1500-1800 yılları arasında Avrupa'da hâkim olan, zenginliğin kaynağını altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerde gören ve devletin ekonomiye aktif müdahalesini savunan iktisadi düşünce akımıdır.
18. yüzyılda Fransa'da Merkantilizme tepki olarak doğan, zenginliğin kaynağının tarımsal üretim olduğunu ve ekonominin doğal bir düzene göre işlemesi gerektiğini savunan iktisat okuludur.
Fizyokratların savunduğu, evrende olduğu gibi iktisadi hayatta da kendi kendine işleyen, dışarıdan müdahale edilmediğinde dengeyi ve toplumsal refahı sağlayan ilahi ve rasyonel düzendir.
Fizyokratlar tarafından ortaya atılan, devletin ekonomik faaliyetlere, ticarete ve üretime hiçbir şekilde müdahale etmemesi gerektiğini savunan 'bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler' anlamına gelen ilkedir.
Fizyokratik düşüncede, tarımsal üretim sürecinde kullanılan girdilerin ve emeğin maliyeti çıktıktan sonra geriye kalan, doğanın bereketiyle oluşan saf üretim fazlasıdır.
Fizyokratların Ekonomik Tablo'sunda yer alan, sanayi, ticaret ve zanaatla uğraşan ve yeni bir net değer yaratmayıp sadece mevcut maddelerin şeklini değiştiren toplumsal sınıftır.
Fransa'da Jean Baptiste Colbert tarafından uygulanan, sanayiyi devlet eliyle destekleyen, ihracatı artıran ve sıkı gümrük korumacılığına dayanan Merkantilizm türüdür.
Almanya ve Avusturya'da gelişen, devlet hazinesini doldurmaya, nüfusu artırmaya ve güçlü bir kamu yönetimi ile ordu kurmaya odaklanan Merkantilist devlet yönetimi anlayışıdır.
Bir ülkenin ihracat gelirlerinin ithalat giderlerinden fazla olması durumudur; Merkantilistler ülkeye kıymetli maden çekmek için bu durumun sürekli kılınmasını istemişlerdir.
Fizyokratların, ekonomideki tek üretken sektörün tarım olmasından hareketle, tüm vergilerin sadece toprağın sağladığı net hasıladan alınmasını önerdikleri vergi modelidir.
Merkantilistlerin dünya zenginliğini sabit kabul ederek, bir ülkenin ancak diğer bir ülkenin kaybetmesi (fakirleşmesi) sayesinde zenginleşebileceğini savunan yaklaşımlarıdır.
Bir ekonomide çalışmak isteyen ve cari ücret düzeyinde çalışmayı kabul eden tüm üretim faktörlerinin iş bulup üretime katılması durumudur. Klasiklere göre ekonomi, esnek ücret ve fiyatlar sayesinde her zaman kendiliğinden bu dengede yer alır.
Piyasada atomisite, homojenlik, mobilite ve tam bilgi koşullarının aynı anda sağlandığı, hiçbir alıcı veya satıcının fiyatı tek başına etkileyemediği ideal piyasa yapısıdır.
Fransız iktisatçı J. B. Say tarafından ortaya atılan, 'Her arz kendi talebini yaratır' ilkesidir. Üretim sürecinde yaratılan gelirin yine üretime harcanacağını ve genel bir talep yetersizliğinin olamayacağını savunur.
Ekonomideki reel değişkenler ile parasal değişkenlerin birbirinden tamamen ayrı olduğunu ve para arzındaki değişimlerin reel çıktıyı etkileyemeyeceğini savunan yaklaşımdır.
Para arzındaki artış veya azalışların üretim, istihdam ve yatırımlar gibi reel değişkenler üzerinde hiçbir etki yaratmayıp, sadece nominal fiyatları etkilemesi durumudur.
Piyasada o kadar çok sayıda alıcı ve satıcı bulunmasıdır ki, bunlardan hiçbirinin tek başına piyasa fiyatını belirleme veya değiştirme gücü yoktur.
