← Ünite 2

Ünite 2: İş Sağlığı ve Güvenliği Kavramsal Çerçevesi ve Önemi — Konu Anlatımı

11.1. İş Sağlığı ve Güvenliğinin Kavramsal Çerçevesi

İş sağlığı ve güvenliği, insanlık tarihi boyunca çalışma hayatının en temel ve değişmez gereksinimlerinden biri olmuştur. İnsanlar binlerce yıl öncesinde olduğu gibi bugün de çalışma esnasında çeşitli iş kazaları ve meslek hastalıkları ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Günümüzde çalışma hayatında gerçekleşen iş kazaları sonucunda görülen ölüm rakamları, geçmişte savaşlar sonucunda görülen ölüm rakamlarına ulaşmış, hatta bazı dönemlerde bu rakamları aşmıştır. İstatistiksel veriler, dünya genelinde savaş dönemlerinde yaklaşık 650 bin insan hayatını kaybederken, günümüzde iş kazası ve meslek hastalıkları nedeniyle hayatını kaybeden insan sayısının yıllık bazda 3 milyona ulaştığını göstermektedir. Bu durum, konunun sadece bireysel değil, küresel düzeyde ne denli büyük bir sosyal ve ekonomik yara olduğunu kanıtlamaktadır.

İnsanların en temel haklarından birisi de şüphesiz sağlık hakkıdır. Bireylerin hayatlarını yüksek refah şartlarında yaşayabilmeleri, temel sağlık imkânlarının sosyal devlet ilkesi gereğince güvence altına alınmasına bağlıdır. İnsanlar, günlük yaşamlarının ve ömürlerinin çok büyük bir bölümünü çalışma ortamlarında geçirmektedirler. Bu nedenle, çalışma ortamındaki tehlikelerin bertaraf edilmesi ve çalışanların güvenliklerinin sağlanması, sosyal devletin sağlık güvencesi kapsamına girmektedir. Bu noktada devletin yanı sıra en önemli paydaş olan işverenlerin rolleri ve yasal sorumlulukları ortaya çıkmaktadır. Devlet ve işverenler, iş yerlerindeki sağlıksız ve güvensiz koşulları düzenleme, iyileştirme ve denetleme rollerini eksiksiz yerine getirdikleri takdirde, bireylerin sağlık ve güven içerisinde çalışabileceği ideal bir ortam tesis edilmiş olacaktır.

Kavramsal açıdan geniş anlamda iş sağlığı; tüm mesleklerde çalışanların bedensel, ruhsal ve sosyal yönden iyilik durumlarını en üst düzeye getirmek, bu düzeyi sürdürmek, çalışanların çalışma koşullarından kaynaklanan risklerden korunmasını sağlamak, sağlıklarının bozulmasını önlemek ve işin insana, insanın da işe uyumunu sağlamak olarak tanımlanmaktadır. İş güvenliği çalışmaları ise bu sağlık gözetimini tamamlamak üzere; çalışanların korunmasını, rahat ve güvenli bir ortamda çalışmalarının temin edilmesini, tehlikeli durumların henüz yaşanmadan tespit edilip ortadan kaldırılmasını hedefleyen teknik ve sistemli faaliyetlerin bütününü kapsamaktadır.

Tarihsel süreçte bu alandaki çalışmalar uzun süre 'İşçi Sağlığı ve Güvenliği' başlığı altında yürütülmüşken, günümüzde daha kapsayıcı bir ifade olan 'İş Sağlığı ve Güvenliği' (İSG) başlığı tercih edilmektedir. Bu kavramsal dönüşüm, literatürde bazı bilim insanları tarafından, önceliğin işçinin doğrudan kendisinden ziyade işin ve işyerinin korunmasına kaydırıldığı yönünde eleştirilse de, genel kabul gören diğer bir yaklaşıma göre İSG tanımı çok daha geniş bir koruma şemsiyesi sunmaktadır. Bu geniş yaklaşım, iş yerinin içerisinde ve dışarısında işçiyi etkileyebilecek tüm tehlikeleri kapsayan, işçi sağlığını bütüncül bir şekilde gözeten modern bir güvenlik anlayışını temsil etmektedir. Literatür genel olarak İSG konularını; çalışanlara yönelik işçi güvenliği, çalışma ortamına yönelik iş yeri güvenliği ve üretim teknolojisine yönelik üretim güvenliği olmak üzere üç ana başlık altında ele almaktadır.

