← Ünite 6

Ünite 6: Vize Öncesi Genel Değerlendirme — Konu Anlatımı

1Osmanlı Dönemi ve Türk Sinemasının Doğuşu

Lumiere Kardeşlerin 28 Aralık 1895'te Paris'te gerçekleştirdiği ilk sinematograf gösterisinin hemen ardından, sinema teknolojisi Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'a ulaşmış ve ilk gösterimler Saray'da yapılmıştır. 1896 yılında İstanbul'a gelen Alexandre Promio; 'Türk Piyadesinin Geçit Töreni', 'Türk Topçu Birliklerinin Geçit Töreni', 'Haliç Panoraması' ve 'Boğaziçi Panoraması' adlı filmleri çekmiştir. Halka açık ilk sinema gösterimleri ise Pera (Beyoğlu) semtinde, Galatasaray Lisesi'nin karşısındaki Sponeck Birahanesi'nde biletli olarak gerçekleştirilmiştir.

İstanbul'da sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte Concordia Salonu, Şehzadebaşı'ndaki Feyziye Kıraathanesi gibi mekanlar sinematograf gösterilerine ev sahipliği yapmıştır. İlk yerleşik sinema salonu olan Tepebaşı'ndaki Pathe sinemasını Weinberg açmış, onu Palas ve Majik sinemaları izlemiştir. Kemal ve Şakir Seden kardeşler Sirkeci'de Ali Efendi sinemasını açarak sektöre katkı sağlamışlardır.

Türk sinemasının ilk filmi olarak kabul edilen yapım, 14 Kasım 1914'te Yeşilköy'de (Ayastefanos) Rus anıtının yıkılışını yedek subay Fuat Uzkınay'ın filme almasıyla ortaya çıkan 'Ayastefanos Abidesinin Yıkılışı'dır. Ancak bu tarihten önce, Makedonyalı Yanaki ve Milton Manaki Kardeşlerin 1911'de Sultan Reşat'ın Selanik ve Manastır gezilerini filme aldığı ve bu kayıtların günümüze ulaştığı bilinmektedir. Osmanlı döneminde sinemanın gelişmesinde Merkez Ordu Sinema Dairesi (MOSD), Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, Malül Gaziler Cemiyeti ve Donanma Cemiyeti büyük rol oynamıştır.

2İlk Kurmaca Filmler ve Kurumsal Yapımlar

Merkez Ordu Film Dairesi (MOSD) için oluşturulan tüzük doğrultusunda cephe savaşları, askeri fabrikalar, müttefik silahları ve manevralarla ilgili filmler çekilmiştir. Kurmaca ilk Türk filmi, genç karikatürcü Sedat Simavi'nin yönettiği ve Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'ne gelir sağlamak amacıyla çekilen 'Pençe'dir (1917). Evlilik kurumunu bireyin özgürlüğünü kısıtlayan bir unsur olarak ele alan bu filmi, Simavi'nin ikinci filmi 'Casus' (1917) izlemiştir.

Sedat Simavi'nin ardından Fuat Uzkınay tarafından çekimine başlanan 'Himmet Ağa'nın İzdivacı' 1918'de tamamlanmıştır. Weinberg'in daha önce çekmeye başladığı 'Leblebici Horhor' ise başrol oyuncularından birinin ölümü nedeniyle yarım kalmıştır. İşgal yıllarında Malul Gaziler Cemiyeti yararına Ahmet Fehim Efendi, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın romanından uyarlanan 'Mürebbiye'yi (1919) sinemaya aktarmıştır.

Ahmet Fehim Efendi'nin yönettiği ikinci film olan 'Binnaz' (1919), Yusuf Ziya Ortaç'ın Lale Devri'ndeki bir aşk ve kıskançlık öyküsünü anlatan oyunundan uyarlanmıştır. 1921'de çekilen 'Bican Efendi Vekilharç' ve devam filmleri büyük ilgi görmüştür. Öte yandan Celal Esat Arseven'in Almanya'da kurduğu Transorient Yapımevi adına çektiği 'Die Tote Wacht' (Ölü Uyanıyor, 1917) yurt dışında çekilen ilk Türk filmidir.

3Tiyatrocular Dönemi ve Muhsin Ertuğrul Hükümranlığı

Cumhuriyet dönemi Türk sineması ilk kez Nijat Özön tarafından Tiyatrocular Dönemi, Geçiş Dönemi ve Sinemacılar Dönemi olarak dönemlendirilmiştir. İlk özel film yapımevi olan Kemal Film'in kuruluşuyla başlayan Tiyatrocular Dönemi (1922-1939), Muhsin Ertuğrul'un tekelinde yürütülmüştür. Ertuğrul, filmlerinde tiyatrosundaki oyuncuları oynatmış, tiyatro uyarlamalarına ve melodramlara ağırlık vermiştir.

