← Ünite 11

Ünite 11: Sanal Gerçeklik ve Kültür — Konu Anlatımı

1Gerçekliğin Toplumsal İnşası ve Dil

Gündelik hayatta gerçeklik kavramına sıklıkla başvururuz ve bir olgunun, durumun veya nesnenin sahiden var olduğuna dair kanıtları bu soyut alandan ödünç alırız. Ancak zannedilenin aksine gerçeklik, bireyin ve toplumun dışında aşkın, verili ya da doğuştan orada duran mutlak bir olgu değildir. Gerçeklik, üzerinde toplumsal olarak oydaşma sağlanmış anlam kabulleri matrisi olarak tanımlanabilir. Bir şeyin var olmasından ziyade, onun ne anlama geldiği toplumsal uzlaşılarla şekillenir.

Gerçekliğin ögeleri doğaüstü veya metafizik kaynaklardan gelmez; aksine üzerinde uzlaşıldıktan sonra sorgulanmayan ön kabullere dönüşen anlam göstergeleridir. Konuşulan dil bu ön kabuller sisteminin en somut örneğidir. Dilin temel birimleri olan sözcükler (örneğin 'elma' sözcüğü) kendiliğinden anlam içermezler; fonetik temsillerdir. İnsan, doğada fizikî olarak var olan nesneye bir isim atfederek onu simgesel bir koda (anlam taşıyıcısına) dönüştürür. Özne, kendinde anlamı olmayan nesneye isim vererek kendi varlığını simgesel düzleme taşımış olur.

Aynı durum renkler için de geçerlidir. Evrendeki sonsuz renk dalga boylarından yalnızca insan gözünün görebildiği aralıktakilere kesin adlar verilir. Bu renk adları sanki doğadan değişmez bir şekilde gelmiş gibi dilde yer alır; ancak renk körü bir birey veya yeni doğan bir bebek bu toplumsal kabulün dışındadır. Görme eylemi anatomik temellere dayansa da toplumsal boyutta öğrenilen bir işlevdir. Dildeki bu ön kabuller sistemi, eylemlerin öngörülebilir ve anlamlandırılabilir olmasını sağlayarak toplumsal düzen için bir güven sistemi oluşturur.

Türkçe gündelik dilde gerçek ve gerçeklik kavramları birbirine karıştırılır; oysa gerçek bir sıfattır, gerçeklik ise olgusal bir duruma işaret eder. Daha önemli bir karmaşa ise gerçeklik ve hakikat arasındadır. Gerçeklik olgusal bir duruma (bir şeyin var olup olmamasına) gönderme yaparken; hakikat, doğruluk ölçülerini (iyi-kötü, âdil-gayriâdil) içeren bir değerler düzlemidir ve bir öze gönderme yapar. Sahici sıfatı ise asıl olanı vurgulamak için kullanılır.

2Gündelik Hayatın Kuruluşunda Gerçeklik ve Toplumsal İnşa Süreçleri

Gündelik toplum hayatını oluşturan eylem, ilişki ve değerler kurumsallaşma yoluyla sıradanlaşıp dışsal bir gerçeklik olarak bireylere kendilerini 'a priori' (verili, sınanmadan önceden kabul edilmiş) olarak dayatma eğilimindedir. Birey, kendisinden önce oluşmuş bu sıradanlıklar dünyasına doğar. Çocuklar, henüz bu gerçeklik hissiyle tam donanmadıkları için sürekli 'bu ne?' veya 'niye?' diye sorarak büyükleri zorlayan en sorgulayıcı varlıklardır. Sanat, çocuktaki bu sorgulayıcılığı eleştirel bir bilinçle sürdürerek katılaşan kurumsal yapılara karşı değişimi mümkün kılan en gelişkin kültür etkinliğidir.

Gerçeklik, bireysel bir boyutu içerse de temelde toplumsal olarak inşa edilir. Bireyin algılaması toplumsal paylaşımları içerir. Gerçekliği oluşturan ögeler aşırı derecede öznel nitelikteyse psikoz gibi patolojilerden bahsedilebilir. Akıl hastaları bile toplumsal kodlara gönderme yaparak varlıklarını sürdürürler; nesnel gerçeklik onlardan en çok sapılan durumlarda bile kendini dayatacak kadar güçlüdür. Gündelik hayatın gerçekliği, toplumsal ölçekte uzlaşılmış bilgi parçalarından oluşur. Öznel bilginin kamusal gerçekliğe dönüşmesine gerçekliğin toplumsal inşası denir.

Peter Berger ve Thomas Luckmann'ın 1966 tarihli çalışmalarına göre gerçekliğin toplumsal inşasında üç önemli süreç vardır: Nesnelleştirme, meşrulaştırma ve öznelleştirme. İlk aşamada bilgi toplumsal alanda ifade edilip nesnel bir olgu olarak algılanır. İkinci aşamada yeterince ikna edici hale gelerek toplumsal meşruiyetini kurar. Son aşamada ise bireylerin öznel bilme alanlarının içselleştirilmiş parçası haline gelir. Bu diyalektik süreç öznellik ile nesnellik arasında gerçekleşir.

Harold Garfinkel'in öncülük ettiği etnometodoloji yaklaşımı, 'Nasıl oluyor da insanlar bir gerçeklik olmamasına karşın varmış gibi yapıyorlar?' sorusunu sorar. İnsanlar gündelik hayatı verili ögeler olarak algılar ve karşılıklı raporlama (accountability) ve teyit etme etkinlikleriyle süregiden bir gerçeklik olduğuna birbirlerini inandırırlar. Garfinkel'e göre sıradanlığın bozulduğu (kırılma) anları incelemek sosyoloji için çok anlamlıdır.

