Bütün bir dünya olarak bireysel ve toplumsal ilişkilerimizde küreselleşme sürecini deneyimlerken, toplumsal olgular ve toplumsal kurumlar da bu süreçten çeşitli boyutlarla etkilenmektedir. Bu toplumsal kurumların başında, insanlık tarihi kadar eski olan ve insanların Tanrı/kutsal ile kurduğu ilişki neticesinde doğan din gelmektedir. Din; inançlar, semboller, kültürler, pratikler ve bireysel faktörlerin devreye girmesiyle karmaşıklaşan, kurallar ve davranışlar bütünü olarak tanımlanan bir toplumsal kurumdur.
Yirminci yüzyılın başlarında sosyoloji biliminin ortaya çıkışıyla din, bilimsel bir perspektifle ele alınmaya başlanmıştır. Bu alandaki en önemli ilk tanımlayıcılardan biri olan Emile Durkheim, dini “kutsalla, yani diğerlerinden ayrılmış ve yasaklanmış şeyle ilgili inançlar ve amellerden tutarlı bir sistem” olarak tanımlamıştır. Durkheim'a göre dinin üç temel bileşeni kutsal, bu kutsal etrafında biçimlenen inançlar ile ritüeller ve bunları gerçekleştiren bir cemaattir.
Dinlerin tanımlanmasındaki zorluk, sınıflandırılmalarında da kendini göstermektedir. Dinler gelişmişliklerine, kurucularına, yaygınlıklarına ve geldikleri çağlara göre tasnif edilmiştir. Örneğin Ömer Budda ve Hans Freyer dinleri ilkel/basit ve ileri/yüksek tipli olarak ayırırken; Joachim Wach geleneksel ve kurucusu olan dinler ayrımını yapmıştır. Gustav Mensching ulusal ve evrensel dinler ayrımına giderken, İslam bilginleri ise vahye dayalı olup olmamasına göre beşerî ve semavî dinler sınıflandırmasını benimsemiştir.
Küreselleşme ve din ilişkisinde kilit kavram küresel kültürdür. Küresel kültürün iki temel yönü bulunmaktadır: Bunlardan birincisi modernleşme, ikincisi ise bireyselleşmedir. Modernleşme insanları benzer yaşam alışkanlıklarına ve tüketim biçimlerine yönlendirirken, bireyselleşme bireyin homojenleştirici gruplardan içsel ve dışsal olarak kurtulmasını ifade eder. Bireyler küresel kültürün inşa ettiği kimlikle karşılaştıklarında dine müracaat ederek onu sorgulamaya başlarlar.
Din, küreselleşme sürecine karşı iki temel tepkiye kaynaklık edebilir. Birincisi, küreselleşmeye karşıt olarak toplumu ahlaki açıdan şekillendirmeyi amaçlayan radikal (fundamentalist) hareketlerdir. İkincisi ise dinin, mesajını iletmek amacıyla internet ve medya gibi küreselleşmenin araçlarını kullanarak bu sürece entegre olması ve dönüşmesidir. Usta'ya göre din küreselleşme karşıtı olabileceği gibi, küreselleşmenin kuşatıcı etkisini destekleyici bir dinamik olarak da kendine yer bulabilir; ayrıca bizatihi küreselleşme, ahlaki sınırlılıklar inşa etmek ve güven tesis etmek için dine ihtiyaç duyar.
Peter Beyer, küreselleşme sürecinde dinlerin kurumsallaşmış/örgütlü din, siyasallaş(tırıl)mış din, cemaatçi/bireyci din ve sosyal hareket dini olmak üzere dört yeni forma büründüğünü belirtir. Bu formlar çağdaş dünyada dini yaşantının nasıl şekillendiğini, Papa dönemindeki Katolik örgütlenmelerden İran, İsrail ve Hindistan gibi ülkelerdeki yapılaşmalara kadar geniş bir yelpazede açıklamaktadır.
Küreselleşme kuramları üç temel akımda incelenmektedir: Küreselleşmeciler, Şüpheciler ve Dönüşümcüler. Küreselleşmeciler (liberal, hiper ve ekonomik küreselleşmeciler) hegemonik gücün artık devletler değil piyasa olduğunu, ekonominin politik olanı ve dini olanı şekillendirdiğini savunurlar. Dini değerlerin ve pratiklerin küreselleşme sürecinde geleneksel hallerinden uzaklaşarak dönüştüğünü ifade ederler.
Şüpheciler ise küreselleşme sürecine eleştirel yaklaşarak devletin güç kaybettiği tezinin abartılı olduğunu, küreselleşmenin aslında Amerikan emperyalizminin yeni bir formu olduğunu ve eşitsizlikleri artırdığını savunurlar. Onlara göre küreselleşme bütünleştirici değil, yıkıcı bir süreçtir ve bu yıkıcı karakter özellikle toplumsal değerlerin kaynağı olan dini değerlere yöneliktir; bu durum küreselleşme karşıtı yeni dini hareketlerin doğmasına yol açmıştır.
