Felsefe kelimesi, tarihsel süreçte felsefi etkinliklerin başlamasından önce farklı bir kelimeyle karşılanmaktaydı. Bu dönemde felsefe yerine 'histori' kelimesi kullanılmaktaydı. Günümüzde 'histori' kelimesi tarih anlamına gelse de, o dönemdeki temel anlamı araştırmak ve araştırmak amacıyla yola çıkmaktır.
Metafizik, felsefe tarihi boyunca filozofların üzerinde en çok düşündüğü, zaman zaman felsefenin merkezi olarak nitelenen ve her dönemde güncelliğini korumuş temel alanlardan biridir. Terim olarak ilk kez MÖ I. yüzyılda Aristoteles'in eserlerini sistematik olarak bir araya getiren Rodoslu Andronikus tarafından kullanılmıştır. Andronikus, Aristoteles'in 'Fizik' adlı eserinden sonra gelen yazıları tasnif ederken 'ta meta ta physika' (fizikten sonrakiler) ifadesini tercih etmiştir.
Bu bölümde, Yeni Çağ felsefesinde metafizik kavramının Immanuel Kant ile birlikte nasıl yeniden ele alındığı ve ardından pozitivist felsefenin bu Kantçı çizgi üzerinden metafiziğe nasıl yaklaştığı incelenmektedir. Geleneksel felsefede metafiziğin temel ön dayanakları genellikle o sistemin kendi içinde temellendirilirken, Kant bu geleneği kökten değiştirerek metafiziğin temellerini metafiziğin dışında bir alanda, yani saf aklın genel yasalarında aramıştır. Kant'ın saf akla yönelttiği eleştirel sorgulama, mümkün deneyimin sınırlarını belirlemeyi ve bu deneyimin a priori (deneyden bağımsız, önsel) koşullarını ortaya çıkarmayı amaçlar.
Felsefe tarihi boyunca bilginin kesin doğruluğundan ve kesinlik ölçütlerinden (kriterion) söz edildiğinde, bu bilgilere şüpheyle yaklaşmak ve güvenilirliklerini soruşturmak temel bir felsefi tutum olmuştur. Bilginin kesinliğinden şüphe eden düşünürler iki temel gruba ayrılır: Birincisi, her türlü bilgi olanağını tamamen reddeden aşırı şüpheciliktir; ikincisi ise bilgiyi tamamen yadsımayıp, sadece belirli alanlarda kesin bilgilere ulaşılamayacağını savunan ılımlı şüpheciliktir. Şüpheciliğin Batı dillerindeki karşılığı olan 'skeptizm', Eski Yunancada 'araştırıyorum, arıyorum' anlamına gelen 'skeptomai' kelimesinden türetilmiştir.
Platon felsefesinde İdea kavramı, felsefi problemlerin çözülmesinde merkezi ve kilit bir rol oynamaktadır. Filozof, fiziksel maddi dünyayı anlamaya çalışırken ünlü mağara örneği aracılığıyla duyulur dünyanın geçiciliğini ve değişkenliğini gözler önüne serer. Ona göre asıl olan, duyularla değil saf akılla kavranan dünyadır.
Aristoteles'in bilgi kuramı incelenirken, onun hocası Platon'dan ayrıldığı temel noktaların kavranması büyük önem taşır. Platon'un varlık ve bilgi felsefesinde kilit bir rol oynayan idealar, Platon felsefesinde fizik dünyadan bağımsız, ayrı bir âlemde (İdealar Âlemi) yer alırken; Aristoteles için bu durum tamamen reddedilir. Aristoteles'e göre idealar, başka bir âlemde değil, tam aksine fizik dünyanın içinde, tikel nesnelerin özünde bulunmaktadır.