21.2.1. Dünya’da İş Sağlığı ve Güvenliğinin Gelişim Seyri

İş sağlığı ve güvenliği uygulamaları, tarihsel süreçte çok sayıda evrimden geçerek günümüzdeki modern ve bilimsel yapısına kavuşmuştur. Bu gelişim sürecinin başlangıç noktası Eski Mısır'a (MÖ 1500) kadar uzanmaktadır. Tarihi belgeler ve piramitlerin yapımına dair duvar yazıları, o dönemde çalışanların verimli şekilde çalışabilmesi için geniş tıbbi servislerin ve sağlık hizmetlerinin sunulduğunu göstermektedir. Benzer şekilde, MÖ 2000 yıllarında Babil İmparatorluğu'nda yürürlükte olan ünlü Hamurabi Kanunları'nda da müteahhitlerin ve yapı yapanların sorumluluklarını belirleyen, iş kazası sonucu mağdur olan kişileri ve mülk sahiplerini koruyan çok sert cezai hükümler yer almaktadır.

Antik Çağ'da iş sağlığı ve güvenliği alanındaki farkındalık, ağırlıklı olarak meslek hastalıklarının gözlemlenmesi üzerinden şekillenmiştir. Antik Yunan döneminde ünlü düşünür Heredot, çalışanların verimli olabilmesi için yüksek enerjili besinlerle beslenmeleri gerektiğine dikkat çekmiştir. MÖ 370 yılında tıp biliminin öncüsü Hipokrat, kurşunun insan vücudu üzerindeki zararlı etkilerinden söz ederek tarihte kurşun zehirlenmesini ilk tanımlayan kişi olmuştur. Roma İmparatorluğu döneminde ise tozlu ortamlarda çalışmanın zararları tespit edilmiş ve korunma yöntemleri aranmıştır. MÖ 200 yıllarında Nicander, Hipokrat'ın çalışmalarını daha da ileriye taşıyarak kurşun anemisi ve kurşun koliği gibi spesifik meslek hastalıklarını tanımlamıştır. MS 1. yüzyılda ise tehlikeli işlerde çalışanların korunması amacıyla maske yerine geçebilecek torbaların kullanılması ve demircilerin gözlerini korumak için gözlük benzeri siperlikler kullanması gibi ilk kişisel koruyucu donanım örnekleri ortaya çıkmıştır.

Orta Çağ ve feodal dönemde iş sağlığına dair yazılı belgeler oldukça sınırlı olsa da, 16. yüzyılda Avrupa'da bu alanda çığır açan gelişmeler yaşanmıştır. Bu dönemin en önemli figürü, İtalyan hekim Bernardino Ramazzini'dir. Ramazzini, hastalarını muayene ederken onlara 'Ne iş yapıyorsunuz?' sorusunu yönelterek, bireylerin yaptıkları meslekler ile yakalandıkları hastalıklar arasındaki doğrudan ilişkiyi kuran ilk bilim insanı olmuştur. Ramazzini, işçi sağlığı ve güvenliğinde korunma yöntemleri üzerinde durmuş; iş yerinin sıcaklığından, havalandırmasından ve iş-işçi uyumundan bahsederek günümüz 'ergonomi' biliminin temellerini atmıştır. Bu nedenle Ramazzini, iş sağlığı ve güvenliğinin kurucusu ve babası olarak kabul edilmektedir.

