← Ünite 2

Ünite 2: Osmanlı'da Sanayileşme Çabaları ve Ücretli İşçiliğin Yaygınlaşması — Konu Anlatımı

1Osmanlı Çalışma Hayatının Genel Yapısı ve Mekansal Dağılım

Osmanlı çalışma hayatı, toplumun genel yerleşim yapısı ve ülkenin ağır basan tarımsal karakteri ile doğrudan ilişkili olarak şekillenmiştir. Toplumsal yapı genel olarak şehirlerde oturan yöneticiler, tüccarlar ve esnaflardan; kırsal alan ile köylerde tarımla uğraşan köylülerden; henüz tam yerleşik hayata geçmemiş ancak tarımsal faaliyetlerle ilgilenen göçebelerden oluşan üçlü bir yapı sergilemekteydi. Bu mekansal ve demografik dağılım, işgücünün de büyük oranda kırsal alanda ve tarım sektöründe yoğunlaşmasına yol açmıştır.

19. yüzyıla gelindiğinde İstanbul, Selanik, Bursa, İzmir ve Zonguldak gibi merkezlerde sanayileşmeye yönelik bazı girişimler yaşanmış olsa da, tarım ülkenin en büyük servet kaynağı ve başat sektörü olmaya devam etmiştir. 1874 tarihli Şark Gazetesi'nde belirtildiği üzere, sanayinin gelişimi geceden sabaha gerçekleşen bir süreç olmayıp yollar, gümrükler ve fabrikalar gibi birçok alt yapı unsuruna bağlıydı. Bu nedenle sanayi üretiminin yoğunlaşmaya başladığı kentlerde bile tarım hiçbir zaman önemini yitirmemiş, hatta İzmir gibi önemli ticaret ve sanayi vilayetlerinde dahi nüfusun ezici bir çoğunluğu doğrudan çiftçilikle geçinmiştir.

Tarımın ekonomik ve sosyal yapıdaki bu baskın karakteri, sanayinin genel olarak az gelişmiş bir seyir izlemesine neden olmuştur. Gelişmeyen sanayi yapısı, Osmanlı İmparatorluğu'nda ücret karşılığı çalışmanın hem niceliksel hem de niteliksel açıdan yeterli büyüklüğe ulaşmasını engellemiştir. Kırsal kesimde bağımlı çalışmanın ve ücretli işçiliğin düşük oranlarda kalması, bu yapısal durumun en önemli göstergelerinden biridir. Ancak 19. yüzyıldan itibaren devlet ve özel sektör eliyle fabrikaların açılması, madencilik faaliyetlerinin canlanması gibi gelişmelerle birlikte ücretli işçilik yavaş yavaş gelişme kaydetmiştir.

2Sanayileşme Çabaları, Fabrikalar ve Ücretli İşçiliğin Yaygınlaşması

Osmanlı'da işçi sınıfının doğuşu ile genel işgücü varlığı hususunu birbirinden dikkatlice ayırmak gerekir. İmparatorlukta büyük çaplı yatırımlar söz konusu olduğunda her zaman önemli miktarda bir işgücü potansiyeli mevcut olmuştur. Örneğin 16. yüzyılda Süleymaniye Camii ve İmareti inşaatında 2.7 milyon işgünü harcanmış; bu emeğin bir kısmı ücretli işçiler, bir kısmı acemi oğlanlar ve köleler tarafından gerçekleştirilmiştir. Benzer şekilde 1631 yılında Musul Kalesi yapımında ve devlet madenlerinde binlerce ücretli işçi çalıştırılmıştır. Ancak bu erken dönem işçileri mülksüzleşmiş sürekli bağımlı çalışanlar değil, projeler bitene kadar geçici olarak görev yapan kitlelerdi.

Ücretli işçiliğin gerçek anlamda yaygınlaşması ve kalıcılaşması, 19. yüzyılda fabrika sisteminin üretim hayatına girmesiyle hız kazanmıştır. İstanbul, Selanik, İzmir, Bursa ve Beyrut gibi bölgelerde açılan fabrikalar, geleneksel zanaat sistemindeki usta-kalfa-çırak ilişkilerinin yerini daha kurumsal işçi-işveren ilişkilerine bırakmasını sağlamıştır. Bu süreç, işgücünün sadece nicel olarak büyümesini değil, aynı zamanda nitel açıdan da dönüşmesini ve tarafların belirginleşmesini beraberinde getirmiştir. Özel sektörde ise İzmir'deki Fransız Terifon'un pamuk işletmesi gibi sınırlı erken örnekler haricinde fabrikaleşmenin öncülüğünü devlet üstlenmiştir.