Dönüşümcüler (Üçüncü Yol / Üçüncü Dalga) ise ilk iki akıma alternatif olarak ulus-devletin yeniden şekillendiğini ve küreselleşmenin avantajlarına odaklanmak gerektiğini savunurlar. Ulrich Beck risk toplumunda dinin bireyselleştiğini ve 'düşünümsel dinsellik' kavramıyla açıklandığını belirtirken; Zygmunt Bauman küreselleşmeyi 'mekân savaşı' olarak görür ve dinin müphem, çoğulcu bir hal aldığını ifade eder. Kültürel yaklaşımlarda ise Huntington'ın Medeniyetler Çatışması, Ritzer'in McDonaldlaşması ve Robertson'un Küyerelleşme kavramları din-kültür ilişkisini açıklamaktadır.
Küreselleşmeyle beraber tüketim kültürü, dini hayatın pek çok unsurunu gündelik tüketimin bir parçası haline getirmiştir. Bu durum inançların tamamen ortadan kalkmasından ziyade, tüketim kültürünün belirleyici olmasıyla birlikte inançların değer kaybına uğraması anlamına gelir. Aynı zamanda küreselleşme, marjinalleştirilmiş dini objelerin görülebilirlik ve pazarlanabilirlik kazanmasına da zemin hazırlamıştır.
Sosyal medya dindarlığı veya postmodern dindarlık, gerçek hayatta yaşanıp yaşanmadığına bakılmaksızın dindarlığın sosyal medyada paylaşılması ve beğenilere dayandırılması durumudur. Bu mecrada dindarlık gösterişçi bir popülizme ve pazarlama aracına dönüşmekte, kutsal ise sürekli üretilen ve tüketilen popüler bir kültüre indirgenmektedir.
Küreselleşme, teknolojik ağlar sayesinde faydaların yanı sıra şiddet ve terörün de sınır ötesi organize edilmesine imkân tanımıştır. Terör örgütlenmeleri, silah ve insan kaçakçılığı ağlarıyla iş birliği yaparak eylemlerini farklı ülkelerde planlayıp uygulayabilmektedir. Bu gruplar şiddet eylemlerini meşrulaştırmak ve bireyleri motive etmek amacıyla sıklıkla dini referanslara başvurmaktadırlar.
Küreselleşmenin önemli çıktılarından biri olan yeni toplumsal hareketler gibi, yeni dini hareketler de küresel misyonlar edinmiştir. Misyoner olmaları, kitle iletişim araçlarını kullanmaları, hızlı değişen şartlara uyum sağlamaları, politik devrim yerine sosyo-kültürel değişimi amaçlamaları bu hareketlerin temel karakteristikleridir.
Modern dönemde aile ve din gibi kurumların işlevlerini devretmesinden kaynaklanan mahrumiyeti kapatmak, dışlanan kişilerin öz-saygı kazanmasını sağlamak ve karizmatik liderlik sunmak yeni dini hareketlerin ortaya çıkmasında etkilidir. Batı toplumlarında huzur bulamayan, materyalist görüşlerin kimliksizleştirdiği bireyler için bu hareketler bir kaçış yolu ve teselli kaynağı olmaktadır.
Roy Wallis, yeni dini hareketleri 'dünyayı reddedenler', 'dünyayı kabul edenler' ve 'dünya ile uzlaşmaya girenler' olarak sınıflandırırken; Bryan Wilson yedi farklı kategoriye ayırmıştır. Stark ve Bainbridge ise örgütlenme düzeylerine göre dinleyici kültleri, müşteri kültleri ve kült hareketler şeklinde üçlü bir tasnif yapmıştır.
Küreselleşme süreci, aileyi ve evlilik kurumunu dönüştürmüştür. Geleneksel geniş ailenin yerini seküler çekirdek aile alırken; parçalanmış aile, tek ebeveynli aile, çocuksuz aile ve üvey aile gibi yeni aile tipleri ortaya çıkmıştır. Ayrıca eşcinsel birliktelikler ve evlilik sözleşmesiz birliktelikler dinlerin tasvip etmemesine rağmen yasal zemin bulmaya başlamıştır. Dinler ise aileyi toplumun merkezi birimi olarak tanımlayarak normatif beklentileri ahlaki bir değer olarak öğretmektedir.
Küreselleşme çağında din neredeyse bütün dünyada siyasallaşmıştır. Küresel kültürün yayılması yerel kimlikleri ve dinleri tehdit ederken, siyasal iktidarlar kapitalist politikalarla dini tüketim biçimlerini ya desteklemekte ya da dönüştürmektedir. Günümüzde çok az ülke doğrudan dini metinlere referansla idare edilmektedir.
Ekonomi alanında küreselleşme, geleneksel ekonomik politikalardan farklı olarak 'dini ekonomi' adı verilen yeni bir pazar yapısını ortaya çıkarmıştır. Finke ve Stark'a göre dini ekonomiler ne kadar devlet kontrolünden özgür ve rekabetçi iseler, toplumsal bağlılık düzeyi de o kadar yüksek olmaktadır. İslami hassasiyetleri gözeten oteller, tatil mekanları ve katılım bankacılığı bu dönüşümün somut örnekleridir.