Sanayi Devrimi sonrasında, küçük aile işletmelerinin yerini devasa fabrikaların ve maden ocaklarının almasıyla birlikte işgücü ihtiyacı hızla artmış ve kırsal kesimden kentlere büyük göçler yaşanmıştır. Bu hızlı ve düzensiz sanayileşme süreci, çok kötü çalışma koşullarını, aşırı uzun çalışma saatlerini ve çocuk işçilerin acımasızca sömürülmesini beraberinde getirmiştir. İngiltere'de yaşanan bu trajik tablonun düzeltilmesi amacıyla parlamento üyesi Antony Asly Cooper ve işveren Sir Robert Peel'in girişimleriyle 1802 yılında 'Çırakların Sağlığı ve Morali Kanunu' çıkarılmıştır. Bu yasa, çalışma saatlerini 12 saatle sınırlandıran ve işyerlerinin havalandırılmasını zorunlu kılan ilk yasal düzenleme olarak tarihe geçmiştir. Bunu 1833 yılında çıkarılan ve 9 yaşından küçük çocukların çalıştırılmasını yasaklayan 'Fabrikalar Yasası' ve 1847 yılındaki 'On Saat Yasası' takip etmiştir. 1919 yılında kurulan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ise konuyu küresel düzeyde standartlara bağlayan en önemli uluslararası otorite olmuştur.

31.2.2. Türkiye’de İş Sağlığı ve Güvenliğinin Gelişim Seyri

Türkiye'de iş sağlığı ve güvenliğinin tarihsel gelişimi, dünyadaki süreçle paralellik göstermekle birlikte, sanayileşme adımlarının daha geç atılması nedeniyle ağırlıklı olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde ve Cumhuriyet sonrasında yoğunlaşmıştır. Osmanlı döneminde sanayi yapısı uzun süre küçük esnaf tezgâhları ve lonca sistemine dayalı olarak kalmıştır. Ancak askeri amaçlı tersane, baruthane, fişekhane ve özellikle Ereğli Kömür İşletmeleri gibi maden ocaklarının kurulmasıyla birlikte işçi sağlığı sorunları baş göstermiş ve ilk yasal düzenlemeler madencilik sektörü odaklı olarak hayata geçirilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda iş sağlığı ve güvenliği alanında çıkarılan ilk ve en önemli tüzük 1865 tarihli 'Dilaver Paşa Nizamnamesi'dir. Bu nizamname, maden işçilerinin çalışma ve dinlenme saatlerini düzenlemiş, her maden ocağında bir sağlık görevlisi bulundurulmasını zorunlu kılmıştır. Ardından 1869 yılında yürürlüğe giren 'Maadin Nizamnamesi' ile işverenlere iş kazalarını önlemek için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğü getirilmiş, kazaya uğrayan işçilere ve ailelerine tazminat ödenmesi esası kabul edilmiştir. Ayrıca her işverenin diplomalı bir hekim çalıştırması ve eczane bulundurması zorunlu hale getirilmiştir. Bu dönemdeki düzenlemeler genellikle önleyici olmaktan ziyade, kaza gerçekleştikten sonra yapılacak sosyal yardımları içeren tazminat odaklı düzenlemelerdir.

Cumhuriyetin ilanı sürecinde ve sonrasında iş sağlığı ve güvenliği konusu çok daha sistematik bir şekilde ele alınmıştır. TBMM'nin kuruluşundan hemen sonra, 1921 yılında çıkarılan 114 sayılı ve 151 sayılı kanunlar, Ereğli havzasındaki maden işçilerinin haklarını, çalışma koşullarını ve sağlık yardımlarını güvence altına almıştır. 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi'nde ise günlük çalışma süresinin 8 saate indirilmesi, çocuk işçiliğinin sınırlandırılması ve işçi hastanelerinin kurulması gibi tarihi kararlar alınmıştır. Cumhuriyet döneminin en önemli dönüm noktalarından biri de 1930 yılında çıkarılan 'Umumi Hıfzısıhha Kanunu'dur. Bu kanun; iş yeri hekimi çalıştırılması, revir ve hastane kurulması, gebe kadınların ve çocukların korunması gibi bugün bile geçerliliğini koruyan çok hayati düzenlemeleri çalışma hayatına kazandırmıştır.

