İktisadi büyüme, bir ekonomide zaman içinde mal ve hizmet üretimi miktarında artış meydana gelmesidir. Bu süreç, para yaratımındaki artışla da yakından ilişkilidir. Büyüme, geleneksel olarak reel Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) veya reel GSYİH artış oranı yüzdeleriyle ölçülür. GSYİH hesaplanırken fiyat değişimlerinin yanıltıcı etkisinden arınmak amacıyla enflasyondan arındırılmış (düzeltilmiş-enflasyon) veriler kullanılır. Böylece mal ve hizmet üretimindeki gerçek fiziksel artış miktarı net bir şekilde ortaya konulmuş olur.
İktisat teorisinde iktisadi büyüme veya iktisadi büyüme teorisi, potansiyel üretimin büyümesi anlamına gelir. Bu durum, toplam talep veya gözlenen satıştaki büyümenin tetiklediği ve ekonominin tam istihdam düzeyindeki üretim kapasitesinin artmasını ifade eder. Çalışma alanı olarak iktisadi büyüme ile iktisadi kalkınma birbirinden ayrılmaktadır. Klasik yaklaşımlar geçmişte sadece iktisadi çıktıdaki nicel artışa odaklanmışken, modern yaklaşımlar ekonomideki nitel dönüşümleri de incelemektedir.
Nitel dönüşümler, özellikle yüksek katma değerli sektörlerin geliştirilmesi açısından büyük önem taşır. Örneğin, sadece doğal kaynakları çıkarıp ham madde olarak ihraç etmek yerine, yüksek teknolojiye dayalı sanayi ürünlerinin imalatına geçiş yapmak iktisadi kalkınmanın temelini oluşturur. Bu durum, ülkelerin sadece üretim miktarını artırmakla kalmayıp, üretim yapısını da daha nitelikli hale getirmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Dünya genelinde ülkeler arasında hayat standartları açısından muazzam farklar bulunmaktadır. Benzer şekilde, aynı ülkenin zaman içerisindeki hayat standardında da çok büyük dönüşümler yaşanabilmektedir. Bu zenginlik ve refah farklarının temelinde ekonomik büyüme ve verimlilik artışları yatmaktadır. Günümüzde bazı fakir ülkelerin kişi başına düşen gelir düzeyi, zengin ülkelerin 19. yüzyıl sonundaki gelir düzeyine dahi ulaşamamıştır.
Tarihsel süreç incelendiğinde, bazı ülkelerin çok hızlı bir şekilde zenginleştiği görülmektedir. Bu durumun en somut örneği Japonya'dır. Japonya 1890-1997 yılları arasında yıllık ortalama %2,82'lik bir büyüme hızı yakalayarak büyük bir atılım gerçekleştirmiştir. Buna karşılık, İngiltere gibi geçmişin lider ekonomileri zaman içinde daha düşük büyüme hızlarına (%1,33) sahip olmuş ve nisbi olarak gerilemiştir.
Dünya deneyimi, uzun dönemli küçük büyüme hızı farklarının bile çok uzun vadede ülkelerin refah düzeyleri arasında devasa uçurumlar yaratabileceğini göstermektedir. Bu nedenle, sürdürülebilir ve istikrarlı bir büyüme performansının yakalanması, toplumların gelecekteki refah seviyelerini doğrudan belirleyen en kritik unsurdur.
Türkiye'nin 1923 yılı öncesine ait güvenilir ve anlamlı bir ekonomik verisi bulunmamaktadır. Cumhuriyetin ilanından sonraki 1923-2000 yılları arasındaki 78 yıllık dönemde, Türkiye'nin ortalama Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) büyüme hızı %4,5 olarak gerçekleşmiştir. Ancak bu dönemde nüfus da yıllık ortalama %2,3 oranında yüksek bir artış göstermiştir. Bu nedenle, kişi başına reel milli gelirin uzun dönemli ortalama büyüme hızı %2,1 düzeyinde kalmıştır.
Türkiye'nin büyüme performansı tarihsel alt dönemlere göre büyük farklılıklar arz eder. 1927-1939 yılları arasındaki yeniden inşa ve devletçilik döneminde kişi başına GSMH %4,3 büyürken, İkinci Dünya Savaşı yıllarını kapsayan 1939-1945 döneminde savaşın ekonomik faturası nedeniyle kişi başına GSMH yıllık ortalama %-7,2 oranında küçülmüştür. Savaş sonrasındaki 1945-1950 toparlanma döneminde ise %4,0'lük hızlı bir büyüme kaydedilmiştir.
1950 sonrasındaki dönemde Demokrat Parti dönemi (%2,9 kişi başına büyüme) ve planlı ekonomiye geçilen 1960-1970 dönemi (%3,4 kişi başına büyüme) görece başarılı geçmiştir. Ancak 1970-1980 arasındaki popülizm ve kriz yılları ile 1990-2001 arasındaki 'israf edilen on yıl' dönemlerinde büyüme ciddi şekilde sekteye uğramıştır. Türkiye bu performansıyla Japonya veya Kore gibi bir ekonomik mucize yaratamamış, ancak Pakistan veya Bangladeş gibi durağan da kalmamıştır.