Piyasadaki farklı firmalar tarafından üretilen malların kalite, ambalaj, doku ve içerik yönünden birbirinin tamamen aynı olması durumudur.
Üretim faktörlerinin ve firmaların hiçbir engelle karşılaşmaksızın en yüksek getiri elde edecekleri piyasalara serbestçe giriş ve çıkış yapabilmesidir.
Piyasadaki tüm iktisadi karar birimlerinin fiyatlar, maliyetler ve diğer piyasa koşulları hakkında eksiksiz, doğru ve anlık bilgiye sahip olmasıdır.
Tasarrufların yatırımlardan fazla olması durumunda faizlerin düşerek yatırımları artırmasını ve tasarruf-yatırım eşitliğini yeniden kurmasını sağlayan otomatik piyasa düzeltmesidir.
Bireylerin elde ettikleri gelirin bir kısmını finansal sisteme sokmadan, yastık altında veya nakit olarak atıl tutmasıdır. Klasik okulda rasyonel bireylerin bunu yapmayacağı varsayılır.
Keynesyen iktisatta, bireysel tasarrufları artırma çabasının toplam talebi ve dolayısıyla milli geliri azaltarak toplamda daha az tasarrufa yol açması durumudur.
Keynesyen analizde, bir yatırım projesinden elde edilmesi beklenen getiri oranıdır. Yatırım kararlarında bu oran ile faiz oranı karşılaştırılır.
Faiz oranlarının düşebileceği en alt seviyeye düşmesi durumunda, bireylerin para arzı artışlarını tamamen nakit (likit) olarak tutmayı tercih etmesi ve para politikasının etkisizleşmesidir.
Malthus tarafından ortaya atılan, nüfusun geometrik, gıda maddelerinin ise aritmetik olarak artacağını ve bu durumun sefalete yol açacağını savunan Klasik teoridir.
Adam Smith tarafından ortaya atılan, bir ülkenin bir malı diğer ülkelere göre daha düşük maliyetle üretmesi durumunda o malda uzmanlaşarak dış ticaret yapması gerektiğini savunan teoridir.
David Ricardo tarafından geliştirilen, bir ülke her iki malın üretiminde de mutlak olarak dezavantajlı olsa bile, fırsat maliyeti en düşük olan malda uzmanlaşarak ticaret yapabileceğini savunan teoridir.
İş gücü piyasasında arz ve talep koşullarına göre serbestçe aşağı veya yukarı yönde değişebilen ücret haddidir. Klasik iktisatta işsizlik olduğunda ücretlerin düşerek dengeyi sağlamasını ifade eder.
Mal ve hizmet piyasalarında arz veya talep fazlası oluştuğunda, piyasanın kendiliğinden dengeye gelmesini sağlayan ve engelsizce değişebilen fiyat mekanizmasıdır.
Tasarruf ve yatırım miktarlarını birbirine eşitlemek üzere para veya sermaye piyasasında serbestçe belirlenen ve Say Yasası'nın işlemesini sağlayan değişkendir.
Cari piyasa ücret düzeyini veya sunulan çalışma koşullarını beğenmeyip kendi isteğiyle çalışmamayı tercih eden bireylerin oluşturduğu işsizlik türüdür.
Cari ücret düzeyinde çalışmaya hazır ve razı olunmasına rağmen, piyasadaki yetersiz talep veya katılıklar nedeniyle iş bulunamaması durumudur.
Nominal ücretin fiyatlar genel düzeyine bölünmesiyle elde edilen, işçinin emeği karşılığında satın alabileceği gerçek mal ve hizmet sepetini gösteren satın alma gücüdür.
İşçiye emeği karşılığında nakit olarak ödenen, enflasyon veya satın alma gücü hesaba katılmamış parasal ücret tutarıdır.
İşçilerin fiyatlar genel düzeyindeki artışları (enflasyonu) fark edemeyip, sadece nominal ücretlerindeki artışa bakarak emek arzlarını artırmaları durumudur.
Bir malın değerinin, o malın üretimi için harcanan doğrudan ve dolaylı emek miktarı tarafından belirlendiğini savunan klasik iktisat teorisidir.
