Sağlık kavramı, tarih boyunca farklı şekillerde tanımlanmış olsa da günümüzde kabul gören en kapsamlı tanım Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından yapılmıştır. DSÖ'ye göre sağlık, sadece vücutta hastalık veya sakatlığın bulunmaması değil; bireyin bedensel, ruhsal ve sosyal açıdan tam bir iyilik hali içinde olmasıdır. Bu tanım, Türk hukuk sisteminde de kabul görmüş ve 1961 tarihli 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun'un 2. maddesinde bütüncül sağlık yaklaşımı çerçevesinde mevzuata dahil edilmiştir.
Bütüncül sağlık yaklaşımı, sağlığı üç temel boyutta ele almaktadır. Fiziksel sağlık, vücudu oluşturan tüm organ ve sistemlerin biyolojik olarak uyum içinde çalışmasını ve patolojik bir durumun bulunmamasını ifade eder. Ruhsal sağlık, bireyin bilişsel ve zihinsel melekelerini etkin kullanabilmesini, günlük stresle baş edebilmesini ve klinik bir zihinsel dengesizliğin bulunmamasını kapsar. Sosyal sağlık ise bireyin toplumun diğer fertleriyle sağlıklı, sürdürülebilir ve fonksiyonel ilişkiler kurabilme yetisidir.
Sağlık hukuku ise bu bütüncül yaklaşımdan yola çıkarak, hastalıkların insan ve toplum hayatında yarattığı sorunları tespit eden, bu sorunların önlenmesi ve çözümü için hukuki düzenleme ve uygulamaları konu edinen özerk bir hukuk dalıdır. Sağlık hukuku, sağlık hizmetlerinin sunumundan tüketimine, sağlık personelinin meslek icrasından hastaların korunmasına kadar geniş bir alanı kapsar. Hem koruyucu hem de onarıcı işlevleri bünyesinde barındıran dinamik bir yapıya sahiptir.
Tıbbi müdahale, tıp biliminin ilke ve yöntemleri çerçevesinde, gerekli mesleki yetkinlik ve resmi ehliyete sahip kişiler tarafından insan üzerinde gerçekleştirilen her türlü uygulamayı ifade eder. Teşhis, tedavi, koruyucu hekimlik, rehabilitasyon ve hatta nüfus planlaması amacıyla yapılan cerrahi girişimler, anestezi, röntgen çekimi, kan testleri, ilaçla tedavi ve aşılamalar bu kapsamda değerlendirilir. Tıbbi müdahalenin asli tarafları hasta ve sağlık mesleği mensubudur.
Bir tıbbi müdahalenin hukuka uygun kabul edilerek kasten yaralama suçu teşkil etmemesi için dört temel koşulun bir arada bulunması gerekir. İlk olarak, müdahale kanunen yetkilendirilmiş bir sağlık personeli tarafından yapılmalıdır. İkinci olarak, tıp bilimi verilerine göre müdahalenin gerekli olduğunu gösteren bir tıbbi endikasyon (zorunluluk) bulunmalıdır. Üçüncü olarak, hastanın riskler, alternatifler ve sonuçlar hakkında bilgilendirilerek aydınlatılmış onamı alınmalıdır. Son olarak, müdahale tıp biliminin gereklerine uygun özenle (lege artis) gerçekleştirilmelidir.
Acil tıbbi müdahale durumlarında ise aydınlatılmış onam ilkesine istisna tanınmıştır. Hastanın bilincinin kapalı olduğu ve acilen müdahale edilmediği takdirde ölüm veya kalıcı zarar riskinin bulunduğu hallerde, hekim 'varsayılan rıza' ilkesi uyarınca müdahalede bulunabilir. Bu durumun yasal dayanağını Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 24. maddesi ile Türk Borçlar Kanunu'nun vekaletsiz iş görme hükümleri oluşturmaktadır.
Sağlık hukukunda hekimin ve sağlık çalışanlarının hukuki ve cezai sorumluluğunun belirlenmesinde en kritik eşik, komplikasyon ile malpraktis arasındaki ayrımın doğru yapılmasıdır. Komplikasyon, tıp biliminin öngörülemez yapısı içinde, hekimin hiçbir kusuru, ihmali veya dikkatsizliği bulunmaksızın ortaya çıkan, tıbbi müdahalenin doğasından kaynaklanan istenmeyen zararlı sonuçlardır. Prensip olarak, gerçek bir komplikasyon durumunda hekimin hukuki sorumluluğu doğmaz.
