonomik yetersizlikler sebebiyle tüketim oyununun dışında kalan, eyleme yetisinden mahrum yoksullar 'aylak' olarak tanımlanmaktadır. Guy Standing'in popülerleştirdiği 'prekarya' ise çoğunluğu beyaz yakalı olan, yüksek eğitim almalarına rağmen iş güvencesinden mahrum, sosyoekonomik tedirginlik yaşayan 'güvenceliksizler' sınıfıdır.
Prekarya; piyasa, istihdam, iş, çalışma, vasıfların yeniden üretimi, gelir ve temsil olmak üzere yedi temel güvenceden yoksun durumdadır. Bu güvencesizlik hali onları siyasi olarak istikrarsız kılmakta, aşırı sağ veya aşırı sol akımlara yöneltebilmektedir. Sanayi toplumunun geleneksel sendikacılığı bu yeni kesimin taleplerini karşılamada yetersiz kalmaktadır.
Hardt ve Negri'nin kavramsallaştırdığı 'imparatorluk', ulus devletleri aşan, somut olarak görülmeyen ancak iş piyasalarında tahakküm kuran küresel sermaye elitlerini ifade eder. 'Çokluk' ise prekaryayı da içine alan, imparatorluğun sermaye düzenine tabi olan ancak bir farkındalık düzeyine (kendi için sınıf) ulaştığında bu yapıyı dönüştürebilecek geniş halk kitleleridir.