Bir ülkede belirli bir dönemde üretilen nihai mal ve hizmet miktarındaki artışı ve kişi başına düşen reel gelirdeki uzun dönemli yükselişi ifade eden ekonomik süreçtir. Örneğin, Türkiye'de kişi başına gelirin son iki yüzyılda katlanarak artması bu kavramla açıklanır.
Üretim teknolojisi sabitken, belirli bir sürede kullanılan üretim faktörleri ile bu faktörlerle üretilebilecek maksimum ürün miktarı arasındaki teknik ilişkidir. Genellikle işgücü, sermaye ve teknoloji değişkenleriyle ifade edilir.
Bir ülkenin vatandaşlarının sahip olduğu üretim faktörleriyle, yurt içinde ve yurt dışında belli bir dönemde ürettikleri tüm nihai mal ve hizmetlerin piyasa fiyatları cinsinden toplam değeridir.
Belli bir dönemde bir ülkenin coğrafi sınırları içinde, yerli ve yabancı üretim faktörleri tarafından üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin piyasa fiyatlarıyla toplam değeridir.
Milli gelir içinde yer alıp kişinin eline geçmeyen kazançların düşülmesi ve transfer ödemeleri gibi eklemelerin yapılması sonucunda bireylerin eline geçen toplam nominal gelir miktarını ifade eder.
Kişisel gelirden gelir vergisi gibi dolaysız vergiler ödendikten sonra kalan ve bireylerin diledikleri gibi tüketim veya tasarruf amaçlı kullanabilecekleri net gelir tutarıdır.
Bir ülkede belirli bir dönemde üretilen nihai mal ve hizmetlerin sabit fiyatlar baz alınarak hesaplanan gerçek değeridir; enflasyonun yanıltıcı etkisinden arındırılmıştır.
Bir ülkede bir yıl içinde üretilen nihai mal ve hizmetlerin o yıla ait cari piyasa fiyatları üzerinden değerlendirilmiş parasal büyüklüğüdür; fiyat artışlarından doğrudan etkilenir.
Mevcut teknoloji düzeyi ve tam istihdam koşullarında bir ekonominin üretebileceği alternatif mal ve hizmet bileşimlerini gösteren geometrik eğridir.
Ekonomideki atıl kaynakların üretime katılmasıyla milli üretimde bir yıl içinde gerçekleşen fiili ve oransal artış oranını ifade eder.
Bir ekonominin sahip olduğu tüm üretim kaynaklarının tam ve etkin kullanımı durumunda ulaşabileceği maksimum üretim sınırını ve büyüme potansiyelini gösterir.
Nominal GSYİH'nın reel GSYİH'ya bölünmesiyle elde edilen ve ekonomideki genel fiyat düzeyindeki değişmeleri gösteren bir fiyat indeksidir.
Gayri Safi Milli Hasıla büyüklüğünden üretim sürecindeki sermaye aşınma paylarının (amortismanların) düşülmesiyle elde edilen net hasıla değeridir.
Sabit bir büyüme oranına sahip bir ekonomide milli gelirin kaç yıl içinde ikiye katlanacağını hesaplamak için 70 sayısının yıllık büyüme hızına bölünmesiyle uygulanan pratik bir kuraldır.
Devlet müdahalesinin minimum düzeyde olduğu, klasik ve neoklasik iktisat anlayışına dayanarak üretim faktörlerinin kendiliğinden harekete geçmesiyle sağlanan büyüme türüdür.
Milli gelir artış hızı ile nüfus artış hızının birbirine eşit olması nedeniyle artan nüfusun gelir artışını tamamen dengelemesi ve kişi başına gelirde artış olmaması durumudur.
Ekonomide toplam üretim ve milli gelir artmasına rağmen yeterli istihdam sahalarının yaratılamaması yüzünden işsizlik oranının artmaya devam ettiği kötü büyüme türüdür.
Ekonomik büyümenin gerçekleştirilmesine rağmen, büyümeden elde edilen gelir ve refah nimetlerinin toplum kesimlerine adil bir şekilde dağıtılamaması nedeniyle gelir adaletsizliğinin derinleştiği büyüme biçimidir.
Bir toplumun üretim ilişkileri, üretim biçimi, kaynakları, sektörlerin hâsıladaki payları ve sosyoekonomik ilişkiler bütününü ifade eder. Örnek olarak tarım, sanayi ve hizmetler sektörlerinin milli gelir içindeki oranları ekonomik yapıyı oluşturur.
Kişi başına düşen gelir artışının yanı sıra ülkenin ekonomik, toplumsal ve kültürel yapısının olumlu yönde değişmesini kapsayan süreçtir. Schumpeter'e göre iktisadi akımın alışılmış yörüngesini terk edip daha yüksek bir dengeye sıçramasıdır.
Ekonomide kaynakların düşük verimli sektörlerden daha verimli sektörlere (genellikle tarımdan sanayiye) kayması sürecidir. Kentleşme ve demografik dönüşüm gibi niteliksel dönüşümleri de beraberinde getirir.
Bir toplumun ekonomisinde iktisadi faaliyetlerin ölçeğinde ve kişi başına reel hasılada meydana gelen niceliksel artıştır. Üretim faktörlerinin miktar ve verimlilik artışına dayandığı için uzun vadeli bir olgudur.
Milli gelir artışının yanı sıra sosyal, kültürel ve politik alanlardaki yapısal değişim ile birlikte toplumsal refahın artmasını ve adil dağılımını ifade eder. Katar örneğinde olduğu gibi sadece gelir artışı yetmez, niteliksel iyileşme gerekir.
İngiltere'deki Sanayi Devrimi ile başlayan, ekonomik yapının tarımdan imalat ve sanayi ağırlıklı bir yapıya dönüşmesini sağlayan temel süreçtir. Gelişmiş ülkelerin tamamı aynı zamanda gelişmiş sanayi ülkeleridir.
Sanayileşme, halkın devlet yönetimine katılımı, seküler/rasyonel normların yayılması ve ödeme gücünün artması unsurlarından oluşan toplumsal bir süreçtir. İktisadi kalkınmayı kapsar ve geleneksel yapının zayıflamasını sağlar.
Doğal kaynakların bugünkü ve gelecek kuşakların hakları gözetilerek akılcı yöntemlerle kullanılması, çevre ile kalkınmanın uyumlu hale getirilmesidir. Ekonomik, sosyal ve çevresel olmak üzere üç temel boyutu vardır.
Kişi başına fiziki sermaye birikiminin tek başına gelir artışını açıklamada yetersiz kaldığı durumlarda, ülkeler arasındaki gelir farklarını açıklayan verimlilik bileşenidir. Faktör birikiminin ötesindeki teknolojik ve kurumsal katkıyı ifade eder.
Üretim faktörlerinin zengin bölgelere göç etmesi ve kritik kütle oluşturarak endüstriyel kümelenmelere yol açması neticesinde bölgeler arası gelir farkları yaratması durumudur.
Farklı ülkelerin başlangıç gelir düzeyleri ve makroekonomik parametrelerine bağlı olarak zaman içinde belirli ortak ekonomik dengelere yaklaşma eğilimidir. Ancak yazında ıraksama da geçerlidir.
Ekonomik büyümeyi açıklayan dört temel değişken olan işgücü, doğal kaynaklar, reel sermaye ve teknoloji düzeyinin bütünüdür. Üretim potansiyellerini belirler.
Yapısal değişme ve sanayileşme süreçlerine paralel olarak nüfusun yapısal özelliklerinde, doğum/ölüm oranlarında ve kentleşme eğilimlerinde meydana gelen değişimdir.
Sermaye ve nitelikli işgücünün zengin bölgelere ve merkezlere doğru hareket etmesini sağlayan ve endüstriyel kümelenmeleri tetikleyen çekim güçleridir.
Hobsbawn'ın Sanayi Devrimi'nin sonuçlarının kimse tarafından öngörülememesini ve yarattığı büyük sosyal/ekonomik kırılmaları ifade etmek için kullandığı kavramdır.
Ekonomik büyümün karakteristik olgularından biri olup, üretilen bir birim milli gelir için ne kadar sermaye gerektiğini gösteren ve uzun dönemde istikrarlı seyreden orandır.
