Toplumsal tabakalaşma, toplumda belirli bir hiyerarşi içinde insanların sıralanmasını ve ödüller ile fırsatlara eşit olmayan bir biçimde ulaşabilen mesleklere veya gruplara göre toplumun bölünmesini ifade eder. Bu olgu, sadece belirli sayıdaki bireyin basit bir toplamı değildir; tabakaların üyeleri toplumsal ilişkiler ve etkileşim yollarıyla birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Sosyolog Macionis, toplumsal tabakalaşmanın yapısını açıklayan dört temel ilke ortaya koymuştur. İlk ilkeye göre tabakalaşma, bireysel farklılıkların basit bir yansıması değil, doğrudan toplumun yapısal bir özelliğidir. Endüstriyel toplumlarda insanlar kendi konumlarını bireysel yetenek ve çalışmaya bağlama eğiliminde olsalar da, zengin bir ailede doğan çocukların yoksul ailelerde doğanlara kıyasla daha sağlıklı, başarılı ve uzun ömürlü olmaları sistemin bireysel iradeyi aşan gücünü gösterir.
İkinci temel ilke, toplumsal tabakalaşmanın kuşaklar arasında devam etmesidir. Bütün toplumlarda aileler, sahip oldukları toplumsal konumları, avantajları ve dezavantajları çocuklarına devrederler. Bu durum, ebeveynler arasındaki eşitsizliğin kuşaktan kuşağa fazla değişmeden aktarılmasına yol açar. Her ne kadar endüstriyel toplumlarda toplumsal hareketlilik sayesinde bazı bireyler üst mevkilere çıkabilse veya aşağıya doğru gerileyebilse de, sosyolojik araştırmalar insanların büyük çoğunluğunun yaşam boyu başlangıçtaki statüsünü koruduğunu göstermektedir.
Üçüncü ilke, toplumsal tabakalaşmanın evrensel olması fakat toplumdan topluma değişebilmesidir. Tabakalaşma her toplumda mevcuttur; ancak eşitsizliğin niteliği, gerekçeleri ve derecesi farklılaşır. Örneğin, basit teknolojiye sahip toplumlarda farklılaşma yaş ve cinsiyet gibi doğal faktörlere dayanırken, karmaşık teknolojilerin geliştiği toplumlarda kimin neyi üreteceği ve kaynakları nasıl paylaşacağı daha katı kurallarla belirlenir. Dördüncü ilke ise tabakalaşmanın sadece maddi eşitsizlikleri değil, inanç sistemlerini de içermesidir. Her eşitsizlik sistemi, mevcut düzenlemeleri adil ve meşru kılan inançlarla desteklenir. Ayrıcalıklı gruplar bu inanç sistemlerini koruyarak kendi konumlarını toplumsal düzeyde meşrulaştırırlar.
İnsanlık tarihi boyunca farklı toplumsal tabakalaşma sistemleri ortaya çıkmıştır. Bunlar genel olarak kölelik, kast, zümre ve sınıf olmak üzere dört ana grupta incelenir. Kölelik, bazı insanların diğer insanların doğrudan mülkiyetinde olduğu, tıpkı bir mal gibi alınıp satılabildiği en katı sistemdir. Avcı ve toplayıcı toplumlarda nadir görülürken, tarım toplumlarında son derece yaygınlaşmıştır. Köleliğin ortaya çıkışında borçların ödenememesi, kanunların ihlali (suç işleme) ve savaşlar/fetihler olmak üzere üç temel neden rol oynamıştır. Kast sistemi ise bireylerin bütünüyle doğuştan kazandıkları ırk, din veya diğer askriptif özelliklerine göre ayrılmasını esas alır. Hindistan'da binlerce yıllık geçmişi olan bu sistemde birey, doğduğu kastta kalır, kendi kastı dışından biriyle evlenemez ve yaşam boyu bu sınırları aşamaz.
Zümreler (Estates/Feodalite) sistemi, tabakalaşmanın üyesi olunan ailenin toplumsal statüsüne ve hukuki haklarına bağlı olduğu, en önemli belirleyicinin toprak mülkiyeti olduğu feodal toplumların bir özelliğidir. Orta Çağ Avrupa'sında soylular, din adamları ve avam (tüccarlar, zanaatkarlar, köylüler ve serfler) şeklinde kesin sınırlarla ayrılmış tabakalar mevcuttu. Her katmanın hak ve görevleri yasalarla belirlenmişti. Sınıf sistemi ise modern ve endüstriyel toplumların temel tabakalaşma düzenidir. Bu sistemde bireylerin konumu, doğuştan gelen özelliklerden ziyade bireysel ve ekonomik başarılara, eğitime ve uzmanlık bilgisine göre belirlenir. Sınıflar arası geçişkenlik ve evlilikler diğer sistemlere göre çok daha yaygındır.