Üretim sürecine katılarak üretilen mala yeni bir değer ekleyen, işverene yük olmayan ve ekonomik büyümeyi destekleyen emek türüdür.
Hizmetçi örneğinde olduğu gibi, somut bir mal üretmeyen, yeni bir değer yaratmayan ve toplam üründen pay alarak işverene yük olan emektir.
Bireylerin kendi kişisel çıkarlarını maksimize etmeye çalışırken, piyasa mekanizması aracılığıyla toplumsal refahın da artmasını sağlayan kendiliğinden işleyen düzenleyici güçtür.
Bir üretim sürecinin farklı aşamalara bölünerek her bir aşamanın farklı işçiler tarafından yapılması ve bu sayede verimliliğin artırılması yöntemidir.
Bireysel düzeyde tasarrufların artırılmasının iyi bir şey olmasına rağmen, makro düzeyde toplam talebi ve milli geliri düşürerek yatırımları azaltabileceğini savunan Keynesyen görüştür.
Ekonomideki reel değişkenler ile nominal değişkenlerin birbirinden tamamen bağımsız olduğunu ve para arzındaki değişimlerin reel üretimi etkilemeyeceğini savunan yaklaşımdır.
Paranın sadece bir değişim aracı olduğunu, reel ekonomik ilişkileri etkilemeyen ve sadece işlemlerin üzerini örten bir peçeden ibaret olduğunu ifade eden Klasik görüştür.
Belli bir dönemde bir ekonomide yapılan toplam ödemeler ile bu ödemelere konu olan işlemlerin toplam değerinin eşit olduğunu gösteren MV = PT formülündeki muhasebe özdeşliğidir.
Bir para biriminin belirli bir dönemde (genellikle bir yılda) ortalama olarak kaç kez el değiştirdiğini ifade eden ve MV=PT denkleminde 'V' ile gösterilen değişkendir.
Adam Smith tarafından ortaya atılan, her ülkenin diğerine göre daha düşük maliyetle ürettiği malın üretiminde uzmanlaşarak dış ticarete katılması gerektiğini savunan teoridir.
David Ricardo tarafından geliştirilen, bir ülke her iki malın üretiminde de mutlak üstünlüğe sahip olsa bile, iç üretim maliyet oranları farklı olduğu sürece dış ticaretin kârlı olacağını savunan teoridir.
Devletin uyguladığı kamu harcaması veya vergi politikalarının, piyasadaki üretici ve tüketicilerin ekonomik kararlarını ve doğal piyasa dengesini etkilememesi gerektiğini savunan görüştür.
Devletin bütçe gelirlerinin bütçe giderlerine eşit olması gerektiğini, bütçe açıklarının da bütçe fazlalarının da ekonomik verimsizliğe yol açacağını savunan Klasik bütçe ilkesidir.
Piyasa ekonomisinde bireylerin kendi kişisel çıkarlarını maksimize etmeye çalışırken, fiyat mekanizması aracılığıyla toplumsal çıkarın da kendiliğinden ve en etkin şekilde sağlanacağını belirten Adam Smith'e ait kavramdır.
Bir malın değerinin veya üretim maliyetinin, o malın üretimi için harcanan doğrudan ve dolaylı emek miktarı tarafından belirlendiğini savunan teoridir.
Ekonomideki tüm üretim faktörlerinin (özellikle işgücünün) tamamının üretim sürecine dâhil edildiği ve ekonominin potansiyel üretim düzeyinde çalıştığı durumdur.
Mübadele denkleminde paranın dolanım hızı ve işlem miktarının kısa dönemde sabit olduğu varsayımı altında, para arzındaki artışların fiyatlar genel düzeyini aynı oranda artıracağını savunan teoridir.
Bir malın ekonomik değerinin, onun üretimi için harcanan emek miktarından ziyade tüketiciye sağladığı subjektif fayda ve doyum derecesi tarafından belirlendiğini savunan Neo-Klasik teoridir.