Bir ekonomide mal ve hizmet üretim miktarında meydana gelen artış olup, üretim faktörleri arzının veya bunların kullanım etkinliğinin artırılmasıyla gerçekleşir. Örneğin, atıl fabrikaların üretime geçirilmesi veya teknolojik yeniliklerle üretim olanakları eğrisinin dışa genişletilmesi büyümedir.
Bir ülkenin nüfusunun büyüklüğü, demografik yapısı ve çalışma çağındaki bireylerin piyasaya katılım oranları tarafından belirlenen emek potansiyelidir. Nüfusun tamamı işgücünü oluşturmaz; çocuklar, öğrenciler ve emekliler bu kapsamın dışındadır.
Diğer üretim faktörleri sabit tutulurken, bir faktörün (örneğin emeğin) miktarı artırıldığında bir noktadan sonra her ilave birimin sağladığı çıktı artışının (marjinal verimin) azalması durumudur. Nüfus artışına bağlı işgücü artışında bu kanun bir sınır teşkil eder.
Mevcut gelirin bir kısmının tüketilmeyip tasarruf edilmesi ve gelecekteki üretimi artırmak amacıyla fiziki yatırıma (makine, teçhizat, fabrika) dönüştürülmesidir. Geri kalmış ülkelerdeki düşük gelir-düşük tasarruf sarmalı sermaye birikimini engeller.
Ekonomideki farklı coğrafi mekânlara yayılan, farklı dönemlerde ve tekniklerle üretilmiş çok sayıdaki makine, teçhizat ve bina stokunun birbirinden farklı nitelikler taşıması durumudur. Ekonomide toplam sermaye stokunu hesaplamak için bu birimler ortak bir ölçüyle değer biçilerek birleştirilir.
Doğada hazır bulunan toprak, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin tümüdür; miktarları kıttır ve çoğaltılmaları imkansızdır. Ekonomik büyüme için önemli bir girdi olsalar da, dış ticaret sayesinde eksiklikleri başka ülkelerden temin edilebilir.
Bir mal veya hizmetin üretimi için gerekli bilgi, organizasyon, yöntem ve tekniklerin bütününü ifade eder. Sermaye ve işgücünün verimliliğini doğrudan artırarak aynı girdiyle daha fazla çıktı elde edilmesini sağlayan en önemli içsel/dışsal büyüme faktörüdür.
Üretim sürecinde kullanılan makine ve teçhizattan bağımsız olarak, işletmelerin yönetiminde ve organizasyonunda meydana gelen iyileşmeler sayesinde ortaya çıkan verimlilik artışıdır.
Yeni yatırımların gerçekleştirilmesine bağlı olarak makine ve teçhizat parkurunda yenilenme ile ortaya çıkan teknolojik ilerlemedir. Üretime giren her yeni makine en son teknolojiyi içerdiği için kendinden öncekilerden daha üretkendir.
Nüfusun eğitim, sağlık, beceri, tecrübe ve disiplin gibi niteliklerine yapılan yatırımlardan kaynaklanan insan gücü kalitesidir. İşgücünün verimliliğini ve ekonomik büyümenin sürdürülebilirliğini artıran en hayati unsurlardandır.
İnsanlar arasındaki etkileşimleri belirleyen, bireysel davranışlara kısıt ve teşvikler getiren kurallar bütünüdür. Tasarruf, yatırım ve tüketim kararlarını yönlendirerek ülkeler arasındaki zenginlik veya fakirlik farklarını açıklayan temel unsurdur.
Mülkiyet haklarını koruyan ve sözleşmelerin yasalara uygun olarak yürümesini sağlayan temel kurumlardır. Bu kurumların bulunmadığı piyasalar ya hiç var olamaz ya da sağlıklı bir şekilde işleyemez.
Dışsallıklar, ölçek ekonomileri ve aksak rekabet koşullarıyla ilgilenerek bireylerin tercih setini kısıtlayan ve daha etkin pazar sonuçları yaratan denetim organlarıdır. Örnek olarak telekomünikasyon ve finansal hizmetler düzenleyici kurulları verilebilir.
Ekonomik birimler arasında riski paylaşmak, sosyal koruma ve sigorta sağlamak, gelir yeniden dağılımını düzenlemek suretiyle toplumsal çatışmaları yöneten kurumlardır. Emeklilik sistemleri ve işsizlik sigortası fonları bu kapsamdadır.
Kitlesel ve homojen üretim anlayışının yerine, sürekli değişen tüketici taleplerini referans alan esnek örgütlenmeye dayalı yeni üretim ve tüketim anlayışıdır. Atıl kaynakları harekete geçirerek kalıcı ekonomik değer üretir.
Homojen tüketim anlayışına ve standart kitlesel üretim mantığına dayalı olarak geçmişte sanayi üretiminde egemen olan geleneksel üretim ve örgütlenme biçimidir.
Toplumların azgelişmişlikten gelişmişliğe giderken geçirdiği evrensel beş aşamayı ifade eden teoridir. Sırasıyla geleneksel toplum, kalkışa hazırlık, kalkış, olgunluk ve kitle tüketim aşamalarından oluşur.
1972 yılında Roma Kulübü tarafından yayımlanan raporda ortaya atılan; dünyadaki doğal kaynakların sınırlı olduğu, nüfus artışı ve sanayileşmenin frenlenmemesi halinde ekolojik çöküş yaşanacağını savunan görüştür.
Kömür, petrol ve doğalgaz gibi birincil fosil yakıtların yanması sonucu atmosfere yayılan karbondioksit gibi gazların neden olduğu, küresel ısınmaya ve iklim değişikliklerine yol açan olumsuz çevresel olgudur.
Klasik ve geleneksel büyüme teorilerinde ekonomik büyümenin temel itici gücü olarak kabul edilen, kâr güdüsüyle tasarrufların yatırıma dönüşmesi sonucu sermaye stokunun artış sürecidir. Örneğin Adam Smith'e göre kârlar ve tasarruflar artarak sermaye stokunu büyütür ve emek verimliliğini yükseltir.
Mal ve hizmetlerin değerinin üretim faktörlerinden olan insan emeği ile ölçüldüğünü ve ülkelerin zenginliğinin temel kaynağının emek olduğunu savunan teorik yaklaşımdır. Adam Smith ve Karl Marx analizlerinde bu teoriden geniş ölçüde yararlanmıştır.
Klasik iktisatta gelirin doğrusal bir fonksiyonu olarak ele alınan, nüfus artışının işgücü arzını artırarak ücretleri geçimlik düzeye çektiği ve azalan verimleri tetikleyen demografik değişkendir. Örneğin Malthus ve Ricardo nüfus artışının tarımsal kaynaklar üzerindeki baskısını incelemiştir.
Harrod-Domar gibi modellerin kurulduğu, ekonomik yapının temel üretim faktörleri (örneğin sermaye ve emek) çerçevesinde basitleştirilerek analiz edildiği piyasa yapısıdır. Modelde genellikle faktörlerin birbirine ikame edilemediği varsayılır.
Ekonomide bir birimlik nihai ürün elde edebilmek için ne kadarlık sermaye yatırımı yapılması gerektiğini gösteren K/Y oranını ifade eden katsayıdır. Harrod-Domar modelinde teknolojinin sabit olduğu varsayımıyla ortalama ve marjinal sermaye/hâsıla oranları birbirine eşittir.
Harrod modelinde ekonominin reel olarak sergilediği büyüme performansı ile girişimcilerin planlarını ve beklentilerini dengeleyen gerekli (garantili) büyüme oranları arasındaki dinamik ilişkiyi tanımlayan kavramlardır.
Adam Smith'in piyasa ekonomisinde arz ve talep eşitliğini sağlayacak fiyat mekanizmasının, herhangi bir dış müdahaleye gerek kalmadan ekonomiyi otomatik olarak ideal dengeye taşıyacağını ifade ettiği metafordur.
David Ricardo'nun, nüfus artışıyla birlikte emek arzının artacağını ve uzun vadede ücretlerin işçilerin yalnızca geçimini sağlayacak en az geçim ücreti (geçimlik düzey) seviyesinde karar kılacağını belirttiği kuraldır.
Sabit bir üretim faktörüne (örneğin toprak) diğer değişken faktörler (emek ve sermaye) eklendiğinde, bir noktadan sonra ilave her bir girdinin sağladığı çıktı miktarının (marjinal verimin) azaldığını belirten iktisat kanunudur.
