← Ünite 9

Ünite 9: Toplumsal ve Kültürel Yapının Değişimindeki Görünümlerinden Kentleşme — Konu Anlatımı

1Kentliliğin Kuramsal Çerçevesi ve Sosyolojik Yaklaşımlar

Kentleşme olgusu ve kent yaşamı, sosyolojinin kuruluş yıllarından itibaren pek çok klasik sosyoloğun odağında yer almıştır. Max Weber, çağdaş kapitalizmi Orta Çağ Batı kentleriyle ilişkilendiren koşulları incelediği 'Kent' (The City) adlı eserini kaleme almıştır. Bu alandaki ilk önemli katkılar G. Simmel ve F. Tönnies tarafından yapılmış, bu düşünürlerin görüşleri kendilerinden sonraki Chicago Okulu gibi önemli ekolleri derinden etkilemiştir.

Alman sosyolog Georg Simmel, 'Metropolis ve Modern Yaşam' (1903) adlı eserinde kent yaşamının bireyin zihinsel yaşamını nasıl şekillendirdiğini incelemiştir. Simmel'e göre kent yaşamı, insan zihnini sürekli imgeler, duyumlar ve tekniklerle bombardımana tutarak küçük kasabaların sakin yaşamıyla büyük bir tezat oluşturur. Kent sakinleri metropoliten keşmekeşin parçası olsalar da bu durum onları duygusal olarak birbirinden uzaklaştırır ve modern kent yaşamındaki yalnızlık hissini doğurur.

Ferdinand Tönnies ise Sanayi Devrimi'yle birlikte ortaya çıkan sürecin toplumsal yaşamı tamamen değiştirdiğini savunarak sosyolojiye kalıcı iki temel kavram kazandırmıştır: 'Gemeinschaft' (cemaat/topluluk) ve 'Gesellschaft' (cemiyet/birlik). Gemeinschaft, akrabalık ve geleneklerle birbirine bağlı, sağlam ve yakın bağlara dayalı kırsal sosyal organizasyonu ifade ederken; Gesellschaft, geçici, araçsal ilişkilere dayalı, bireysel çıkar ve hedeflere yönelmiş modern kent yaşamını temsil eder.

1920'lerden 1940'lara kadar Chicago Üniversitesi bünyesinde çalışmalar yürüten Robert Park, Ernest Burgess ve Louis Wirth gibi isimler kent sosyolojisinin temellerini atmıştır. Robert Park kenti yaşayan bir organizma olarak görmüş, ekolojik yaklaşımı benimseyerek kentlerin rekabet, istila ve yerini alma gibi süreçlerle doğal alanlar hâline geldiğini savunmuştur. Louis Wirth ise kenti sadece nüfus yoğunluğu olarak değil, toplumsal bir varoluş ve yaşam biçimi olarak ele almış, kentlerin farklı bölgeleri ve insanları bir araya getiren bir komuta merkezi olduğunu belirtmiştir.

2Türkiye'de Kentleşmenin Genel Nitelikleri ve Tarihsel Gelişimi

Türkiye'de kentleşme olgusu, sanayileşmenin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmakla birlikte ekonomik, sosyal, siyasal ve mekânsal bir değişim sürecidir. Ülkemizde nüfusu milyonları aşan kentlerin sayısı son yıllarda büyük bir artış göstermiştir. Bu artışın temel nedenleri, doğal nüfus artış hızı ve kırdan kente yaşanan yoğun göç dalgalarıdır. Türkiye'de kentleşme oranı Batı ülkeleirne kıyasla daha geç gerçekleşmiş olup, özellikle 1980'li yıllardan sonra büyük bir hız kazanmıştır.

Türkiye'de sanayileşmenin Batı'ya göre gecikmesinin en temel nedeni ekonomik yetersizliklerdir. Batı'da sanayi devrimi sürecinde loncalardan fabrika düzenine geçiş daha rahat ve organik olmuştur. Türkiye'de ise sanayileşme devlet eliyle başlamış, daha sonra özel sektörün katılımıyla genişlemiştir. Sanayi yatırımlarının artması kentleşme oranını doğrudan yukarı çekmiştir.

İstatistiksel verilere bakıldığında, 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında 3.3 milyon olan kent nüfusu genel nüfusun %24.2'sini oluştururken, kır nüfusu %75.8 oranındaydı. 2010 yılına gelindiğinde bu oran tamamen tersine dönmüş; kent nüfusu 54.8 milyona ulaşarak toplam nüfusun %75.7'sini, kır nüfusu ise %24.3'ünü oluşturmuştur. Bu devasa yapısal dönüşüm, kentlerde konut, istihdam, sağlık ve eğitim gibi alanlarda ciddi yerleşim ve altyapı sorunlarını beraberinde getirmiştir.