Felsefe tarihinde “Düşünüyorum, o halde varım” (Cogito, ergo sum) sözüyle çığır açan Descartes, modern felsefenin kurucusu ve başlatıcısı olarak kabul edilmektedir. Onun getirdiği kartezyen felsefe anlayışı, yalnızca fiziksel dünyanın özelliklerini incelemekle kalmamış, aynı zamanda bu fiziksel dünyanın gerçekliğin diğer temel öğeleriyle olan ilişkisini de kapsamlı bir şekilde açıklamayı hedeflemiştir. Descartes, bu felsefi hedef doğrultusunda var olan her şeyin temelinde iki ayrı tözün bulunduğunu öne sürmüştür.
Empirizm olarak da adlandırılan deneyimciliğin en tanınmış düşünürü olan John Locke, bilgi felsefesinin merkezine bilginin kaynağını, sınırlarını ve insan aklının yapısını yerleştirir. Locke'a göre felsefenin asıl amacı, bütün bilgimizi üzerine inşa edebileceğimiz sağlam bir temel bulmak ve insan zihninin işleyiş biçimini ortaya koymaktır. Bu bağlamda Locke, Descartes ve diğer usçu filozofların savunduğu, tüm insanların üzerinde uzlaşıma vardığı ve dolayısıyla doğuştan sahip olunduğu düşünülen 'doğuştan ide' (innate ideas) kavramına şiddetle karşı çıkar.
Felsefe tarihinde deneyimciliğin en önemli kurucularından biri olarak kabul edilen John Locke, bilgi kuramını inşa ederken temel hareket noktası olarak insan zihninin başlangıçta boş bir levha (tabula rasa) olduğunu ve tüm bilgilerin deneyim yoluyla kazanıldığını savunur. Locke'un bu yaklaşımı, zihindeki 'ide' kavramının nasıl oluştuğu ve fizik dünyadaki nesnelerle nasıl bir ilişki kurduğu soruları etrafında şekillenir. Locke'a göre nesnelere ilişkin bilgimizi ele alırken, bilginin öznel yanı ile nesnel yanı kesin bir şekilde birbirinden ayırt edilmelidir.
Batı felsefe tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan Renaissance düşüncesi, iki temel hedef arasında gidip gelmiştir. Bir yandan Eski Yunan kaynaklarına dönerek Ortaçağın yitirdiği kozmik doğa anlayışını canlandırmak istemiş, diğer yandan doğaya egemen olmayı ve onu denetim altına almayı amaçlamıştır. Bu süreçte Ortaçağın geri plana ittiği noetik kavrayış yeniden canlandırılmaya çalışılmış, Nous ile Cosmos doğrudan ilişkilendirilmiştir.
Batı felsefe tarihi boyunca anlam kavramı açık ya da dolaylı olarak sürekli tartışılmış; Platon, Aristoteles, Wittgenstein, Chomsky ve Quine gibi filozoflar bu konuda farklı yaklaşımlar geliştirmiştir. Bu tartışmaların başlatıcısı ve temel sorularını soran ilk filozof Platon’dur. Dil felsefesinin en bulanık terimlerinden biri olan 'anlam', dilbilimciler ve filozoflar tarafından sıkça kullanılsa da hakkında kesinleşmiş çok az şey bilinmektedir.
20 ve 21. yüzyıl felsefesinde dil ve anlam problemini ele alan en çığır açıcı filozoflardan biri Ludwig Wittgenstein’dır. Wittgenstein’a göre anlam kavramı; anlamlı, anlamsız ve anlamdışı ifadelerin birbirlerinden farklarının net bir şekilde belirlenmesiyle açıklık kazanabilir. Bu kavramlar ilk başta birbirinden ayrı gibi görünse de aslında birbiriyle son derece ilişkilidir.
Felsefe sorularının sürekli sorulması ve kesin cevaplarının olmaması, felsefeyi bilim ve dinden ayırarak onun sürekliliğini temin eder. Felsefe tarihi boyunca eleştiri, felsefe için her zaman iyi bir yol açıcı ve yöntem olmuştur; bu sayede sürekli yeni sistemler ve teoriler gelişme imkânı bulmuştur. 18. yüzyıldan itibaren geleneksel felsefe veya metafizik, dünya olayları hakkında bilgi verme görevini gelişmekte olan doğa bilimlerine devretmek zorunda kalmıştır.