Klasik büyüme teorilerinde, sermaye birikiminin durması, kârların minimuma inmesi, ücretlerin geçimlik düzeyde kalması ve net yatırımların sıfırlanmasıyla ekonominin ulaştığı büyümenin durduğu nihai aşamadır.
Malthus'un büyüme modelinde, üretilen her ilave malın satın alınabilmesi ve sermaye birikiminin sürebilmesi için piyasada var olması gereken, gelir dağılımı ve ticaret hacmiyle desteklenen gerçek satın alma gücüdür.
David Ricardo'nun gelir dağılımı ve büyüme modelinin dayandığı iki temel ilkedir; marjinal ilke toprak sahiplerinin payını, artı ilkesi ise toplam hasıladan geri kalan kısmın ücret ve kâr olarak dağılımını açıklar.
Harrod-Domar modelinde yatırımların bir yandan çarpan mekanizmasıyla toplam talebi ve geliri artırırken, diğer yandan yeni tesis ve makinelerle ekonominin üretim kapasitesini artırması olgusudur.
Harrod modelinde planlanan tasarruflarla planlanan yatırımları birbirine eşitleyen, girişimcilerin üretim planlarının tam olarak gerçekleştiği ve atıl kapasite oluşmadığı büyüme oranıdır.
Harrod büyüme modelinde bir ülkedeki nüfus artışı ve teknolojik gelişmelerin sınırları dahilinde, tüm üretim faktörlerinin tam kullanımına dayalı olarak ekonominin ulaşabileceği en yüksek büyüme tavanını ifade eden orandır.
Robert Solow ve Trevor Swan tarafından geliştirilen, nüfus artışı ve teknolojik değişimin tasarruf ile yatırım üzerindeki etkilerini inceleyen neoklasik büyüme modelidir. Model, ölçeğe göre sabit getiri, azalan verimler ve dışsal teknoloji varsayımlarına dayanır.
Sermaye (K) ve işgücünün (L) üretimdeki paylarını ve ikame edilebilirliklerini gösteren, ekonometrik çalışmalarda sıklıkla kullanılan basit ve standart bir üretim fonksiyonudur.
Neoklasik modele göre, tüm dünyada teknoloji düzeyi aynı olduğunda, fakir ülkelerin sermaye verimliliğinin yüksek olması nedeniyle daha hızlı büyüyerek zengin ülkelerin gelir seviyesine zamanla yaklaşacağı (yakınsayacağı) öngörüsüdür.
Neoklasik büyüme teorisinde, hanehalkının tüketimini maksimize eden durağan durum sermaye düzeyini ifade eder. Bu düzey, işçi başına çıktı ile işçi başına yıpranma arasındaki farkın en fazla olduğu noktadır.
İşçi başına yatırımın işçi başına yıpranmaya ve nüfus artış gereksinimine eşit olduğu, bu nedenle işçi başına sermaye ve üretim düzeylerinin sabit kaldığı denge durumudur.
İçsel büyüme modellerinde benimsenen, üretim girdilerinin artırılması sonucunda çıktının girdilerden daha büyük bir oranda artacağını savunan ve azalan verimler yasasını reddeden kavramdır.
Teknolojinin sermaye ile otomatik büyüyen bir faktör olduğunu varsayan, Y = AK üretim fonksiyonunu kullanarak azalan verimleri ortadan kaldıran temel içsel büyüme modelidir.
Toplam üretim artışının işgücü ve sermaye gibi geleneksel girdilerle açıklanamayan, neoklasik modelde dışsal teknolojik gelişmeye atfedilen kısmıdır.
Emek arzı sabit kalırken sermaye arzının artmasıyla her işçinin ortalama olarak daha fazla sermaye ile çalışır konuma gelmesini ifade eden süreçtir.
Eğitim, mesleki beceri ve sağlık yatırımları yoluyla işgücünün niteliğinin artırılması olup, içsel büyüme modellerinde büyümenin ana motorlarından biri olarak kabul edilir.
Paul Romer öncülüğünde geliştirilen, uzun dönemli büyümenin bilgi birikimi ve yenilik faaliyetleri sayesinde sağlandığını savunan içsel büyüme modelidir.
Bir birey veya firmanın ekonomik faaliyetinin, piyasa fiyatlarına yansımaksızın diğer kişi veya toplum üzerinde olumlu (pozitif) ya da olumsuz etki yaratması durumudur; içsel büyümede pozitif dışsallıklar esastır.
Frank Ramsey'in temellerini attığı, hanehalklarının tüketim ve tasarruf kararlarını birbirini takip eden dönemler boyunca ulaşılan tatminlerin bir fonksiyonu olarak biçimlendirmesini açıklayan kavramdır.
Paul Romer'in büyüme kaynaklarını yeniden tanımlarken kullandığı terimlerden 'fikirler' geliştirilmesi pahalı ama kullanılması ucuz rakip olmayan malları, 'şeyler' ise geleneksel rakip malları ifade eder.
Arrow ve Kaldor'un çalışmalarında yer alan, üretim tecrübesi arttıkça işgücünün becerilerinin ve teknolojik bilginin kendiliğinden geliştiğini ifade eden süreçtir.
Günümüzde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki gelişmişlik farkını geleneksel 'sermaye açığı' yerine açıklamakta kullanılan, teknoloji ve bilgi üretimindeki eksikliği belirten kavramdır.
Harrod-Domar modelinde ekonominin dengede kalabilmesi için büyüme patikasının son derece hassas ve istikrarsız bir çizgide ilerlemesini ifade eden duruma verilen addır.
Nelson ve Phelps'e göre, kendi bünyesinde yüksek beşeri sermaye barındırarak lider ülkelerin buluşlarını hızlı bir şekilde kendi ekonomisine adapte edebilen gelişmekte olan ülkedir.
Bir ülkenin toplam çıktı düzeyinde ve kişi başına gelirinde meydana gelen niceliksel artışları ifade eden süreçtir. Kalkınmanın gerçekleşmesi için gerekli bir ön koşuldur ancak tek başına yeterli değildir.
Ekonomik büyümenin yanı sıra çıktı dağılımındaki, gelir bölüşümündeki ve ekonominin kurumsal, sosyal ve politik yapısındaki niteliksel değişimleri kapsayan çok boyutlu bir süreçtir. Örnek olarak, bir ülkede kişi başına gelir artarken eğitim ve sağlık kalitesinin de yükselmesi kalkınmayı gösterir.
Birleşmiş Milletler tarafından geliştirilen; ortalama ömür, okur-yazarlık oranı, okullaşma yılı ve kişi başına GSYİH olmak üzere dört temel değişkenle toplumların yaşam kalitesini 0 ile 1 arasında ölçen endekstir.
Farklı ülkeler arasındaki uluslararası gelir karşılaştırmalarında döviz kurlarından kaynaklanan fiyat düzeyi farklılıklarını ortadan kaldırmak için hesaplanan para birimi dönüştürme oranıdır.
Bir milleti oluşturan fertlerin belirli bir dönemde yarattıkları mal ve hizmetlerin toplam değeridir; ülke vatandaşlığının esas alınması bakımından GSYİH'dan ayrılır.
Bir ülke sınırları içerisinde belirli bir dönemde üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin toplam para değeridir; o ülke sınırlarında faaliyet gösteren yabancıların üretimini de kapsar.
Toplam milli gelirin üretim faktörleri olan emek (ücret), doğal kaynak (rant), sermaye (faiz) ve girişimcinin (kâr) aldığı paylara göre dağılımını gösteren analiz yöntemidir.
Milli gelirin toplumdaki bireyler veya hanehalkları arasındaki dağılımını gösteren ölçüttür. Örneğin, ülkedeki en zengin %20'lik kesimin milli gelirden aldığı pay ile en fakir %20'lik kesimin aldığı payı inceler.
Hızlı kentleşme süreciyle birlikte modern ekonomik faaliyetler ile geleneksel tarımsal faaliyetlerin bir arada yürüdüğü ekonomik yapıdır. Özellikle az gelişmiş ülkelerde kırdan şehre göçle birlikte belirginleşir.
Bireylerin eğitim, beceri, bilgi ve sağlık düzeylerinin toplamını ifade eden ve ekonomik kalkınmanın en temel ana girdilerinden birini oluşturan sermaye türüdür.
