5 Nisan 1994 Ekonomik Önlemler Uygulama Planı ile yürürlüğe konulan istikrar tedbirlerine rağmen, Türkiye ekonomisinde beklenen kalıcı iyileşme sağlanamamıştır. Bütçe açıklarında hedeflenen düşüşün gerçekleştirilememesi, düşüş trendine giren enflasyonun yeniden tırmanışa geçmesi, iktisadi büyümenin gerilemesi, iç borç yükünün artması, gelir dağılımının bozulması ve istihdamın daralması gibi ciddi makroekonomik sorunlar varlığını sürdürmüştür. 1995 yılı sonunda yapılan genel seçimlerin ardından ortaya çıkan siyasi belirsizlikler, ekonomik istikrarsızlığı daha da derinleştirmiştir.
Siyasi istikrarsızlık ortamında kurulan Koalisyon Hükümeti, ekonominin kronikleşen yapısal sorunlarına çözüm üretmek amacıyla 6 Mayıs 1996 tarihinde 'Yapısal Reform Düzenlemeleri' planını açıklamıştır. Bu plan, şok önlemler almak yerine yapısal reformları belirli bir takvime bağlamayı taahhüt etmiştir. Düzenlemeler kapsamında; özelleştirme uygulamalarının hızlandırılması, Özel Tüketim Vergisi Kanun Tasarısı'nın TBMM'ye sunulması, temel ihtiyaç maddelerinde KDV oranlarının sabit tutulurken lüks tüketimde artırılması, Emlak Vergisi sisteminin yenilenmesi, kayıt dışı ekonominin vergilendirilmesi ve sosyal güvenlik reformunun 1997 başında hayata geçirilmesi gibi kritik adımlar yer almıştır.
Ancak, 5 Nisan 1994 kararlarıyla büyük benzerlikler taşıyan bu reform paketi, Koalisyon Hükümeti'nin Haziran 1996'da dağılmasıyla birlikte uygulama alanı bulamamıştır. 1996 ve 1997 yıllarında yürütülen para politikası ise temel olarak mali piyasalarda kısa vadeli fiyat dalgalanmalarını önlemeyi ve belirsizlikleri azaltmayı hedeflemiştir. Merkez Bankası, döviz ve Türk Lirası piyasalarındaki fiyatların genel ekonomik dengelerle uyumlu olmasını gözetmiş, altı aylık enflasyon öngörülerini piyasayla paylaşarak şeffaflığı artırmaya çalışmıştır. Bu süreçte Merkez Bankası bilançosunda döviz pozisyonu güçlenmiş ve rezerv para yaratımı net dış varlık artışına dayandırılmıştır.
1997 yılının ikinci yarısında Asya'da başlayan ve 1998 yılında Rusya'nın borç ödemelerini erteleyerek krize girmesiyle derinleşen küresel finansal kriz, uluslararası piyasalarda büyük bir güvensizlik ortamı yaratmıştır. Bu durum, gelişmekte olan ülkelere yönelik dış finansman imkanlarının daralmasına ve küresel ticaret hacminin küçülmesine yol açmıştır. Türkiye, 1998 yılı başında uygulamaya koyduğu üç yıllık istikrar programı sayesinde bu krizin ilk dalgalarını kamu finansman dengesini iyileştirerek ve iç talebi yavaşlatarak minimum hasarla atlatmayı başarmıştır.
Türkiye'nin resmi döviz rezervlerinin yüksek olması ve akut bir dış ödemeler dengesi kriziyle karşılaşmaması, geçmiş dönemlerdeki gibi doğrudan IMF kaynaklarının kullanımını gerektiren bir 'stand-by' anlaşmasını zorunlu kılmamıştır. Bunun yerine, IMF kaynaklarından kredi çekilmeksizin, IMF'nin ekonomi politikalarını onayladığı ve üçer aylık dönemler halinde sonuçları denetlediği 'Yakın İzleme Anlaşması' (Staff Monitored Program) Haziran 1998 sonu itibarıyla imzalanmıştır. Bu anlaşma, Türkiye'nin uluslararası piyasalardaki kredibilitesini artırmayı ve dış borçlanma kanallarını açık tutmayı amaçlayan kritik bir adım olmuştur.
26 Haziran 1998 tarihli 'Ekonomik Politikalar Bildirgesi' ile kamuoyuna duyurulan program; kamu açıklarının daraltılmasını, sıkı ve iyi koordine edilmiş bir para politikasının izlenmesini, kamu sektörü ücretleri ile tarımsal destekleme fiyatlarının beklenen enflasyonla uyumlu belirlenmesini ve bankacılık sektörünün güçlendirilmesini hedeflemiştir. Anlaşmanın imzalanmasının ardından Moody's, Standard & Poor's, Duff & Phelps ve JCR gibi uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye'nin ekonomik görünümüne ilişkin olumlu mesajlar vermiş ve not görünümlerini yukarı yönlü revize etmişlerdir.
1999 yılına gelindiğinde, Yakın İzleme Programı kapsamında enflasyonda belirgin bir yavaşlama kaydedilmiş ve Toptan Eşya Fiyatları Endeksi (TEFE) son sekiz yılın en düşük seviyelerine gerilemiştir. Ancak, küresel krizin gecikmeli etkileri, yüksek reel faiz oranları ve siyasi belirsizlikler reel ekonomide daralmaya yol açmıştır. Türkiye ekonomisi 1998'in ikinci çeyreğinden itibaren üretimde daralma sürecine girmiş; GSMH büyüme hızı 1999'un ilk çeyreğinde %-8,4, ikinci çeyreğinde ise %-3,4 olarak gerçekleşmiştir. Bu daralma vergi gelirlerini olumsuz etkilemiş ve bütçe açıklarının büyümesine neden olmuştur.
Ekonomik durgunluğa ve bütçe üzerindeki faiz yüküne rağmen, hükümet yapısal reformları hayata geçirme konusunda kararlılık göstermiştir. 23 Haziran 1999'da yürürlüğe giren yeni Bankalar Kanunu ile bankacılık sektörünün gözetim ve denetiminden sorumlu, idari ve mali özerkliğe sahip 'Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu' (BDDK) kurulmuştur. Ayrıca, sosyal güvenlik sisteminin kara deliğe dönüşmesini engellemek amacıyla asgari emeklilik yaşını ve prim ödeme gün sayısını artıran Sosyal Güvenlik Reformu yasalaştırılmıştır. Enerji ve telekomünikasyon sektörlerinde özelleştirmeyi kolaylaştırmak adına uluslararası tahkime izin veren anayasal ve yasal düzenlemeler de bu dönemde tamamlanmıştır.
17 Ağustos 1999'da meydana gelen yıkıcı Marmara Depremi, Türkiye ekonomisine çok ağır bir darbe vurmuş, üretim tesislerinde ve altyapıda büyük kayıplara yol açmıştır. Bu büyük felakete rağmen hükümetin Sosyal Güvenlik Reformu gibi zorlu yapısal adımları atmaya devam etmesi, IMF ve uluslararası finans çevrelerinde büyük bir takdirle karşılanmıştır. Yakın İzleme Programı, 1999 yılı sonunda başarıyla tamamlanarak, 2000 yılı başında yürürlüğe girecek olan ve IMF kaynaklarıyla desteklenen geniş kapsamlı üç yıllık 'Stand-by Programı' için sağlam bir köprü görevi görmüştür.