Sosyologlar sınıf sistemini analiz ederken farklı kategorizasyonlar kullanırlar. Yaygın bir yaklaşıma göre toplumsal sınıflar beş gruba ayrılır: En zenginlerden oluşan 'üst sınıf'; yüksek maaşlı profesyonellerden oluşan 'üst-orta sınıf'; eğitimli beyaz yakalılar ve düşük maaşlı profesyonellerden oluşan 'alt-orta sınıf'; saat ücretiyle çalışan vasıflı mavi yakalı işçilerden oluşan 'işçi sınıfı' ve son olarak vasıfsız işçiler ile işsizlerin oluşturduğu 'alt sınıf'. Bu hiyerarşi, modern toplumlarda yaşam şanslarını ve kaynaklara erişimi doğrudan belirleyen en önemli dinamiktir.
Karl Marks, toplumsal sınıfları analiz ederken ekonomik altyapıyı ve üretim araçlarının mülkiyetini temel almıştır. Marks'a göre endüstriyel kapitalizmde toplum, üretim araçlarına sahip olan 'burjuvazi' ve bu araçlardan yoksun olup emeğini satmak zorunda kalan 'proletarya' olmak üzere iki temel sınıfa bölünmüştür. Marks, ara sınıfların zamanla eriyerek bu iki kutba katılacağını savunur. Sınıflar arasındaki ilişki kaçınılmaz olarak bir çatışma ilişkisidir ve bu diyalektik süreç, proletaryanın sınıf bilinci kazanarak kendi diktatörlüğünü kurması ve nihayetinde sınıfsız sosyalist topluma geçilmesiyle sonuçlanacaktır. Marks için bireyin sınıfsal konumu, onun düşüncelerini, davranışlarını ve toplumsal gerçekliği algılama biçimini doğrudan belirler.
Max Weber, Marks'ın ekonomik eşitsizliği temel alan yaklaşımını kabul etmekle birlikte, tabakalaşmanın tek boyutlu açıklanamayacağını savunarak onu eleştirmiştir. Weber'e göre toplumsal tabakalaşma; ekonomik eşitsizlikler (sınıf), toplumsal onur ve prestij hiyerarşileri (statü) ve siyasal eşitsizlikler (parti/iktidar) olmak üzere üç boyutlu bir yapıya sahiptir. Weber, sınıfların homojen sosyal topluluklar olmadığını, sadece benzer pazar konumuna sahip insanların oluşturduğu ekonomik kategoriler olduğunu belirtir. Weber'e göre sınıf konumu, kişilerin pazar koşullarında gelir sağlamak üzere mal ve becerilerini kullanma gücüyle belirlenen tipik yaşam olanaklarıdır.
Weber'in kuramındaki en özgün katkılardan biri 'statü' kavramıdır. Statü, insanlara diğerleri tarafından yüklenen olumlu ya da olumsuz toplumsal onur ve prestijdir. Sınıf objektif ve ekonomik bir kavramken, statü insanların subjektif değerlendirmelerine ve yaşam tarzlarına dayanır. Bir statü grubu, üyelerinden belirli bir yaşam tarzını benimsemesini bekler. Mülk sahipleri ve mülksüzler aynı statü grubunda yer alabilir; örneğin, zenginliğini kaybetmiş soylu bir aile hâlâ yüksek statü onuruna sahip olabilirken, yeni zengin olmuş bir bireye toplumda tepeden bakılmaya devam edilebilir. Weber'in bu çok boyutlu analizi, modern tabakalaşma çalışmalarının en önemli teorik zeminini oluşturur.
Toplumsal hareketlilik, bireylerin veya grupların bir toplumsal statüden diğerine geçişi olarak tanımlanır. Hareketliliğin yüksek olduğu toplumlar 'açık toplumlar' (modern endüstriyel toplumlar), düşük veya imkansız olduğu toplumlar ise 'kapalı toplumlar' (kast sistemi) olarak adlandırılır. Hareketlilik yönüne göre dikey ve yatay olmak üzere ikiye ayrılır. Yatay hareketlilik, bireyin benzer prestij ve gelire sahip bir statüden diğerine geçmesidir; örneğin bir inşaat işçisinin temizlik işçisi olması veya coğrafi bir göç yatay hareketliliktir. Dikey hareketlilik ise bireyin farklı prestij ve öneme sahip bir statüye geçişini ifade eder. Bu geçiş yukarıya doğru (işçinin müfettiş olması) veya aşağıya doğru (büyük bir iş adamının iflas etmesi) gerçekleşebilir.