Fiyatlar genel düzeyindeki düşüşün bireylerin elindeki nakit ve servetin reel değerini artırarak tüketim harcamalarını ve dolayısıyla toplam hasılayı artıracağını savunan iktisadi mekanizmadır.
Nominal faiz oranının, reel faiz oranı ile beklenen enflasyon oranının toplamına eşit olduğunu gösteren ve reel faiz oranını hesaplamaya yarayan matematiksel ilişkidir.
MV = PT denklemiyle açıklanan, paranın dolanım hızı ve işlem hacminin kısa dönemde sabit olduğu varsayımı altında, para arzındaki değişimlerin fiyatlar genel düzeyini aynı yönde ve oranda etkileyeceğini savunan yaklaşımdır.
Paranın değerini açıklarken para talebini ve paranın servet saklama aracı olma özelliğini ön plana çıkaran, M = kPT denklemiyle ifade edilen para tutumu yaklaşımıdır.
Cambridge denkleminde yer alan, ekonomik birimlerin belirli bir işlem hacmini gerçekleştirmek için ellerinde tutmak istedikleri nakit para oranını gösteren ve paranın dolanım hızının tersine eşit olan katsayıdır.
Leon Walras tarafından geliştirilen, ekonomideki tüm mal, hizmet ve faktör piyasalarının eş anlı olarak nasıl dengeye geldiğini ve karşılıklı etkileşimlerini inceleyen analiz yöntemidir.
Para arzında meydana gelen değişikliklerin üretim, istihdam ve nispi fiyatlar gibi reel ekonomik değişkenleri etkilemeyip sadece nominal değişkenleri ve fiyatlar genel düzeyini etkilemesi durumudur.
Tam rekabet piyasasının varsayımlarından en az birinin aksaması sonucu ortaya çıkan, üreticilerin fiyat alıcı değil fiyat yapıcı konumda olduğu piyasa yapısıdır.
Bir mal veya hizmetten tüketilen son birimin tüketiciye sağladığı ek faydayı ifade eden ve rasyonel tüketim kararlarının verilmesinde temel alınan ölçüttür.
Her arzın kendi talebini yaratacağını ve bu sayede ekonomide genel bir aşırı üretim veya yetersiz talep krizinin ortaya çıkmayacağını savunan klasik teoridir.
Bireylerin sahip olduğu finansal ve fiziksel varlıkların satın alma gücü cinsinden değerini ifade eden, nominal servetin fiyatlar genel düzeyine bölünmesiyle bulunan büyüklüktür.
Irving Fisher tarafından geliştirilen ve bir ekonomideki toplam para harcamalarının (MV), satılan mal ve hizmetlerin toplam parasal değerine (PT) eşit olduğunu gösteren özdeşliktir.
Bireylerin parayı sadece anlık alışverişler için değil, aynı zamanda gelecekteki belirsizliklere karşı bir güvence ve servet saklama aracı olarak ellerinde tutma eğilimini inceleyen yaklaşımdır.
Ekonomide satın alma gücüyle desteklenmiş, fiilen gerçekleşen toplam talep düzeyidir. Keynes'e göre 1929 Krizi'nin temel nedeni bu talebin yetersiz olmasıdır.
Bireysel düzeyde tasarrufu artırmanın erdemli bir davranış olmasına rağmen, toplumun genelinin tasarruflarını artırması durumunda toplam talebin, millî gelirin ve nihayetinde toplam tasarrufların azalması durumudur.
Faiz oranlarının düşebileceği en asgari düzeye ulaştığı ve para talebinin faiz esnekliğinin sonsuz olduğu durumdur. Bu durumda para arzı artışları faizleri daha fazla düşüremez ve para spekülasyon güdüsüyle elde tutulur.
Ekonomik durgunluk dönemlerinde devletin kamu harcamalarını artırarak çarpan mekanizması yoluyla özel sektör harcamalarını ve ekonomik canlanmayı tetiklemesi yöntemidir.
Ekonominin tam istihdam düzeyinin altında, yani işsizlik ve atıl kapasite mevcutken de dengeye gelebileceğini ve dışsal bir müdahale olmadan bu dengeden çıkamayacağını ifade eden durumdur.
