Beşeri coğrafyacılara göre insan ve doğa sürekli bir etkileşim içerisindedir. Her kültür grubu, geliştirdikleri yaşam biçimleriyle fiziksel dünyanın bir parçasını işgal eder ve bu durum doğal çevre ile sıkı bir ilişki doğurur. Coğrafyacılar, insan kültürlerindeki çeşitlilikleri ve farklılıkları anlayabilmek adına bu etkileşimi incelemek zorundadırlar; işte bu inceleme alanı 'kültürel ekoloji' adını alır.
Ekoloji kelimesi Yunanca kökenlidir; 'oikos' (ev, ortam) ve 'logia' (sözcük, öğreti) kelimelerinin birleşiminden türeyerek 'ortam öğretisi' anlamına gelir. Kültürel ekoloji ise kültürler ile iklim, yerşekilleri, toprak, bitki örtüsü ve yaban hayatı gibi fiziki çevrenin tüm unsurları arasındaki neden-sonuç ilişkisini detaylı bir şekilde inceler.
Bu alanla yakından ilişkili olan beşeri ekoloji, kültürel ekolojiden farklı olarak insan nüfusunu kültür sahibi olmayan diğer canlılarla aynı yöntemle incelerken; ekosistem terimi biyolojik ve kültürel homo sapiens'in fiziki çevreyle etkileştiği işlevsel sistemi ifade eder. Özetle kültürel ekoloji; çevrenin kültür üzerindeki etkisi ile insanın kültür yoluyla ekosistem üzerindeki etkisini inceleyen çift yönlü bir süreçtir.
20. yüzyılın ilk çeyreğinde İngilizce konuşan coğrafyacılar arasında oldukça popüler olan çevreci determinizm, fiziki çevrenin (özellikle iklim ve yerşekillerinin) kültürlerin biçimlenmesinde faal ve baskın bir güç olduğunu, insanın ise bu süreçte tamamen pasif bir varlık olduğunu savunur.
Determinist mantığa göre insanlar doğanın yoğurduğu birer çamur gibidir ve benzer fiziki çevreler birbirine benzer kültürler üretir. Bu akım, kültürel ekolojiyi tek yönlü bir sokak olarak görür; yani çevre insanı şekillendirir ancak insanın çevre üzerinde belirgin bir etkisi yoktur.
Bu görüşü savunanlar dağ insanlarının kaderinin arızalı yerşekilleri tarafından çizildiğini, çöl insanlarının zalim yönetimler altında yaşamaya mahkum olduğunu iddia etmişlerdir. Hatta Huntington gibi bazı deterministler, iklimin insanların kalıtımı, renk ve şekil farklılıkları, keşif gücü, çalışkanlık ve demokrasi anlayışları üzerinde bile doğrudan etkili olduğunu öne sürmüşlerdir.
Fransız coğrafyacı Vidal de la Blache ile temelleri atılan ve 1930'lardan sonra çevreci determinizmin yerini alan possibilizm akımı, fiziki çevrenin etkisini tamamen reddetmez ancak kültürel mirasın insan davranışını şekillendirmede en az fiziki çevre kadar önemli olduğunu vurgular.
Possibilistlere göre çevreden ziyade insan kültürün mimarıdır. Herhangi bir fiziki çevre, bir kültürü geliştirmek için insanlara çok sayıda olanak sunar; insanların bu alanı nasıl kullanacağı ise çevrenin sunduğu imkanlar arasından yapacağı tercihe ve bu tercihlere yol gösteren kültürel mirasa bağlıdır.
Kültürün teknolojik düzeyi ne kadar yüksekse fiziki çevrenin sunduğu olanaklar o kadar artar, sınırlamaları ise o kadar zayıflar. Bu görüş en güzel şekilde 'kültürel uyarlanma' kavramıyla açıklanır; yani insanların kendi kültürleri aracılığıyla fiziki çevreye ve değişimlere uzun dönemde uyum sağlaması hedeflenir.
Çevresel algı akımı, insanların yapacağı tercihlerin çevrenin gerçek karakterinden ziyade, bireylerin ve kültür gruplarının zihnindeki algılanma şekline dayandığını savunur. Her insanın ve kültür grubunun fiziki çevre hakkında geniş ölçüde paylaşılan zihinsel imajları ve algıları bulunmaktadır.
Algılama süreci kültür öğretisiyle renklendiği için insanlar çevrelerini kesin bir doğrulukla algılayamazlar; bu yüzden verilen kararlar genellikle çarpıtılmış gerçeğe dayanır. Coğrafyacılar bir kültürün gelişimini anlamak için çevrenin gerçek durumunu değil, grubun çevreyi neden öyle düşündüğünü de incelemek zorundadır.
Bu durum doğal afetlere verilen tepkilerde ve göçlerde açıkça görülür. Örneğin ABD'nin nemli doğusundan kurak Büyük Ovalara göç eden çiftçiler, eski deneyimlerinin etkisiyle yeni yurtlarındaki yağış miktarını uzun süre yanlış tahmin etmiş ve üst üste hatalar yaparak öğrenmişlerdir. Benzer şekilde, farklı kültürler aynı doğaya tamamen farklı değerler süzgeciyle bakarak farklı ekonomik faaliyetler geliştirebilirler.
Çevreci determinizmin tam zıttı olan bu akım, insanın doğayı pasif bir şekilde kabullenen bir varlık değil, aksine doğayı yoğuran ve yeryüzünü büyük ölçüde değiştiren aktif bir özne olduğunu savunur.
Beşeri coğrafyacılar, insanların tarihi süreç boyunca fiziki çevrelerinde yarattıkları kalıcı değişiklikleri gözlemleyerek insanı yeryüzünün değiştiricisi olarak incelemeyi tercih etmişlerdir.
İnsanın çevreyi değiştirdiği gerçeği antik çağlardan beri fark edilmiştir. Nitekim M.Ö. 400 dolaylarında Plato (Eflatun), Atina yakınlarındaki toprak erozyonunu yorumlarken, bir zamanlar verimli olan toprağın üst tabakasının sıyrılması sonucunda geriye hasta bir insan iskeleti kaldığını belirterek insan etkisinin yıkıcı boyutlarına dikkat çekmiştir.