Avrupa Birliği'nin medya politikaları, 1980'lere kadar büyük ölçüde ulusal düzeyde yürütülen ve merkezi bir düzenlemeden yoksun bir yapıya sahipti. Ancak 1990'lı yıllardan itibaren 'enformasyon toplumu', 'multimedya' ve 'teknolojik değişim' gibi kavramların yükselişiyle birlikte AB, sınır ötesi bir iletişim politikası oluşturma ihtiyacı hissetti. Bu süreçte televizyon yayıncılığı, kamu hizmeti odaklı yapısından uzaklaşarak özel mülkiyetin egemen olduğu liberal bir pazara doğru evrildi.
1989 yılında kabul edilen 'Yabancısız Televizyon' yönetmeliği, AB'nin medya alanındaki ilk büyük düzenlemesi olarak kabul edilir. Bu yönetmelik, ulusal sınırları kaldırarak programların Avrupa genelinde özgürce dolaşımını hedeflemiştir. 1997 yılında güncellenen bu metinle birlikte dijital yayıncılık, sponsorluk ve reklamcılık gibi alanlar da yasal çerçeveye dahil edilmiş, ayrıca şiddet ve pornografi gibi içeriklere karşı korumacı önlemler getirilmiştir.
AB'nin medya politikalarındaki bir diğer temel hedef, ABD merkezli kültürel hegemonyaya karşı Avrupa'nın kültürel çeşitliliğini korumaktır. Bu amaçla MEDIA, EUREKA ve Euroimage gibi programlar hayata geçirilmiştir. Bu programlar, Avrupa yapımı görsel-işitsel ürünlerin üretimini, dağıtımını ve finansmanını destekleyerek, Avrupa kültürünün küresel pazarda varlık göstermesini sağlamayı amaçlamaktadır.
Transnasyonal Avrupa haber medyası, ulusal sınırların ötesine geçen, çok kültürlü ve global pazar ilişkileriyle şekillenen bir iletişim platformudur. Bu medya yapısı, devletlerin siyasal ve ekonomik sınırlarını aşarak, Avrupa çapında ortak bir enformasyon alanı yaratmayı hedefler. Temelinde ifade özgürlüğü, medya sahipliğinin liberalleşmesi ve kültürel korumacılık gibi ilkeler yatar.
Bu medya türü, özellikle küresel iş dünyasının elitleri için tasarlanmıştır. Financial Times, The Economist ve International Herald Tribune gibi yayınlar, Avrupa'nın ekonomik ve siyasi kararlarını takip eden, yüksek gelir düzeyine sahip ve sık seyahat eden bir okuyucu kitlesine hitap eder. Bu yayınlar, ulusal perspektiflerden bağımsız kalarak, Avrupa iş dünyası için güvenilir bir haber kaynağı olma iddiasını taşırlar.
Ancak transnasyonal medya, Avrupa'daki sıradan vatandaşın temel haber kaynağı olma konusunda sınırlı kalmıştır. Vatandaşların büyük çoğunluğu hala kendi anadillerinde yayın yapan ulusal medya kanallarını tercih etmektedir. İngilizce, Fransızca ve Almanca gibi dillerin baskınlığı, farklı dilleri konuşan ülkelerin bu transnasyonal platformlara olan ilgisini kısıtlayan bir faktör olarak öne çıkmaktadır.