3Kentleşmenin Nedenleri ve Göç Olgusu

Kentleşme, Ruşen Keleş'in tanımıyla kentin çekici, kırın itici ve iletici güçlerinin etkisi altında oluşan dinamik bir nüfus hareketidir. Kırdan kente göçü tetikleyen itici faktörler arasında toprağın miras yoluyla bölünmesi, küresel ısınmanın tarım üzerindeki olumsuz etkileri, tarımda makineleşmeyle birlikte ortaya çıkan iş gücü fazlası ve kırda kişi başına düşen gelirin azalması yer almaktadır. Ayrıca sağlık, eğitim hizmetlerinin yetersizliği ile kan davası ve terör gibi sosyal etkenler de bu göçü hızlandırmaktadır.

Kırsal alandaki üretim biçiminin aile ekonomisinden pazar ekonomisine dönüşmesi, küçük işletmelerin yerini büyük ve ulusötesi şirketlerin alması tarımsal girdilerin payını azaltmış ve kırsal nüfusu yeni arayışlara itmiştir. Öte yandan kentin sunduğu daha yüksek gelir, eğitim, sağlık ve sosyal olanaklar kentin ekonomik ve toplumsal çekici gücünü oluşturmaktadır. Kente göç eden bireyler başlangıçta marjinal işlerde istihdam edilseler bile, kırdakine kıyasla daha iyi yaşam koşullarına ulaşmayı hedeflemektedir.

Görsel kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, ulaşım imkânlarının gelişmesi ve önceden göç etmiş akrabalarla kurulan iletişim, kırsal kesimde kentsel yaşamı bir cazibe merkezine dönüştüren iletici güçleri oluşturmaktadır. Bu üçlü mekanizma (kentin çekiciliği, kırın iticiliği ve iletici güçler) Türkiye'de kentleşme oranını sürekli artırmıştır.

4Bölgelere ve İllere Göre Kentleşme Dinamikleri

Türkiye'de kentleşme oranları bölgelere göre büyük farklılıklar ve dengesizlikler göstermektedir. Her ne kadar tüm bölgelerde kent nüfusu kır nüfusunu geçmiş olsa da, sanayi yatırımlarının yoğunlaştığı bölgelerde kentleşme oranı çok daha yüksektir. Marmara Bölgesi, sanayi, finans, kültür, sanat, eğitim ve sağlık merkezi olması nedeniyle en yüksek kentleşme oranına sahip bölgedir. Marmara'yı, bürokrasinin merkezi Ankara ile sanayileşen Eskişehir, Konya ve Kayseri gibi illeri barındıran Orta Anadolu izlemektedir.

Güney Anadolu ve Ege bölgeleri hem sanayi hem de turizm yatırımlarının yoğunluğu nedeniyle yüksek kentleşme oranına sahiptir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde ise GAP projeleri ve bölgedeki terör olayları nedeniyle kırdan kente yaşanan iç göçler kentleşme oranını artırmıştır. Türkiye genelinde en düşük kentleşme oranları ise olumsuz iklim, coğrafi engeller ve ekonomik kısıtlar nedeniyle Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde görülmektedir.

İller bazında incelendiğinde, 1980'li yıllardan sonra göç hareketinin yönü nitelikli iş gücü arayışı ve hizmet sektörünün gelişmesiyle birlikte değişmiştir. İstanbul, Kocaeli, İzmir, Bursa, Antalya, Adana, Eskişehir, Tekirdağ ve Muğla gibi iller en çok göç alan cazibe merkezleri hâline gelmiştir. Genel göç dalgası doğudan batıya doğru gerçekleşmekte olup piyasa koşulları ve ekonomik imkânlar göçün ana yönünü tayin etmektedir.

5Kentlileşme Süreci ve Boyutları

Kentleşme niceliksel bir nüfus yığılmasını ifade ederken, kentlileşme kavramı niteliksel ve kimliksel bir dönüşümü, yani kent kültürünün benimsenmesini ifade eder. Köyden kente gelen bir bireyin sadece iş bulup emeğini arz etmesi kente uyum sağlaması için yeterli değildir; aynı zamanda kente özgü tutum, davranış, değer ve toplumsal pratikleri gündelik yaşamına aktarması gerekir.

Kentlileşme olgusu ekonomik, sosyal, siyasal, psikolojik, inançsal, estetik ve dilsel davranış biçimleriyle somutlaşır. Ekonomik olarak tarım dışı sektörlerde uzmanlaşmayı ve düzenli geliri kapsarken; sosyal olarak kentsel yaşama uyum sağlamayı, demokratik aile içi ilişkileri ve kadın-erkek eşitliğini benimsemeyi gerektirir. Kentli birey siyasal yaşamda sadece oy vermekle kalmaz, hukukun üstünlüğüne inanır, toplumsal menfaatleri gözetir.

Kentli birey çevresine karşı duyarlıdır, hijyen ve estetik değerlere önem verir, inanç özgürlüğüne ve başkalarının haklarına saygı duyar. Kısacası kentlileşme, bireyin kentin sunduğu kültürel, sanatsal imkânlardan yararlandığı, birey olmanın bilincine vararak sorumluluk üstlendiği modern bir toplumsal entegrasyon sürecidir.