Bir yatırım projesinin ekonomik ömrü boyunca getirmesi beklenen hasılatın bugünkü değerini, o yatırımın sermaye maliyetine eşitleyen iskonto oranıdır.
Sendikalar, asgari ücret yasaları ve sözleşmeler gibi kurumsal nedenlerle ücretlerin ve fiyatların aşağı doğru esnek olmaması, yani katı olması durumudur.
İşçilerin emek arzı kararı alırken reel ücret yerine nominal (parasal) ücretteki artışlara bakarak hareket etmesi ve fiyat artışlarını göz ardı etmesi durumudur.
Otonom harcamalarda (örneğin kamu harcamalarında) meydana gelen bir birimlik artışın, millî gelirde kendisinden daha büyük (katlarca) bir artışa yol açacağını gösteren katsayıdır.
Fiilî denge gelir düzeyinin, tam istihdam gelir düzeyinin altında kalması durumunda ortaya çıkan ve ekonomide işsizliğe yol açan harcama yetersizliğidir.
Toplam harcamaların tam istihdam düzeyindeki üretim kapasitesini aşması durumunda ortaya çıkan ve fiyatlar genel düzeyini yükselten aşırı talep durumudur.
Ekonomik birimlerin gelecekte faiz oranlarının yükseleceği (tahvil fiyatlarının düşeceği) beklentisiyle, fırsatları değerlendirmek üzere ellerinde nakit para tutmak istemeleridir.
Tasarruf edilen paranın finansal sisteme veya yatırımlara aktarılmak yerine, yastık altında veya atıl nakit olarak sistem dışında tutulmasıdır.
Keynes'in 1936 yılında yayımlanan ve Klasik teoriyi özel bir durum kabul ederek tüm istihdam düzeylerini kapsayan bütüncül iktisat kuramını ortaya koyduğu temel eseridir.
Gelir düzeyinden bağımsız olarak yapılan, gelir sıfır bile olsa hayatta kalmak veya kamu hizmetlerini sürdürmek için gerçekleştirilen harcamalardır.
Nominal ücretin fiyatlar genel düzeyine bölünmesiyle elde edilen, paranın fiili satın alma gücünü gösteren ücret düzeyidir.
Para arzının sadece merkez bankası tarafından dışsal olarak değil, ekonomik faaliyetler ve kredi talebi doğrultusunda sistem içinde belirlendiğini savunan görüştür.
Faiz oranlarında meydana gelen bir birimlik değişimin, özel sektör yatırım harcamalarında yol açtığı yüzde değişimi ifade eden duyarlılık derecesidir. Keynesyenlere göre bu esneklik oldukça düşüktür; çünkü yatırımlar faizden ziyade geleceğe yönelik beklentilere bağlıdır.
Bir para biriminin belirli bir dönem (genellikle bir yıl) boyunca mal ve hizmet satın almak amacıyla ortalama kaç kez el değiştirdiğini gösteren katsayıdır. Keynesyen okulda bu hız sabit olmayıp, faiz oranları ve para talebindeki dalgalanmalara bağlı olarak oldukça istikrarsızdır.
Ekonomik birimlerin günlük mal ve hizmet alım-satım işlemlerini gerçekleştirmek amacıyla ellerinde nakit para bulundurma isteğidir. Bu talep türü doğrudan gelir düzeyinin ve fiyatlar genel düzeyinin pozitif yönlü bir fonksiyonudur.
Bireylerin ve firmaların gelecekte ortaya çıkabilecek öngörülemeyen acil harcamalar, hastalıklar veya riskler için tedbir amacıyla nakit para tutma eğilimidir. Gelir düzeyiyle doğru orantılı olarak değişiklik gösterir.
Bireylerin faiz oranlarındaki ve tahvil fiyatlarındaki değişimlerden yararlanarak kazanç elde etmek amacıyla ellerinde nakit tutmalarıdır. Faiz oranı ile spekülatif para talebi arasında ters yönlü bir ilişki bulunmaktadır.