Osmanlı devletinin fabrika açmasındaki temel amaçlar; askeri ihtiyaçların yurt içi üretimle karşılanması, dışarıya para gitmesinin önlenmesi, tasarruf sağlanması ve ülkenin sanayileştirilmesiydi. Bu kapsamda 1804'te Beykoz kağıthanesi, 1810'da Beykoz deri ve kundura fabrikası, 1827'de iplik fabrikası, 1833'te Feshane, İslimiye çuha fabrikası, İzmit Basmahane ve 1840'larda Bakırköy ile Zeytinburnu sanayi kompleksleri kurulmuştur. Devlet fabrikalarında erkek, kadın ve genç kızlardan oluşan binlerce işçi istihdam edilmiş; nitelikli uzman açığı yabancı işçilerle kapatılmaya çalışılırken, yerli işçiler askerlikten muafiyet gibi teşviklerle desteklenmiştir.

3Kalifiye İşgücü Sorunu ve Nitelik Eksikliği

Osmanlı sanayileşme çabalarının önündeki en büyük engellerden biri kronikleşen kalifiye işgücü sorunu olmuştur. Barut Fabrikaları Kimyageri Gelibolulu Azmi'nin belirttiği gibi, fabrika binası inşa etmek ve makine almak parayla yapılabilecek en kolay işti; ancak bu tesisleri yönetecek memur, teknisyen, elektrikçi, makineci ve mühendislerin yokluğu yatırımları işe yaramaz hale getiriyordu. Sermaye ve hammadde yetersizliğinin yanı sıra kalifiye işçi yetiştirilememesi, 1860'lara gelindiğinde birçok devlet fabrikasının kapanma noktasına gelmesine yol açmıştır.

İngiltere ve Fransa'daki işçi kuşaklarının aksine, Osmanlı'daki zanaatkârlar fabrika sisteminin gerektirdiği bireysel üretimi dışlayan ve yüksek iş bölümüne dayanan yapıya yabancıydılar. 1869 tarihli Maling raporunda Bursa'daki sanayi çalışanlarının çoğunun düz, vasıfsız işçiler olduğu vurgulanmıştır. Benzer şekilde demiryolu projelerinde, maden ocaklarında ve tarımda da aynı vasıfsızlık problemi yaşanmış; Adana Valisinin getirdiği makinelerin çalıştırılamaması veya bozulduğunda tamir edilecek kimse bulunamaması bu durumun somut kanıtları olmuştur.

Yabancı işçilerin yerli işçilere kıyasla çok daha yüksek ücret alması dönemin grevlerinde ve raporlarında sıkça tartışma konusu olmuştur. Fransız Ticaret Odası raporları; Osmanlı işçilerinin kömür ocaklarında veya toprak kazı işlerinde Avrupalı işçilere göre yarı yarıya daha az verim ürettiklerini, sakar ve daha az enerjik olduklarını iddia ederek düşük ücretleri haklı göstermeye çalışmıştır. Yerli işçilerin kırsal bağlarını koparmaması ve köylerine geri dönmesi de sürekli tecrübe kazanmalarını engellemiştir.

4Mesleki Eğitim ve Yurtdışına İşçi/Öğrenci Gönderme Hamleleri

Nitelikli işgücü açığını kapatmak ve sanayinin ihtiyaç duyduğu vasıflı insan kaynağını yetiştirmek amacıyla devlet tarafından mesleki eğitime ağırlık verilmiş ve yurtdışına öğrenci ile işçi gönderme politikaları izlenmiştir. Ceride-i Havadis gazetesinde de vurgulandığı gibi, Avrupa'nın ekonomik üstünlüğünün temelinde okullarda verilen nitelikli mesleki eğitim ve üretim tekniği yatmaktaydı. Bu vizyon doğrultusunda 1842'de Yedikule-Küçükçekmece arasında bir teknik okul kurulmuş, 1848'de Ziraat Mektebi faaliyete geçirilmiştir.

1848 yılından itibaren veteriner, şimendifer, mühendis, posta-telgraf, kadastro ve kondüktör okulları gibi çeşitli mesleki eğitim kurumları açılmıştır. Mithat Paşa'nın öncülüğünde 1861'de Niş'te ilk erkek sanayi mektebi (ıslahhane), 1865'te ise Rusçuk'ta ilk kız sanayi mektebi açılmıştır. Ancak geç dönemlerde basında bu okulların metruk kalması ve eğitim kalitesinin düşüklüğü yönünde yapılan eleştiriler, mesleki eğitim hamlelerinin istenen düzeyde başarıya ulaşamadığını göstermektedir.

Yerli kalifiye eleman yetiştirmenin bir diğer yolu olarak yurtdışına öğrenci ve işçi gönderilmiştir. 1847'de dokuma sanayinin teknik esaslarını öğrenmek üzere İngiltere ve Fransa'ya öğrenciler gönderilmiş, 1848-1856 döneminde sadece Paris'e 50 civarında öğrenci yollanmıştır. İmparatorluğun son dönemine kadar devam eden bu süreçte Belçika, İsviçre ve özellikle siyasi/askeri ilişkilerin geliştiği Almanya gibi ülkelere teorik ve uygulamalı eğitim almak üzere çok sayıda genç ve usta gönderilerek sanayinin nitelikli işgücü ihtiyacı karşılanmaya çalışılmıştır.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250