H.W. Singer'in tanımıyla görülmesi kolay fakat tanımlanması güç olan; uluslararası gelişme skalalarının en altında yer alan, ekonomik kaynak potansiyelini tam kullanamayan ve temel ihtiyaçları karşılayamayan ülkelerin durumudur.
Bireylerin gıda, konut ve ulaştırma gibi ihtiyaç duydukları mal ve hizmetleri doğrudan kendilerinin üretip tüketmesi ve bu faaliyetlerin para ekonomisine girmemesi durumudur.
Devletin denetim ve kayıt mekanizmaları dışında kalan, vergilendirilmeyen ve milli gelir istatistiklerine tam olarak yansıtılamayan ekonomik faaliyetler bütünüdür.
Dünyada benzer malların benzer fiyatlardan satılması ilkesine dayanarak yerel fiyatlar ile yabancı fiyatlar ve nominal döviz kuru arasındaki ilişkiyi eşitleyen satın alma gücü paritesi yaklaşımıdır.
Mutlak PPP yaklaşımının katı varsayımlarının geçerli olmadığı durumlarda kur değişimlerinin enflasyon farklarını karşıladığı ve reel döviz kurunun sabit kaldığı parite yaklaşımıdır.
Anne ölüm oranı, parlamentodaki kadın temsilci sayısı ve kadın işgücüne katılım oranı gibi göstergeleri dikkate alarak ülkelerdeki cinsiyet temelli kalkınma ve eşitsizlikleri ölçen endekstir.
Bir ülkenin sahip olduğu kaynakları tam ve etkin bir biçimde kullanması durumunda üretebileceği maksimum mal bileşimlerini gösteren eğridir; az gelişmiş ülkelerde fiili üretim bu eğrinin altında kalır.
II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ülkelerinin ekonomilerini yeniden yapılandırmak ve kalkındırmak amacıyla hayata geçirilen, planlı kalkınma modellerine esin kaynağı olan ekonomik yardım programıdır.
Gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneğinden ödün vermeksizin bugünün ihtiyaçlarını karşılayan ekonomik, sosyal ve çevresel dengeyi gözeten kalkınma anlayışıdır.
Makroekonomik konulara yoğunlaşan, azgelişmiş ülke ekonomilerinin gelişmiş ülke ekonomilerinden nitelik olarak farklı olduğunu ve gelişmişlerin kapitalizm öncesi yapılarına benzediğini savunan yaklaşımdır. Bu yaklaşım azgelişmiş ülkelerin doğrusal bir çizgide gelişmişleri izleyerek modernleşeceğini öngörür.
İktisadi, kültürel, politik ve psikolojik faktörlerin birlikte ele alınıp kalkınmaya olan etkilerinin karşılıklı etkileşim içerisinde incelendiği araştırma metodudur. Kalkınmanın tek bir kurumsal oluşumla değil, birden fazla kurumun karşılıklı ilişkisiyle gerçekleşebileceğini savunur.
Az gelişmiş ülkelerdeki düşük gelir, yetersiz tasarruf, düşük yatırım ve sınırlı pazar ilişkisinin dairesel bir mekanizma yaratarak kalkınmayı engellediğini savunan teoridir. Örneğin, Nurkse'a göre yoksulluk, tasarruf-yatırım, talep-yatırım ve gelir-verimsizlik ilişkileri üzerinden kendini sürekli yineler.
Rostow tarafından geliştirilen ve bütün toplumların doğrusal bir gelişme çizgisinde aynı tarihsel aşamalardan zorunlu olarak geçeceğini savunan teoridir. Azgelişmişliği gelişmeye giden yolda geçici bir aşama olarak kabul eder.
Gelir seviyesinin düşük olması nedeniyle tasarrufların az olması, az tasarrufun yatırımları düşürmesi ve bunun da gelir artışını engelleyerek toplumu sürekli yoksullukta bırakması durumudur.
Kalkınmayı yalnızca kişi başına düşen gelir, sermaye donanımı, tasarruf ve piyasa büyüklüğü gibi ekonomik ve niceliksel ölçütlerle ele alan geleneksel anlayıştır. İnsanı ve sosyal unsurları göz ardı eder.
Kalkınmanın odağına ekonomik verileri değil, sosyal, kültürel ve siyasal yönleriyle insanı yerleştiren yaklaşımdır. Amartya Sen öncülüğünde geliştirilmiş olup yaşam kalitesinin ve insani seçeneklerin artırılmasını savunur.
İyi bir yaşam sürebilmek için beslenme, sağlık, eğitim ve konut gibi temel hizmetlerin evrensel ve gerekli olduğunu savunarak kalkınmanın ana hedefinin bu ihtiyaçların giderilmesi olduğunu öne süren yaklaşımdır.
Ekonomik ve teknolojik faaliyetlerin, gelecek kuşakların haklarını ve doğal kaynakları tehlikeye sokmayacak, kaynağı tüketim hızından daha hızlı yerine koyabilme prensibine dayanan çevre uyumlu kalkınma anlayışıdır.
Bottomore'a göre sosyokültürel, siyasal, psikolojik ve ekonomik bütünü içine alan; ekonomi, siyaset, kültür, eğitim ve aile gibi temel kurumların ve grupların kompleksidir.
Geleneksel kalkınma kuramlarının azgelişmiş toplumların iç yapısında yaratmayı hedeflediği, rasyonel kararlar alan ve ekonomik faaliyetlerde bulunan insan tipidir.
Temel ihtiyaçlar yaklaşımı savunucularının, GSMH göstergesinin olumsuzlukları gizlemesi nedeniyle toplumsal refah boyutunu da içerecek şekilde yeniden tanımlanmasını önerdiği kavramdır.
Doğal kaynakların tüketimi ve çevre maliyetlerinin ülkenin milli gelir muhasebesi içerisinde hesaba katılması gerektiğini savunan sürdürülebilir kalkınma aracıdır.
Az gelişmiş ülkelerde tarım ve sanayi, geleneksel ve modern sektörler ya da bölgeler arasında yaşanan sosyolojik, teknolojik ve ekonomik farklılıklar durumudur.
Geleneksel kuramların kalkınma sürecini salt teknik ve mekanik bir sorun olarak görerek toplumlara dışarıdan reçeteler dayatması yaklaşımıdır.
Doğanın insanlığa sunduğu ve geleneksel kuramlarca sadece gelir getiren meta olarak algılanıp sürekli tüketilen ekolojik kaynakların tümüdür.
Nurkse'un yoksulluk kısır döngüsünü kırmak için azgelişmiş ülkelerin ihtiyaç duyduğunu belirttiği yabancı sermaye, dış borçlanma ve dış yardımlardır.
Kalkınma süreçlerinde sosyal değerleri, siyasal düzeni ve toplumsal dinamikleri fonksiyona dâhil etmeyen, bu nedenle krizler karşısında yetersiz kalan kuramsal bakış açısıdır.
Yapısalcı yaklaşıma göre ekonomik kalkınmanın en temel unsuru olan ve azgelişmiş ülkelerde dar iç piyasalar nedeniyle yetersiz kalan yatırım ve fon birikimi sürecidir. Örneğin, azgelişmiş ülkelerde iç piyasa çaplarının küçük olması sermaye sahiplerini yatırım yapma konusunda uyarmaz ve sermaye birikimini engeller.
Bir ülkenin ihraç ettiği malların fiyatları ile ithal ettiği malların fiyatları arasındaki oran olup, Prebisch'e göre çevre ülkelerin aleyhine işleyerek azgelişmiş ülkelerden gelişmiş merkez ülkelere gelir aktarımına yol açar.
Dışa açık ihracat stratejisi yerine yerli sanayiyi korumak ve geliştirmek amacıyla dışarıdan ithal edilen malların yurtiçinde üretilmesini öngören, korumacılık içeren bir kalkınma stratejisidir.
İthal ikameci politikaların tıkanması sonucu geliştirilen; yerli sanayinin teşvikini korurken uluslararası piyasalarda rekabet edebilecek etkin bir girişimci sınıfın oluşturulmasına ve desteklenmesine vurgu yapan revize edilmiş yaklaşımdır.
Azgelişmişliği içsel faktörlerden ziyade gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler arasındaki eşitsiz ve sömürüye dayalı dışsal ilişkilerle açıklayan, 1960'lı yılların sonlarında gelişen kapsamlı kalkınma yaklaşımıdır.