1936 yılında yürürlüğe giren 3008 sayılı ilk İş Kanunu ile İSG düzenlemeleri tam anlamıyla sistemli bir yapıya kavuşmuştur. Bunu takip eden süreçte, 1971 yılında yürürlüğe giren 1475 sayılı İş Kanunu ve bu kanuna dayanılarak çıkarılan 'İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü' uzun yıllar boyunca çalışma hayatının temel rehberi olmuştur. 2003 yılında çıkarılan 4857 sayılı modern İş Kanunu ise iş sağlığı ve güvenliği konusunu müstakil bir bölüm altında detaylandırmış, işgücü eğitimini ve risk önleme kültürünü ön plana çıkarmıştır. Nihayet 2012 yılında çıkarılan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile Türkiye, tüm çalışanları kapsayan, kamu ve özel sektör ayrımı gözetmeyen müstakil ve bütüncül bir mevzuat tekliği dönemine geçiş yapmıştır.

41.3. İş Sağlığı ve Güvenliğinin Stratejik Çevresi

İş sağlığı ve güvenliği hizmetleri; işçi, işveren ve devlet üçgeninde çok boyutlu ve dinamik bir stratejik çevre içerisinde yürütülmektedir. Özellikle 1980'li yıllardan itibaren hız kazanan küreselleşme süreci, çalışma hayatının tüm parametrelerini kökten değiştirmiştir. Küreselleşme, sınır ötesi sermaye hareketlerinin artması, çok uluslu şirketlerin yaygınlaşması ve üretim süreçlerinin esnekleşmesi ile karakterize edilmektedir. Bu süreç, işletmeler arasında amansız bir rekabeti tetiklerken, işverenleri maliyetleri düşürmek adına yeni arayışlara yöneltmiştir. Gelişmekte olan ülkelerdeki düşük işgücü maliyetleri ve gevşek yasal denetimler, çok uluslu şirketlerin üretim merkezlerini bu bölgelere kaydırmasına yol açmış, bu durum ise küresel düzeyde iş sağlığı ve güvenliği standartlarının aşınması riskini doğurmuştur.

Küreselleşme ve teknolojik dönüşümün en belirgin sonuçlarından biri, geleneksel Fordist kitle üretim modelinden esnek ve teknoloji yoğun post-Fordist üretim modeline geçiş olmuştur. Bu geçiş sürecinde, sanayi sektörünün istihdamdaki payı görece azalırken, hizmetler sektörü ve bilgi teknolojilerine dayalı iş kolları muazzam bir büyüme kaydetmiştir. Bu durum, çalışan profilini de değiştirmiş; eğitim düzeyi yüksek, teknolojiye adapte olabilen, inisiyatif alabilen 'beyaz yakalı' işgücünün önemi artmıştır. Ancak bu dönüşüm, sendikaların üye kaybetmesine ve örgütlü işçi gücünün zayıflamasına neden olmuştur. Sendikal korumanın azalması, çalışanları işveren karşısında daha savunmasız hale getirmiş ve İSG tedbirlerinin uygulanmasında denetleyici bir iç gücün eksikliğini hissettirmiştir.

Stratejik çevreyi etkileyen bir diğer kritik unsur ise esnek çalışma biçimlerinin (part-time, taşeron, geçici süreli çalışma) ve buna bağlı olarak gelişen 'çekirdek işgücü' ve 'çevre işgücü' ayrımının yaygınlaşmasıdır. İşletmeler, ana kadrolarını oluşturan çekirdek işgücünü minimum düzeyde tutarken, dönemsel işleri çevre işgücü olarak adlandırılan taşeron ve geçici çalışanlar vasıtasıyla yürütmektedir. Araştırmalar, iş kazalarının çok büyük bir bölümünün güvencesiz ve sendikasız çalışan bu çevre işgücü üzerinde yoğunlaştığını göstermektedir. Bu nedenle, modern İSG stratejilerinin sadece kadrolu çalışanları değil, tüm esnek ve taşeron çalışanları kapsayacak şekilde genişletilmesi ve devletin denetim mekanizmalarını bu alanlarda daha aktif çalıştırması hayati bir zorunluluk haline gelmiştir.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250