3Enformasyon Toplumunda Gerçeklik ve Yeni Dönüşümler

1960'lı yıllardan itibaren somut nesne üretiminden (sanayi kapitalizmi) soyut temsillerin işlenmesine ve finans kapitalizmine doğru geçiş yaşanmıştır. Temel kâr kaynağı enformasyon haline gelmiş; iş kolları hizmetler sektörü ağırlıklı olmaya başlamıştır. Kapitalizm ulus-devlet sınırlarını aşarak küresel ölçekte örgütlenmiş, İnternet ve sosyal medya ile küresel akışkanlık rejimi doğmuştur. Dünyadaki yeni ayrımlaşma, üretim araçlarına sahip olmakla değil, enformasyon toplumunun nimetlerinden yararlanabilecek bilgi ve becerilere sahip olmakla ilgilidir.

Küresel akışkanlık, yer ve zaman kavramlarını dönüştürerek küresel boyutlu bir zaman-mekân algısı kurmuştur. Jürgen Habermas'ın insanların dünyaya anlam vermesini sağlayan bilişsel süreç olarak tanımladığı 'Lebenswelt' (yaşam dünyası), modern-öncesi toplumlarda tek ve üst üste çakışıkken, modern ve küresel toplumlarda çoğul hale gelmiştir. Farklı hakikat anlayışları ve yaşam biçimleri bir arada yaşayarak mutlak olmayan, öznelliğe yer açan bir gerçeklik yaratmıştır.

Enformasyon toplumunun en belirgin özelliklerinden biri de ileri teknolojinin sadece siyasi iktidarların veya üst sınıfların tekelinde kalmayıp geniş kitlelerin kullanımına açılmasıdır. Geleneksel toplumda ata binmek veya hızlı araçlar kullanmak üst sınıflara aitken, günümüzde sıradan birey ucuza sahip olduğu enformasyon teknolojileriyle sistemin aktif birer kullanıcısı haline gelmiştir. Bu durum ilk kuşak kitle iletişim araçlarının (radyo, televizyon) edilgen seyircisini, iletişime etkin katılan bir özneye dönüştürmüştür.

Teknolojinin etkin kullanıcısı olan enformasyon toplumu insanı, sanal gerçeklik içinde kendilik imgesini yeniden ve çoğul bir şekilde inşa edebilmektedir. Bu dönüşüm, kültür üretimi biçimlerini, kamusal-özel alan sınırlarını ve toplumsal aidiyetleri kökten sarsarak yeni bir toplumsallaşma mantığı ortaya çıkarmıştır.

4Sanal Gerçekliğin Araçları ve Anlam Üretim Süreçleri

Sanal gerçeklik, bileşik elektronik iletişim araçlarının somut fizikî gerçekliğin dışında oluşturduğu soyut ve varsayımsal temsiller ortamıdır. Kökeni itibarıyla 'sanmak' fiilinden türetilen sanal, fizikî olarak öyle olmasa bile öyleymiş izlenimi verebilen, duyuları aldatmaya dayalı yeni bir bilişsel deneyimdir. Eski dildeki 'zahiri' kavramı gibi sanal, hayali veya gerçek dışı demek değildir; aksine 'başka bir gerçekliktir'. Fizikî gerçeklik de duyuların toplumsal koşullanmasıyla somutluk kazandığı için, sanal gerçeklik teknolojisi fizikî gerçekliğin ikna edicilik düzeyine ulaştıkça iki rejim arasındaki farklar bulanıklaşmaktadır.

Sanal gerçeklik iki anlamda kullanılır: Dar anlamda sanal gerçeklik; gözlük, eldiven, vücut sensörleri ve veri giysisi gibi araçlarla bağlanılan bilişim ortamında kullanıcının kurmaca bir dünyaya dalmasıdır (sarmalanma - immersivity). Geniş anlamda sanal gerçeklik ise fizikî gerçekliğin dışında, ona benzetilerek insan duyularını sarmalamayı hedefleyen her türlü benzetim temelli deneyimin (GPS, ATM, akıllı telefon, kiosk, sosyal medya) adıdır. Sarmalayıcılık derecesi ne olursa olsun her türlü benzetişim içeren elektronik iletişim ortamı sanal gerçeklik yaratıcı bir araçtır.

Sanal gerçeklik yalnızca teknoloji değil, yeni bir varoluş biçimi ve toplumsallaşma alanıdır. Bireyin kendini ifade etme araçlarını çoğaltmış; insanlık tarihinde ilk kez sıradan insanın kamusal düzeyde söz sahibi olmasını sağlamıştır. Bloglar, sosyal medya platformları amatör uğraşların artışıyla demokratikleştirici bir etki yaratırken; diğer yandan yüz yüzeyken söylenmesi zor olan kaba, suçlayıcı veya şiddet içeren ifadelerin kolayca sarf edilmesine yol açarak sözün ahlaki sorumluluğunu hafifletmektedir.

Sanal gerçekliğin çarpıcı zıtlığı, 'aşırı toplumsallaşma' ile 'aşırı ben-merkezciliği' aynı anda barındırmasında yatar. Fizikî gerçeklikteki insan ilişkilerinde var olan ahlaki sorumluluk ve risk ögesi sanal ortamda bertaraf edilebilirken, bireyler nesne haline indirgenebilmektedir. Yazılı anlatımdan grafik ve görsel anlatıma (emoji, meme, fotoğraf) geçiş, özel-kamusal ayrımının silinmesi ve ağ mantığı içinde şekillenen toplumsal yapı, sanal gerçekliğin kültür üretimini kökten dönüştürdüğünü göstermektedir.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250