Bağımlılık teorisi içinde yer alan ve Üçüncü Dünya'nın geri kalmışlığını gelişmiş ülke yardım birimlerinin ve çokuluslu örgütlerin verdiği hatalı ve uygunsuz tavsiyelerine bağlayan modeldir.
Zengin ve fakir ülkeler ile insanlar arasındaki artan farklılıkları ifade eden, kapitalizmin çevreye yayılmasının çevre ekonomilerin iç bütünlüğünü bozduğunu savunan iktisadi tezdir.
Az gelişmiş ülkelerde tarımsal (geleneksel) kesim ile sanayi (modern) kesimi olmak üzere birbirinden yalıtılmış iki ayrı kesimin bulunduğunu ve geleneksel kesimin kalkınmayı sınırladığını savunan teoridir.
İnsanların geliri yükseldikçe gelirlerinden birincil ürünlere harcanan payın azaldığını, ikincil ve üçüncül ürünlere harcanan payın ise arttığını belirten ve yapısal değişim modellerinde kullanılan kanundur.
Arthur Lewis'e göre marjinal verimliliği sıfır olan geleneksel kırsal kesimdeki gizli işsizlerin modern kentsel endüstriyel sektöre aktarılmasıyla sermaye birikiminin ve kalkınmanın sağlanacağını savunan modeldir.
Devletin ekonomik müdahalelerini reddeden, piyasa mekanizmalarının serbest çalışmasını, özelleştirmeyi ve küreselleşmeyle bütünleşmeyi savunan çağdaş kalkınma yaklaşımıdır.
Andre Gunder Frank'ın bağımlılık kuramında dünya kapitalist sisteminin merkezdeki metropollerin çevredeki uyduları sömürmesi şeklinde örgütlendiğini ifade eden kavramsal yapıdır.
Nihai mamul üretiminden başlayıp ithal girdilere bağımlılık yaratan rastgele ithal ikameciliğe karşılık, dışa bağımlılığı azaltarak özerk bir kalkınma sürecini başlatmayı amaçlayan planlı sanayileşme stratejisidir.
Arthur Lewis'in modelinde tarımsal kesimde marjinal verimliliği sıfır olan ve üretim kaybına yol açmadan başka bir sektöre aktarılabilecek fazla işgücü durumudur.
Ekonominin birkaç büyük sektörünü aynı anda içeren, büyük ölçekli endüstrileşme hamlesiyle artan getiriler sağlamayı hedefleyen kalkınma yaklaşımıdır. Örneğin, Rosenstein-Rodan'ın teorisinde tarımdaki gizli işsizlerin altyapı projelerine kaydırılmasıyla bu itiş başlatılır.
Pazarın büyüklüğü, altyapı, hammaddeye yakınlık ve işgücü gibi nedenlerle kalkınmanın ülkenin her yerinde değil, belirli bölgelerde öncelik kazanarak odak oluşturmasıdır. F. Perroux tarafından savunulan bu yaklaşım bölgesel dengesizlikten yararlanmayı öngörür.
Önceden ithalat yoluyla karşılanan yurtiçi piyasa talebinin, yüksek gümrük tarifeleri ve kotalar gibi koruyucu ve özendirici devlet önlemleriyle yerli üretimle karşılanması stratejisidir. 1960 ve 1970'lerde Latin Amerika ülkelerinde yaygın olarak uygulanmıştır.
Gelişmekte olan ekonomilerde tüketim ve üretim arasındaki ilişkileri dengeye getirmek için bütün ekonomik kesimlerin eşanlı ve aynı oranda büyümesini savunan stratejidir. Planlama bu modelin temel aracıdır.
Ekonomik ilerlemeyi hızlandırmak amacıyla sektörler arasında dengesizlik yaratmanın gerekli ve teşvik edici olduğunu savunan stratejidir. Hirschman ve Streeten bu görüşün önde gelen savunucularıdır.
Az gelişmiş ülkelerdeki düşük gelir düzeyinin tasarruf ve yatırım yetersizliğine, bunun da düşük verimlilik ile gelire yol açarak ekonomiyi yoksulluk tuzağında kilitlemesidir. Ragnar Nurkse 'bir ülke fakir olduğu için fakirdir' diyerek bu durumu açıklamıştır.
Piyasa mekanizmasının tek başına yaratamadığı, büyük itiş ve dengeli kalkınma için kamunun planlayıp hayata geçirmesi gereken altyapı yatırımlarıdır. Yatırımların başarısı için tüketim malları imalatından önce bu sermaye oluşturulmalıdır.
Özellikle tarım sektöründe, marjinal verimliliği sıfıra yakın olan ve çalışma gayretlerinin karşılığında çok düşük üretim artışı sağlayan işsizlik türüdür. Büyük itiş modelinde bu kesimin altyapı çalışmalarına kaydırılması öngörülür.
Gelişmekte olan ülkelerde yeni kurulmuş ve gelişmiş ülkelerin deneyimli sanayileriyle rekabet edemeyen imalat sektörleridir. İthal ikameti politikasında bu sanayilerin uluslararası güce erişene kadar geçici olarak korunması savunulur.
Albert O. Hirschman'ın dengesiz kalkınma modelinde vurguladığı, bir sektörün diğer sektörler üzerindeki uyarıcı etkileridir. Geri bağlantılar girdi sağlayan dalları, ileri bağlantılar ise çıktılardan yararlanan yeni sanayi kollarını teşvik eder.
H. Chenery'nin geliştirdiği ve kaynak dağılımı ile piyasa arasındaki bağın zayıflığından kaynaklanan dengesizlikleri inceleyen modeldir. Gelir arttıkça imalat sanayiinin payının ve yatırım mallarının arttığını savunur.
İthal ikamesi politikasında tüketim malları üretiminden başlayıp ara malları ve sermaye malları endüstrileşmesiyle tüm yapının bütünleştirilmesini ifade eden aşamadır.
Ulusal paranın gerçek değerinin üzerinde tutulması durumudur. İhracata dayalı sanayileşmede ihracatçının gelirini azaltarak cezalandıran ve ithalatı teşvik eden olumsuz bir unsurdur.
Üretim hacmi arttıkça birim başına düşen maliyetin azalması durumudur. İhracata dayalı sanayileşme stratejisinin temel amaçlarından biri dünya piyasaları için üreterek bu ekonomilerden yararlanmaktır.
İhracatçılara sağlanan ve ihraç edilecek malın maliyetini düşürerek uluslararası piyasalarda rekabet avantajı kazandıran önemli bir ihracatı özendirme aracıdır.
Paul Streeten'ın dengesiz kalkınma teorisinde kullandığı kavramlardır. Statik etken bölünmezlik durumunu ifade ederken, dinamik etken yeni ihtiyaçları karşılayacak ve teknolojik yeniliklere yönlendirecek uyarıcı kuvvetleri ifade eder.
Bir ülkede kişi başına gelir arttıkça imalat sanayiinin ve sanayi payının yükselmesi eğilimini ifade eden iktisadi kanundur; ancak her ülkede dış ticaret nedeniyle birebir görülmeyebilir.
Ulusal paranın yabancı paralar karşısında resmi olarak değerinin düşürülmesidir. Aşırı değerli kurun yarattığı maliyet artışlarını gidermek ve ihracatı canlandırmak için başvurulan bir araçtır.
Ekonomik kalkınmanın en temel ve vazgeçilmez unsuru olan, fiziksel ve beşeri üretim araçlarının miktar ve kalitesinin artırılması sürecidir. Örneğin, az gelişmiş bir ülkenin fabrikalar, makineler ve altyapı yatırımlarını artırarak üretim kapasitesini yükseltmesi sermaye birikimidir.
Hane halkı ve iş âleminin harcanabilir gelirleriyle bağlantılı olarak tüketimlerinde kendi istekleriyle yaptıkları indirimlerden doğan tasarruf türüdür. Örneğin, bir bireyin aylık gelirinin bir kısmını harcamayarak banka mevduat hesabına aktarması gönüllü tasarruftur.
Hükümetlerin vergilendirme veya zorunlu borçlanma gibi zorlayıcı araçlar yoluyla toplumun tüketiminde gönülsüz düşüşler yaratarak oluşturduğu tasarruf biçimidir. Örneğin, devletin yeni ve yüksek oranlı vergiler koyarak hane halkının harcanabilir gelirini ve tüketimini azaltması bu kapsamdadır.