6Kentlileşmenin Gecikmesi ve Nüfus Tipolojisi

Kentlileşme sürecinin gereklerine uyum sağlayamama durumu 'kentlileşmenin gecikmesi' olarak adlandırılır. Bu sürecin hızı; kentte kalma süresine, yaşa, cinsiyete, eğitim düzeyine, gelir seviyesine ve etkileşimde bulunulan sosyal çevreye bağlı olarak değişmektedir. Gençler, erkekler, eğitimliler ve düzenli geliri olanlar kentlileşme sürecini daha hızlı tamamlamaktadır.

Sosyolog İbrahim Sezal'a göre kent nüfus tipolojisi beş ayrı gruptan oluşur: Birinci kuşak kentliler, ikinci kuşak kentliler, yeni (üçüncü) kuşak kentliler, eski kentliler ve kentte yaşayan köylüler. Birinci kuşak kentliler geleneksel değerlerine bağlı olup kentte nasıl yaşanacağını bilemeyen, savunmacı mekanizmalar geliştiren kuşaktır. İkinci kuşak kentliler ise iki kültür arasında kalarak kimlik krizi yaşayan çocuklardır.

Eski kentliler kentin imkânlarını sonuna kadar kullanan bilinçli kesimi temsil ederken; 'kentte yaşayan köylüler' kente sadece evlenme, toprak veya hayvan alma gibi geçici ekonomik amaçlarla gelip kıra dönmeyi hedefleyen ve kent yaşamına direnen gruptur. Özellikle birinci kuşağın ve kentte yaşayan köylülerin kadınlarının kendi aralarındaki kapalı ilişkileri sürdürmesi, kentle bütünleşmenin önündeki en büyük engellerden biridir.

7Gecekondulaşma Olgusu ve Özellikleri

Gecekondu, kısa sürede ve kaçak olarak kamunun ya da az oranda özel mülkiyetin üzerinde inşa edilen, imar planlarına ve inşaat izinlerine uymayan sağlıksız barınma alanlarını ifade eder. Başlangıçta masum bir barınma ihtiyacını karşılamak üzere doğan bu yapılar, zamanla çıkarılan imar aflarıyla (1980, 1983, 1984, 1986) adeta teşvik edilmiş ve alınıp satılan, üzerinden rant elde edilen ekonomik bir meta aracına dönüşmüştür.

Kentlerin büyümesiyle birlikte kentin merkezinde kalan gecekondular önemli rant alanları oluşturmuş, bu durum gecekondu mafyası gibi yasa dışı oluşumlara zemin hazırlamıştır. Günümüzde bir tarafta lüks siteler diğer tarafta yoksul gecekondu mahallelerinin iç içe bulunması derin bir kentsel eşitsizlik yaratmaktadır. Gecekondularda yaşayanlar kentin ekonomik yaşamına marjinal işlerle sınırlı katılırken, sosyal ve kültürel olanaklarından yeterince yararlanamamaktadır.

Türkiye'de yapılan araştırmalara göre gecekondu nüfusunun kentsel nüfus içindeki oranı Kolombiya'dan sonra dünyada ikinci sıradadır. Ankara, İstanbul ve İzmir gibi metropollerde gecekondu nüfusu toplam nüfusun çok önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Gecekondulaşma sorunu sadece fiziksel bir konut sorunu olmayıp, bu bölgelerde yaşayan nüfusun kentle toplumsal, ekonomik ve kültürel bütünleşmesinin sağlanması gereken çok yönlü bir sosyolojik sorundur.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250

8Hemşehri Birlikleri ve İşlevleri

Kırdan kente göç eden bireyin kentte yaşadığı yalnızlık, güvensizlik ve yabancılaşma hissi, 'hemşehri birlikleri' adı verilen enformel dayanışma ağlarının doğmasına yol açmıştır. Aynı köyden, kasabadan veya yöreden gelen kişilerin oluşturduğu bu birlikler resmî bir sosyal sınıf olmayıp yardımlaşma ve dayanışma temeline dayanan ilişki sistemleridir.

Hemşehri birlikleri öncelikli olarak göçmenin konut edinmesinde (gecekondu yapma veya kiralama) ve iş bulmasında kritik bir rol oynar. Süreç ilerledikçe bu birlikler kamusal alanla ilişkileri düzenleme, kültürel kimliği koruma, yerel yönetimleri yönlendirme ve kamuoyu oluşturarak baskı grubu kurma işlevleri üstlenir. Erkekler genellikle kahvehaneler aracılığıyla, kadınlar ise komşuluk ilişkileriyle bu ağı sürdürürler.

Hemşehri birlikleri, göçmenin kentle bütünleşme sürecinde bir 'tampon kurum' görevi üstlenerek ilk aşamada hayati bir güvenlik sağlar. Ancak bireyin kentte kalma süresi artmasına rağmen köyle bağlarını koparmaması ve bu enformel hemşehri çemberinden çıkamaması, onun kentlileşme sürecini olumsuz yönde geciktirebilmektedir. Bu nedenle sağlıklı bir kentlileşme için bu ilişkilerin zamanla zayıflaması beklenir.