Yukarıya doğru dikey hareketliliği etkileyen birçok makro-toplumsal faktör vardır. Bunların başında göç politikaları gelir; göçmenler genellikle en alt işleri üstlenerek yerel halkın yukarıya doğru kaymasını sağlar. Nüfus artış hızı da etkilidir; alt tabakada nüfus artışı yüksek, üst tabakada düşükse yukarıda boşalan yerlere alt tabakadan geçişler kolaylaşır. Ayrıca ekonomik büyüme, kentleşme, çekirdek aile yapısının yaygınlaşması ve demokratik siyasal sistemler yukarı doğru hareketliliği artıran unsurlardır. Eğitim de bu süreçte en kritik araçlardan biri olarak kabul edilir; çünkü bireylere iş dünyasında pazar değeri olan uzmanlık bilgilerini kazandırır.
Aşağıya doğru toplumsal hareketlilik ise bireylerde ciddi hayal kırıklığı, engellenmişlik duygusu ve gerilim yaratır. Sosyologlar, aşağı doğru hareketliliğin yarattığı bu psikolojik yıkımı dengeleyen beş mekanizma tanımlamıştır: Birincisi, orta sınıfın geleneksel uyum sağlama becerisi ve benzer kaderi paylaşan diğer insanların varlığıyla teselli bulma; ikincisi, yüksek statüdeki eski arkadaşlarla ara sıra temas kurarak statü kaybının acısını hafifletme; üçüncüsü, yukarı çıkanların bunu hak etmeden başardığını, inenlerin ise kendi suçu olmadığını düşünerek sistemi önemsizleştirme; dördüncüsü, giyim kuşam gibi dışsal statü göstergelerine önem vermekten vazgeçme; beşincisi ise yitirilen statünün kendi çocukları tarafından geri kazanılacağına olan inançtır.
Küreselleşme sürecinin en çok eleştirilen sonucu, ulusal ve uluslararası düzeyde toplumsal eşitsizlikleri derinleştirmesidir. Küreselleşmenin getirdiği serbest rekabet ortamı, rekabet gücü yüksek olan küresel elitler ile bu güce sahip olmayan vasıfsız kitleler arasındaki mesafeyi dramatik bir şekilde açmıştır. Birleşmiş Milletler İnsani Kalkınma Raporu (HDR) verilerine göre, dünya nüfusunun en zengin yüzde 20'lik dilimi dünya gelirinin yüzde 86'sını alırken, en yoksul yüzde 20'lik dilim her sektörde sadece yüzde 1 civarında pay alabilmektedir. En zengin ve en yoksul dilim arasındaki gelir farkı 1960 yılında 30'da 1 iken, 1997 yılında 70'te 1'e yükselmiştir.
Küreselleşme, gelişmiş kuzey ülkeleri ile yoksul güney ülkeleri arasındaki uçurumu da büyütmektedir. Teknolojik gelişmelerin en somut göstergesi olan patentlerin yüzde 97'si sanayileşmiş ülkelerin elindedir. Dünyanın en zengin 200 kişisinin toplam geliri, insanlığın en yoksul yüzde 41'inin toplam gelirinden daha fazladır. Sınırların kalktığı iddia edilen bu 'küresel köyde', yüksek vasıflı profesyonel elitlerin önündeki engeller tamamen kalkarken, vasıfsız milyarlarca insanın önüne vize ve sınır duvarları örülmektedir. Çok uluslu şirketler, Hindistan gibi ülkelerden daha düşük ücretli vasıflı uzmanları getirip istihdam ederek maliyetlerini düşürürken, kendi ülkelerindeki yerel iş gücü üzerinde ücretlerin düşürülmesi yönünde baskı kurmaktadır.
Yeni uluslararası iş bölümü çerçevesinde üretim süreçleri farklı coğrafi bölgelere dağıtılmıştır. Çok uluslu şirketler, sendikal haklar veya yüksek ücret talepleriyle karşılaştıklarında üretimi anında daha düşük maliyetli ülkelere kaydırmakla tehdit etmektedirler. Bu durum sendikaların pazarlık gücünü kırmakta ve iş güvencesini ortadan kaldırmaktadır. Ekonomist Jeffrey Sachs, küreselleşme döneminde özellikle enformasyon teknolojilerindeki hızlı gelişmelerin yüksek vasıf gerektirmesi nedeniyle vasıfsız işçilerin konumunu olumsuz etkilediğini ve gelir eşitsizliğini artırdığını belirtmektedir. Sonuç olarak küreselleşme, tüm yeryüzünde eşitsizlik, belirsizlik ve güvensizlik hissini yaygınlaştırmıştır.