Piyasadaki fiyat artışları (enflasyon) nedeniyle bireylerin reel gelirlerinin ve satın alma güçlerinin düşmesi sonucunda tüketimlerini istem dışı kısmak zorunda kalmalarıyla oluşan tasarruftur. Örneğin, enflasyonist bir ortamda maaşı eriyen bir tüketicinin daha az mal ve hizmet satın alarak dolaylı yoldan tasarruf yapmaya zorlanmasıdır.
Devletin kamu harcamalarını finanse etmek ve kalkınma için gerekli kaynakları toplamak amacıyla tüzel ve gerçek kişilerden karşılıksız olarak aldığı parasal tutarlardır. Az gelişmiş ülkelerde vergi potansiyelinin düşük olması nedeniyle gelir dağılımını düzeltici vergi düzenlemeleri büyük önem taşır.
Hükümetlerin bütçe açıkları ve kamu harcamalarını finanse etmek için para basma yoluna gitmesiyle ortaya çıkan ve halkı zorunlu tasarrufa iten bir finansman yöntemidir. Örneğin, merkez bankasının karşılıksız para basması sonucu fiyatların yükselmesi ve halkın reel para tutma miktarının azalmasıdır.
Ekonomide fon fazlası olan birimlerden fon ihtiyacı olan birimlere kaynak aktarımını sağlayan finansal araçlar, aracılar ve yasal düzenlemeler bütünüdür. Bankalar ve sermaye piyasaları bu sistemin temel yapı taşlarını oluşturur.
Finansal hizmetlerin coğrafi ve sektörel olarak yayılması ile finansal kurumların sayısal ve fiziki olarak büyümesini ifade eden kavramdır. Örneğin, daha önce banka şubesi bulunmayan kırsal bölgelerde yeni banka şubelerinin açılması finansal genişlemedir.
Kişi başına düşen finansal hizmet ve kurum miktarındaki artış ya da finansal varlıkların toplam gelire oranının yükselmesidir. Örneğin, bir ülkede toplam finansal varlıkların GSYİH'ye oranının yıllar içinde yüzde 20'den yüzde 60'a çıkması finansal derinleşmeyi gösterir.
Gelişmekte olan ülkelerin kalkınma çabalarına destek olmak amacıyla gelişmiş ülkeler veya uluslararası kuruluşlar tarafından karşılıksız veya imtiyazlı koşullarla sağlanan ekonomik kaynak transferidir. Örneğin, Dünya Bankası'nın uzun vadeli ve düşük faizli kredileri veya hibe destekleri dış yardımdır.
Bir devletin veya kamu/özel kuruluşların, iç piyasadan sağlayamadığı finansman ihtiyacını karşılamak üzere dış piyasalardan borçlanması ve geri ödeme yükümlülüğü altına girmesidir. Örneğin, bir ülkenin uluslararası tahvil ihracı yoluyla dışarıdan döviz borçlanmasıdır.
Bir ülkenin karşılığını ileride ödemek veya kâr transfer etmek koşuluyla dış kaynaklardan sağladığı mali, iktisadi ve teknolojik kaynakların tümüdür. Doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımları bu kapsamda değerlendirilir.
Uluslararası yatırımcıların başka bir ülkede yeni üretim tesisi kurması, mevcut bir şirketi satın alması veya sermayesini artırması suretiyle gerçekleştirdikleri üretime dönük yatırımlardır. Örneğin, yabancı bir otomobil devinin Türkiye'de sıfırdan bir fabrika inşa etmesi doğrudan yabancı yatırımdır.
Tasarruf sahiplerinin yönetim hakkı elde etmeksizin, sadece faiz veya kâr payı kazanmak amacıyla sermaye piyasalarından hisse senedi veya tahvil satın alarak yaptıkları yatırımlardır. Örneğin, yabancı bir yatırım fonunun İstanbul Borsası'ndan Türk şirketlerinin hisselerini satın almasıdır.
Ulusal paraların kendi ulusal sınırları dışında oluşturdukları, kısa vadeli Euro para ve uzun vadeli Euro tahvil piyasalarını kapsayan uluslararası finansal piyasalardır. Örneğin, ABD dolarının ABD sınırları dışında Avrupa bankalarında mevduat olarak işlem görmesi Euro dolar piyasasını oluşturur.
Tarihsel süreçte nüfus hareketliliğinin dört aşamadan (yüksek doğum-ölüm, ölümde düşüşle hızlı artış, doğumda düşüş ve durağan nüfus) geçtiğini savunan teoridir. Örneğin Avrupa bu aşamaları 1800'lerden itibaren yaşamıştır.
Ülke nüfusunun ekonomik kaynaklar ve mevcut sermaye ile tam bir denge içinde olması gerektiğini savunan kuramdır. Bu denge, doğal kaynakların en verimli şekilde kullanılabileceği nüfus miktarını ifade eder.
İşgücünün okullardaki ve işyerlerindeki eğitimler, sağlık yatırımları ve kazanılan deneyimler sayesinde elde ettiği bilgi, beceri ve nitelikler toplamıdır. Üretim süreçlerinde fiziki sermayenin tamamlayıcısıdır.
Üretim sürecinde kullanılan makine, teçhizat, bina, altyapı ve teknik donanım gibi fiziksel varlıkların tamamıdır. Beşeri sermayenin etkin çalışabilmesi için fiziki sermaye ile uyumlu olması gerekir.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından ülkelerin gelişmişlik düzeyini ölçmek için kullanılan; ortalama yaşam beklentisi, okuryazarlık/okullaşma ve kişi başına GSYH'ye dayalı bir endextir.
Hızlı nüfus artışının gıda üretimini aşarak yoksulluğa ve kıtlığa yol açacağını savunan, Thomas Malthus'un görüşlerine dayanan nüfus ve kalkınma yaklaşımıdır.
Malthusgil yaklaşımın aksine, yüksek nüfus artış hızının beşeri sermaye birikimini ve piyasa talebini artırarak ekonomik büyümeye olumlu katkı sağladığını savunan görüştür.
Kişi başına düşen gelirdeki değişmelerin nüfus artışını etkilediğini, yani hızlı nüfus artışının ekonomik kötüleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıktığını savunan ekonomik yaklaşımdır.
Ortaklaşa faaliyetleri kolaylaştıran ve toplumsal düzeyde verimliliği artıran güven, sosyal normlar ve karşılıklı ilişkiler ağı şeklinde tanımlanan tamamlayıcı unsurdur.
Bir ülkedeki nüfusun büyükten küçüğe sıralandığında tam ortada yer alan kişinin yaşını gösteren, nüfusun yaşlanma derecesini belirlemede kullanılan demografik bir göstergedir.
Besin azlığı, kıtlık, iklim değişiklikleri ve yetersizlikler gibi çevresel nedenlerle tetiklenen göç hareketleridir. Günümüzde özellikle Afrika'da sıklıkla görülmektedir.
Sabit bir kaynak veya sermaye karşısında diğer faktörlerin (örneğin nüfusun) sürekli artırılması durumunda, bir noktadan sonra her ilave birimin sağladığı ek verimin azalmasını ifade eden kanundur.
Ekonomik büyümenin dışsal faktörlere değil, beşeri sermaye yatırımlarına ve teknolojik ilerlemelere dayandığını savunan modern iktisadi büyüme modelleridir.
Kişinin yaşamı boyunca eğitim harcaması yapmaktan dolayı elde ettiği gelirlerin bugünkü değerini, yapmış olduğu eğitim harcamalarının tutarına eşitleyen indirim oranıdır.
Bireylerin çalışma yeteneğini koruyan, yaşam süresini ve kalitesini artırarak emek verimliliğini yükselten sağlık hizmetleri ve yatırımları yoluyla oluşan birikimdir.
Ülkelerin yüksek doğum/ölüm oranlarından düşük doğum/ölüm oranlarına geçiş sürecini ifade eden, ekonomik ve sosyal dinamiklerle şekillenen demografik evredir.
Gelişmiş ülkelerde azalan doğum oranlarının yarattığı nüfus ve işgücü açıklarını kapatmak üzere gerçekleşen, nüfus büyümesine katkı sağlayan göç hareketleridir.