Muhsin Ertuğrul'un Kemal Film adına yönettiği 'İstanbul'da Bir Facia-i Aşk' (1922) bu dönemi başlatan filmdir. Aynı yıl Yakup Kadri'nin romanından uyarlanan ve Bektaşi şeyhi Nur Baba'yı anlatan 'Nur Baba' (Boğaziçi Esrarı) büyük tepki çekmiştir. Halide Edip Adıvar'ın aynı adlı romanından uyarlanan 'Ateşten Gömlek' (1923), Kurtuluş Savaşı'nı işleyen ilk konulu film olmasının yanı sıra Müslüman ve Türk kadın oyuncuların ilk kez yer aldığı sinemasal nitelikli bir yapımdır.

Ertuğrul, İpek Film adına çektiği 'Ankara Postası' (1928) ile büyük başarı kazanmış, Türk sinemasının ilk sesli filmi olan şarkılı melodram 'İstanbul Sokaklarında'yı 1931'de çekmiştir. 1932'de Nizamettin Nazif'in sinopsisinden yola çıkarak çektiği 'Bir Millet Uyanıyor' büyük beğeni toplamıştır. 1933-1935 yılları arasında senaryolarını Nazım Hikmet'in (Mümtaz Osman takma adıyla) yazdığı operet ve tiyatro uyarlaması filmler ile 'Aysel, Bataklı Damın Kızı' (1935) gibi başarılı dış çekimlere sahip melodramlar yönetmiştir.

4Geçiş Dönemi ve Sinemasal Arayışlar

1939-1950 yılları arasındaki Geçiş Dönemi, Faruk Kenç'in Reşat Nuri Gültekin'in 'Taş Parçası' piyesini filme çekmesiyle başlamıştır. Bu dönemde Muhsin Ertuğrul'un tiyatral etkileri azalmaya başlamış, Avrupa sinemasını tanıyan ve tiyatro dışından gelen genç yönetmenler amatör oyuncularla dış çekimler, hareketli kamera ve hızlı kurgu tekniklerini denemişlerdir.

İkinci Dünya Savaşı nedeniyle Avrupa filmlerinin Türkiye'ye gelmesinin zorlaşması, Amerikan ve Mısır filmlerinin ülkeye girmesine yol açmıştır. Mısır'dan gelen şarkılı melodramlar ve fesli-entarili oyuncular halk büyük ilgi görmüş, yerli yapımlarla başa baş giden bir 'Mısır filmi furyası' başlatmıştır. Bu durum tiyatro etkisini bir ölçüde sürdürse de, vergi düzenlemeleri ve artan stüdyolar yerli film üretimini tetiklemiştir.

Geçiş Dönemi'nde çıkarılan 'Filmlerin ve Film Senaryolarının Kontrolüne Dair Nizamname' (1939) adlı sansür tüzüğü, sinemacıların oto-sansürle çalışmasına neden olmuş ve eleştirel yaklaşımların gelişmesini engellemiştir. Muhsin Ertuğrul ise 1953'te ilk renkli Türk filmi olan 'Halıcı Kız'ın başarısız olması üzerine sinema filmi yapmayı bırakmıştır.

5Sinemacılar Dönemi ve Lütfi Ömer Akad

1952 yılında başlayan Sinemacılar Dönemi, Türk sinemasının kendine özgü bir sinema dili, endüstriyel yapısı, dağıtım ve gösterim düzeni kurduğu dönemdir. Bu dönemin en önemli isimleri Lütfi Ömer Akad, Atıf Yılmaz Batıbeki, Metin Erksan ve toplumsal gerçekçi filmleriyle Yılmaz Güney'dir. Tiyatro ile sinemanın kesin çizgilerle ayrılmasını sağlayan ilk film Lütfi Ömer Akad'ın 1949 yapımı 'Vurun Kahpeye'si, Sinemacılar Dönemi'ni başlatan yapım ise 1952 yapımı 'Kanun Namına'dır.

Lütfi Akad, 1964'te çektiği 'Tanrı’nın Bağışı Orman' belgeselinden sonra sinema anlayışında bir dönüm noktası yaşandığını belirtmiş; 'Hudutların Kanunu' (1966) ile gerçekçi bir dil kurarak 'sinema dönemi'ni başlatmıştır. Hudutların Kanunu, Ana ve Kızılırmak-Karakoyun filmleri 'Köy Üçlemesi' olarak anılırken; 'Vesikalı Yarim', 'Kader Böyle İstedi' ve 'Seninle Ölmek İstiyorum' filmleri Kent Üçlemesini oluşturmuştur.

Akad'ın başyapıtları arasında yer alan Göç Üçlemesi; 'Gelin' (1973), 'Düğün' (1973) ve 'Diyet' (1974) filmleridir. Yozgat'tan İstanbul'a göç eden bir ailenin büyükşehirde tutunma mücadelesini, fabrika işçileşme sürecini ve sendikalaşma olgusunu gerçekçi bir sinema diliyle işleyen bu filmler, Türk sinemasının klasikleri arasına girmiştir.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250