Ancak komplikasyonun sorumluluk doğurmaması için iki önemli şart aranır: Hekimin komplikasyon riskini önceden öngörüp hastayı bu konuda aydınlatmış olması (aydınlatma yükümlülüğü) ve komplikasyon gerçekleştikten sonra durumu zamanında fark edip uygun tıbbi müdahaleyi özenle yapmış olması gerekir. Eğer komplikasyon sonrası süreçte ihmal gösterilirse, bu durum bağımsız bir sorumluluk kaynağına dönüşür.
Tıbbi malpraktis ise sağlık mesleği mensuplarının mesleki uygulamalarında tıp biliminin kabul ettiği standartlara aykırı davranarak (beceri eksikliği, ihmal, dikkatsizlik veya tedbirsizlik) hastaya zarar vermesidir. Malpraktisin varlığı için kusurlu davranış, zarar, nedensellik bağı ve hukuka aykırılık unsurlarının birlikte gerçekleşmesi zorunludur.
Sağlık hukuku disiplinlerarası bir niteliğe sahiptir ve birçok temel hukuk dalıyla doğrudan ilişkilidir. Anayasa Hukuku düzeyinde, 1982 Anayasası'nın 17. maddesindeki 'yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma hakkı' ile 56. maddesindeki devletin sağlık hizmetlerini planlama ve sunma yönündeki 'pozitif yükümlülüğü' sağlık hukukunun anayasal temelini oluşturur.
Borçlar Hukuku açısından, özel hastaneler veya serbest hekimler ile hasta arasındaki ilişki kural olarak vekalet sözleşmesine dayanır. Hekim burada iyileşme sonucunu garanti etmez, özenli bir süreç taahhüt eder. Ancak estetik cerrahi veya diş protezi gibi somut bir sonucun taahhüt edildiği durumlarda ilişki eser sözleşmesine dönüşür. Kamu hastanelerinde sunulan sağlık hizmetleri ise İdare Hukuku kapsamındadır. Buradaki hatalar 'hizmet kusuru' sayılır ve hasta doğrudan hekime değil, idareye karşı tam yargı davası açmak zorundadır. Ceza Hukuku ise yetkisiz müdahaleleri, taksirle yaralama ve öldürme suçlarını düzenleyerek sağlık hukukunun yaptırım gücünü oluşturur.
Tıp ve hukuk ilişkisi insanlık tarihi kadar eskidir. İlk yazılı düzenlemeler Babil Kralı Hammurabi Kanunları'nda yer almış ve cerrahi hatalara karşı kısas ilkesi getirilmiştir. Antik Yunan'da Hipokrates, tıbbı mitolojiden arındırarak fiziksel açıklamalara dayandırmış ve 'Primum Non Nocere' (Önce Zarar Verme) ilkesini tıp etiğinin temeline yerleştirmiştir. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ise darüşşifalar vakıf sistemiyle desteklenerek halka ücretsiz sağlık hizmeti sunmuştur.
Sanayi Devrimi ile birlikte kentleşme ve fabrikalaşma, iş kazalarını ve salgın hastalıkları artırarak 'halk sağlığı' kavramını ve sosyal devlet anlayışını doğurmuştur. Tıbbın bireysel hayırseverlikten kamusal bir yükümlülüğe dönüşmesi bu dönemde hız kazanmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında ise Nazi hekimlerinin kamplarda yaptığı insan deneylerinin yargılandığı dava neticesinde 1947 tarihli Nürnberg Kodu yayınlanmıştır.
Nürnberg Kodu, 'Aydınlatılmış Gönüllü Onam' ilkesini getirerek tıp tarihinde çığır açmıştır. Bu gelişme, hekimin hasta adına her şeye karar verdiği geleneksel 'Hipokratik Paternalizm' anlayışından, hastanın kendi vücudu üzerinde karar verme hakkını tanıyan 'özerklik' ilkesine geçişi sağlamıştır. Ardından gelen 1948 Cenevre Bildirgesi hekimin sadakatini insan onuruna yöneltmiş, UNESCO Biyoetik Beyannamesi ise bu korumayı evrenselleştirmiştir.