Hastalıklar ortaya çıkmadan önce hijyen koşullarının iyileştirilmesi, su şebekelerinin kurulması ve risklerin önlenmesi suretiyle maliyetleri düşüren sağlık tedbirleridir.
Toplam milli gelirin emek, sermaye, toprak ve girişimci gibi üretim faktörleri arasında hangi oranlarda paylaşıldığını gösteren dağılım türüdür. Örneğin milli gelirin ücret, rant, faiz ve kâr olarak ayrılması bu sınıflandırmaya girer.
Gelirin veya servetin, üretim faktörlerine bakılmaksızın doğrudan bireyler veya hanehalkları arasında nasıl dağıldığını inceleyen ölçüttür. Bireylerin ne iş yaptığına değil, belirli bir sürede ne kadar gelir elde ettiğine odaklanır.
Tarım, sanayi ve hizmetler gibi farklı üretim sektörlerinin milli gelirden ne ölçüde pay aldığını ve sosyal hasılaya hangi oranda katıldığını ortaya koyan analiz yöntemidir.
Kişisel gelir dağılımındaki eşitsizliği görsel olarak ölçmek için kullanılan, bireylerin fakirden zengine sıralanarak birikimli gelir paylarının grafiğe yansıtılmasıyla elde edilen eğridir.
Lorenz eğrisiyle ilişkili olan ve 0 ile 1 arasında değer alarak gelir dağılımındaki eşitsizliği ölçen katsayıdır. 0 mutlak eşitliği, 1 ise gelirin tek kişide toplandığı mutlak eşitsizliği ifade eder.
Bireyin veya hanehalkının toplam kazancının, biyolojik varlığın devamı ve asgari fiziki ihtiyaçların (yiyecek, barınma, giyim) karşılanmasına yetmeme durumudur. Genellikle günlük kalori miktarı baz alınarak hesaplanır.
Bireyin veya hanehalkının, içinde bulunduğu toplumun ortalama refah düzeyinin (örneğin ortalama gelirin yüzde 50'sinin) altında kalma durumudur. Toplum içindeki gelir uçurumlarını ve sınıfsal farkları gösterir.
Amartya Sen tarafından geliştirilen; kafa sayım oranını, yoksulluk açığını ve yoksullar arasındaki gelir dağılımının Gini katsayısını birlikte ele alarak yoksulluğun şiddetini ve derinliğini ölçen gelişmiş bir endekstir.
Geliri yoksulluk çizgisinin altında kalan kişilerin sayısının, ülkenin toplam nüfusuna oranlanmasıyla bulunan en yaygın yoksulluk ölçüm endeksidir.
Karl Marx'ın teorisinde, bir malın üretilmesi için gerekli emek değeri ile kapitalistin ödediği emeğin arz fiyatı (ücret) arasındaki farktır. Kapitalistlerin el koyduğu kârın kaynağını oluşturur.
Ekonomik büyüme sürecinde gelir eşitsizliğinin başlangıçta artacağını, ancak belirli bir kişi başı gelir düzeyine ulaşıldıktan sonra azalacağını öne süren klasik iktisat tezidir.
Dünya Bankası ve FAO tarafından geliştirilen, mutlak yoksulluk tanımındaki gerekli minimum günlük kalori miktarının sadece yüzde 80'ini karşılayabilen kişileri ifade eden aşırı yoksulluk durumudur.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından tanımlanan ve yoksulluk durumunun kesintisiz olarak 5 yıldan uzun sürmesini ifade eden kalıcı yoksulluk türüdür.
Dışarıdan belirlenen standartlar yerine, yoksulların kendi beyanlarına ve asgari geçim algılarına (örneğin Leyden Yoksulluk Sınırı) dayanarak yoksulluk sınırının belirlenmesi yaklaşımıdır.
Gelir yoksulluğunun ötesinde; uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmek, bilgi sahibi olmak ve onurlu bir yaşam standardına (eğitim, sağlık, barınma) sahip olma imkânlarından mahrum kalma durumudur.
Kentsel yoksulluğun bir biçimi olarak, yüksek işsizlik ve kötü barınma koşulları içeren, mekânsal olarak kentin belli gettolarda yoğunlaşması durumudur.
Ticari bankaların teminat ve kefalet koşullarını sağlayamayan düşük gelirli kişilere (özellikle kadınlara) küçük miktarlarda verilen, grup dayanışmasıyla geri ödenmesi sağlanan finansman aracıdır.
Yatırımın gelire oranındaki değişikliklerin, kâr ve ücretlerin gelir toplamındaki paylarında yaratacağı değişimleri inceleyen Keynesyen gelir dağılımı teorisidir.
UNDP tarafından kullanılan; refah standardı (satın alma gücü paritesi), eğitim standardı (okur-yazarlık) ve sağlık standardı (yaşam beklentisi) kriterlerine göre ülkelerin gelişmişlik düzeyini ölçen endekstir.
Yoksulluk çizgisi ile yoksulun gerçek geliri arasındaki farkı (gelir açığını) hesaba katarak yoksulluğun şiddetini ve derinliğini ölçen endekstir.
Teknolojik değişimin ve konjonktürel dalgalanmaların teknik ilerlemeler ile yenilikler çerçevesinde incelenmesini savunan, 1960'larda doğmuş iktisadi yaklaşımdır. Metne göre bu teori, yeniliklerin önem derecelerine göre sınıflandırılmasının teknolojik değişimin özgün yanlarını anlamada kilit rol oynadığını belirtir.
Belirli bir teknolojinin geliştirilmesi sürecinde firmaların diğer işletmelerle, Ar-Ge kuruluşlarıyla ve tüketicilerle kurduğu yoğun etkileşim ağını ve ulusal düzeydeki öğrenme süreçlerini inceleyen sistem yaklaşımıdır. Örneğin, OECD tarafından da benimsenen bu yaklaşım firmaların teknolojik yeteneklerini artırmayı ve kurumlar arası işbirliğini teşvik etmeyi amaçlar.
Verimlilik artışı ve ekonomik kalkınmayı sağlamak amacıyla ihtiyaç duyulan teknolojinin, onu üreten ülkelerden veya firmalardan ithal edilerek edinilmesi sürecidir. Örneğin, gelişmekte olan ülkelerin sermaye yetersizliği nedeniyle gelişmiş ülkelerden lisans, patent veya makine ithal etmesi bu kapsama girer.
Posner tarafından 1961 yılında öne sürülen teoriye göre, sanayileşmiş ülkeler arasındaki ticaretin yeni üretim süreçleri ve mallardaki yeniliklere dayandığını savunan kavramdır. Örneğin, yeni ürünü ilk icat eden ülkenin monopolcü konuma gelmesi ve diğer ülkelerin bu teknolojiyi taklit edene kadar açık yaşaması bu teorinin özüdür.
Bir toplumun kendi özgün yapısı doğrultusunda şekillenen, bireylerin ve kurumların davranış biçimlerini belirleyen kurallar, normlar ve organizasyonlar bütünüdür. Metne göre sağlıklı işleyen etkin kurumsal yapı, uzun dönemli iktisadi büyüme ve kalkınmanın temel temelini oluşturur.
İktisadi ve toplumsal yaşamı bütüncül ve evrimci bir bakış açısıyla irdeleyen, refahın artırılmasında kurumların ve kurumsal değişimin önemini savunan iktisat alt dalıdır. Örneğin, az gelişmiş ülkelerdeki piyasa eksikliklerinin ve ikili yapıların bu disiplin aracılığıyla incelenmesi hedeflenir.
Ekonomide uygulama potansiyeli barındıran yepyeni bir düşüncenin veya fikrin oluşturulması aşamasıdır. Örneğin, bilimsel bilgi birikimi tarafından belirlenen ve zaman içinde tesadüfi bir dağılım sergileyen ilk teknolojik gelişme basamağıdır.
Buluşların ilk ticari uygulama aşamasını ifade eden ve büyük ölçüde firmanın içinde bulunduğu teknolojik ve ekonomik şartlar tarafından belirlenen süreçtir. Örneğin, bir bulgunun piyasaya ilk kez ticari bir ürün veya yöntem olarak sunulması yeniliktir.
Tamamen yeni bir ürünün ilk ticari üretimi veya mevcut bir ürünün kalitesini artıran köklü değişikliklerin yapılmasıdır. Örneğin, piyasada daha önce hiç bulunmayan akıllı telefonların ilk kez üretilmesi ürün yeniliğine örnektir.