Bir ülkenin zenginliğini ve refah düzeyini belirleyen en temel unsur verimliliktir. Verimlilik, bir işçinin bir zaman biriminde (saat, hafta vb.) ürettiği fiziki mal ve hizmet miktarını ölçer. Kişi başına yüksek milli gelire sahip olan ülkeler, tanım gereği yüksek işgücü verimliliğine de sahiptir. Dolayısıyla, GSMH'nın hızlı büyümesi, verimliliğin hızlı büyümesiyle doğrudan özdeştir.
Verimlilik, bir ekonomide ne üretildiğinden ziyade, üretilen şeylerin ne kadar etkin üretildiği ile ilgilidir. Önemli olan husus, kişi başına yüksek katma değer üretebilmektir. Örneğin İsviçre ve Danimarka gibi ülkeler, sınırlı doğal kaynaklara sahip olmalarına rağmen yüksek üretim teknolojisi ve etkin organizasyon yapıları sayesinde çok yüksek bir verimliliğe ve dolayısıyla yüksek refah seviyesine ulaşmışlardır.
Üretimde kullanılan girdiler ile elde edilen ürün miktarı arasındaki ilişkiyi üretim fonksiyonu tasvir eder. Bu fonksiyon Y = A F(L, K, H, N) şeklinde formüle edilir. Burada Y ürün miktarını, A üretim teknolojisini, L emek miktarını, K fiziki sermayeyi, H insan sermayesini ve N doğal kaynak miktarını temsil eder. Makroiktisadi analizlerde, tüm girdiler aynı oranda artırıldığında çıktının da aynı oranda artacağını ifade eden 'ölçeğe göre sabit getiri' varsayımı kabul edilir.
Ülkelerin uzun dönemli büyüme hızları, uygulanan kamu politikaları ile son derece yakından ilişkilidir. Devletin ekonomik büyümeyi desteklemek amacıyla uygulayabileceği birçok kritik politika alanı bulunmaktadır. Bunların başında tasarruf ve yatırımların teşvik edilmesi gelir; çünkü yatırımlar fiziki sermaye birikimini (K) artırarak üretim kapasitesini doğrudan genişletir.
Eğitim ve insan sermayesinin (H) teşvik edilmesi, işgücünün niteliğini artırarak verimlilik artışlarına yol açar. Ayrıca, mülkiyet haklarının korunması ve siyasi istikrarın sağlanması, yatırımcıların geleceğe yönelik güven duymasını sağlayarak üretim fonksiyonundaki teknoloji ve organizasyonel etkinliği (A, F) olumlu etkiler. Yabancı sermayenin ülkeye çekilmesi de hem sermaye birikimini hem de teknoloji transferini hızlandırır.
Nüfus artışının denetlenmesi, kişi başına düşen sermaye ve kaynak miktarının azalmasını önler. İhracata yönelik büyüme stratejileri ve Ar-Ge faaliyetlerinin desteklenmesi ise teknolojik gelişmeyi (A) sürekli kılar. Son olarak, fiyat istikrarının sağlanması tüm bu faktörlerin sağlıklı bir şekilde işlemesi için gerekli olan öngörülebilir ekonomik ortamı hazırlar.
Ekonomik büyümenin yanı sıra, üretilen gelirin toplumdaki bireyler arasında nasıl paylaşıldığı da büyük önem taşır. Gelir bölüşümündeki eşitsizliği görselleştirmek amacıyla iktisatta en sık kullanılan araç Lorenz Eğrisi'dir. Diğer bir adı 'Yoğunlaşma Eğrisi' olan bu eğri, nüfusun kümülatif yüzdelerinin toplam gelirden aldığı kümülatif payları gösterir.
Gelir eşitsizliğini tek bir sayısal değerle özetlemek için Gini Katsayısı kullanılır. Gini katsayısı 0 ile 1 arasında değişen bir değer alır. Eğer bir toplumda gelir tamamen adaletli paylaşılmışsa, yani herkes eşit gelir elde ediyorsa Gini katsayısı '0' olur. Toplumdaki tüm gelir tek bir kişinin elinde toplanmışsa bu katsayı '1' değerini alır. Gini katsayısının artması eşitsizliğin arttığını, azalması ise adaletin iyileştiğini gösterir.
Gini oranı, Lorenz eğrisi ile mutlak eşitlik çizgisi (köşegen) arasında kalan alanın, köşegenin altında kalan toplam alana oranlanmasıyla hesaplanır. Türkiye'de TÜİK verilerine göre 1994 yılında 0,49 olan Gini katsayısı, 2005 yılında 0,38'e kadar gerileyerek gelir dağılımında belirli bir iyileşme yaşandığını ortaya koymuştur. Bu azalış, en yüksek gelir grubunun payının azalması ve alt grupların payının artmasıyla ilişkilidir.