Mevcut bir ürünün daha verimli veya farklı yeni bir süreç, yöntem ya da teknikle üretilmesini ifade eden teknolojik yenilik türüdür. Örneğin, klasik tezgah yerine otomasyon tabanlı robotik sistemlerle kumaş dokunması süreç yeniliğidir.
Teknoloji sahibi firmanın, gelişmekte olan ülke firmasına belirli bir mamulü üretmek ve pazarlamak amacıyla belirli süreyle kullanım hakkı vermesini sağlayan hukuki yoldur. Örneğin, bir ilaç firmasının formülünü başka bir ülkedeki firmaya komisyon karşılığı kullandırması lisans anlaşmasıdır.
Gelişmekte olan ülkeler için dış kaynak bağımlılığını azaltan, yönetim bilgisi ve insan sermayesine birikim sağlayan önemli bir teknoloji transfer aracıdır. Örneğin, uluslararası bir şirketin başka bir ülkede fabrika kurarak doğrudan üretim faaliyetine başlamasıdır.
Makro açıdan bir ülkenin iktisadi yapısına, üretim koşullarına ve hedeflerine en uygun teknolojik bilginin kararlaştırılması sürecidir. Örneğin, emeğin bol olduğu ülkede istihdam yaratan teknolojilerin tercih edilmesi uygun teknoloji seçimine girer.
Üretim sürecinde emekten ziyade makine, teçhizat ve sermaye donanımının ağırlıklı olarak kullanıldığı, verimlilik ve kalite avantajı sağlayan üretim tekniğidir. Örneğin, modern otomotiv fabrikalarındaki robotik montaj hatları sermaye-yoğun teknolojiye örnektir.
Daha fazla istihdam alanı yaratan, makine ve yatırım malı gereksinimi daha az olan üretim teknikleridir. Örneğin, el dokumacılığı veya tarımda makinleşmenin az olduğu manuel toplama faaliyetleri emek-yoğun üretime örnektir.
Bir ekonomideki finansal aktifler toplamının ulusal gelire oranındaki artış olarak tanımlanan, finansal sistemin genişlemesini ve araçların çeşitlenmesini gösteren olgudur. Örneğin, bankacılık ve sermaye piyasası araçlarının toplumda yaygınlaşması finansal derinleşmedir.
Ekonomik performans ve iktisadi büyüme üzerinde doğrudan olumlu etkiler doğuran, kurumsal kalitenin temel unsurlarından biri olan idari başarı düzeyidir. Örneğin, yatırım izinlerinin ve resmi işlemlerin hızla ve şeffaflıkla sonuçlandırılması bürokratik etkinliktir.
Tarihin belirli dönemlerinde toplumsal ve ekonomik hayatı kökten değiştiren, üretim ve ulaşım süreçlerinde devrim yaratan teknolojik sistemlerin bütünüdür. Örneğin, Sanayi Devrimi'ni tetikleyen buhar teknolojisi tekno-ekonomik paradigmayı değiştirmiştir.
Schumpeter yaklaşımında teknolojik değişimin ekonomiye dışsal bir etken olarak değil, firmaların kendi yatırımları ve çabaları sonucu sistemin içinden üretilen bir faktör olarak ele alınmasıdır. Örneğin, firmaların kar elde etmek için Ar-Ge harcaması yaparak teknoloji üretmesi içsel teknolojidir.
Üretim faktörlerinin, kültürün, hukukun ve teknolojinin sınır ötesi nitelik kazanarak uluslararası hâle gelmesi sürecidir. Örneğin, günümüzde bir şirketin üretim aşamalarını farklı coğrafyalarda gerçekleştirmesi küreselleşmenin somut bir yansımasıdır.
Sermaye hareketleri, döviz ve kredi ilişkileri üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasıyla finans piyasalarının küresel ölçekte bütünleşmesidir. Örneğin, uluslararası döviz piyasalarında günlük işlem hacimlerinin trilyonlarca dolara ulaşması finansal küreselleşmenin sonucudur.
Gümrük tarifelerinin ve ticaret engellerinin azaltılmasıyla dünya pazarının entegre olması ve uluslararası ticaretin hızla büyümesidir. Örneğin, savaş sonrası dönemde dünya ticaretinin GSYİH'den çok daha hızlı büyümesi ticari küreselleşmeyi gösterir.
Sermayenin hareketliliğine paralel olarak emek kullanımının küresel olanaklara ulaşması ve işletmelerin en verimli emeği seçebilmesidir. Ancak bu süreç mal ve sermaye piyasalarından farklı olarak ulusal sınırlarla ve yasal engellerle sınırlıdır.
İhracat fiyatlarının ithalat fiyatlarına oranını gösteren ve dış ticaretteki kazanç/kayıplar ile refah paylaşımını ölçen temel bir orandır. Örneğin, tarım ürünleri fiyatlarının düşmesi az gelişmiş ülkelerin dış ticaret hadlerini olumsuz etkiler.
Birden fazla ülkede üretim, yatırım ve pazarlama faaliyetleri yürüterek küresel ekonominin yönlenmesinde kilit rol oynayan dev işletmelerdir. Örneğin, doğrudan yabancı yatırımlarla dünya genelinde faaliyet gösteren küresel markalar bu kapsamdadır.
Ülke içinde tüketilen sanayi mallarının ithal edilmesi yerine yurtiçinde üretilmesini hedefleyen ve korumacı gümrük politikalarına dayanan sanayileşme stratejisidir. Türkiye'de 1960'lı ve 1970'li yıllarda bu strateji yoğun olarak uygulanmıştır.
İç pazara yönelik üretim yerine dış pazarlarda rekabet edebilecek sanayi mallarının üretilmesini ve ihracatın artırılmasını hedefleyen dışa dönük ekonomi stratejisidir. Türkiye bu stratejiye 1980 sonrasında geçmiştir.
Dış ticaretin piyasa hacmini artırarak yerli üreticilerin daha büyük ölçekte üretim yapmasını ve birim maliyetlerini düşürmesini sağlayan ekonomik etkidir.
Dış ticaretin ülkeler ve sektörler arası bilgi ve teknoloji akışını kolaylaştırarak teknolojik ilerlemeye ve verimlilik artışına katkıda bulunmasıdır.
Dış ticaretin yurtiçindeki piyasalarda rekabeti artırarak firmaları daha verimli ve kaliteli üretime zorlamasını ifade eden iktisadi hipotezdir.
Bütçe açıkları ve yatırımların karşılıksız para basımı veya borçlanma yoluyla finanse edilmesidir. Türkiye'de 1950-1960 döneminde bu yöntem uygulanmıştır.
Özel sektörün sermaye birikimi sağlayamadığı dönemlerde devlet tarafından kurulan ve ara mal/hizmet üreten devlet işletmeleridir. Türkiye'nin sanayileşme sürecinde kritik rol oynamışlardır.
Piyasada tek bir alıcının bulunduğu, satıcıların ise çok sayıda olduğu piyasa yapısıdır. Çokuluslu şirketlerin hammadde alımında monopsonist davranması buna örnektir.
Piyasada tek bir satıcının bulunduğu, alıcıların ise çok sayıda olduğu piyasa yapısıdır. Çokuluslu şirketlerin sanayi ürünü satışında monopolist davranması buna örnektir.
1980'lerden sonra kalkınma planlarının yerini alan, ekonominin dışa açılmasını, piyasa kurallarına uyum sağlamasını ve neo-liberal politikaların uygulanmasını öngören politikalar bütünüdür.
Değeri başka bir varlığın (döviz, faiz, emtia) fiyatına bağlı olan ve finansal küreselleşmeyle birlikte işlem hacmi patlayan finansal enstrümanlardır.
Ülkelerin uluslararası ticaret yaparken hangi malda daha düşük fırsat maliyetine sahipseler o malda uzmanlaşmaları gerektiğini savunan klasik teoridir.
Osmanlı döneminde tarımsal ürünlerden alınan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında kaldırılmasıyla tarımdan sanayiye kaynak aktarımını etkileyen geleneksel bir vergidir.
Farklı coğrafi pazarlar arasındaki ortak paydaların tespit edilerek tüm kitleler için ortak stratejilerin ve iş modellerinin uygulanması sürecidir.