Keynes'in analizinde bireylerin servetlerini ya tamamen nakit para olarak ya da tamamen tahvil olarak tutmayı tercih etmelerini ifade eden durumdur. Bireyler bu iki aktif arasında esnek bir portföy dağılımı yerine, beklentilerine göre uç kararlar alırlar.
Keynes'in spekülatif para talebi analizini geliştirirken kullandığı, belirli bir vade tarihi olmayan ve sahibine sonsuz dönem boyunca sabit bir kupon ödemesi garanti eden tahvil türüdür.
Faiz oranlarında meydana gelen değişimlerin, ekonomik birimlerin ellerinde tutmak istedikleri nakit para miktarı üzerinde yarattığı duyarlılıktır. Klasiklerde sıfır olan bu esneklik, Keynesyen okulda oldukça yüksektir.
Faiz oranlarının inebileceği en alt seviyeye ulaştığı ve para talebinin faiz esnekliğinin sonsuz olduğu ekonomik durumdur. Bu durumda genişletici para politikasıyla piyasaya sürülen tüm para spekülatif amaçla atıl ankeslerde birikir ve faizler daha fazla düşürülemez.
Bireylerin spekülasyon veya ihtiyat güdüsüyle ellerinde tuttukları, ekonomik dolaşıma girmeyen ve herhangi bir harcamaya dönüşmeyen hareketsiz nakit birikimleridir.
Para arzında meydana gelen değişikliklerin sadece nominal değişkenleri değil, faiz ve yatırımlar kanalıyla reel üretim, istihdam ve millî gelir düzeyini de etkileyebileceğini savunan görüştür.
Bir yatırım projesinden elde edilmesi beklenen gelecekteki gelir akışlarının bugünkü değerini, o yatırımın tedarik maliyetine eşitleyen iskonto oranıdır. Yatırım kararında bu oran cari faiz oranıyla karşılaştırılır.
Klasik iktisadın temelini oluşturan ve her arzın kendi talebini yaratacağını, dolayısıyla ekonomide genel bir aşırı üretim veya eksik tüketim krizinin ortaya çıkmayacağını savunan teoridir.
Bireylerin tasarruflarını artırma yönündeki kararlarının toplam tüketim harcamalarını azaltarak millî geliri düşürmesi ve sonuçta toplam tasarruf miktarının artmayıp aksine azalması durumudur.
Ekonomideki üretim faktörlerinin (özellikle iş gücünün) tamamı kullanılmadığı halde, toplam talep yetersizliği nedeniyle ekonominin tam istihdam düzeyinin altında bir üretim seviyesinde dengeye gelmesi durumudur.
Bir ekonomideki toplam harcamaları (AE) oluşturan bileşenlerin tüketim (C), yatırım (I), kamu harcamaları (G) ve net ihracat (X-M) toplamından oluştuğunu gösteren makroekonomik özdeşliktir.
Fiyatlar genel düzeyindeki düşüşün reel para arzını artırarak faiz oranlarını düşürmesi ve bu yolla yatırım harcamalarını ve toplam hasılayı artırması sürecini açıklayan mekanizmadır.
Devletin kamu harcamalarını finanse etmek amacıyla borçlanma piyasasına girmesi sonucu faiz oranlarının yükselmesi ve bu durumun özel sektör yatırım ve tüketim harcamalarını azaltması olgusudur.
Para arzında yapılan değişikliklerin faiz oranları, varlık fiyatları ve kredi kanalları üzerinden toplam talep, üretim, istihdam ve fiyatlar genel düzeyi gibi reel değişkenlere aktarılma sürecidir.
Ekonomideki karar birimlerinin piyasada fiilen gerçekleştirdikleri, satın alma gücüyle desteklenmiş olan toplam harcama düzeyidir. Keynes'e göre üretimin ve istihdamın temel belirleyicisidir.
Bir ekonominin normal çalışma düzeyinde var olan, friksiyonel ve yapısal işsizliğin toplamından oluşan işsizlik oranıdır. Milton Friedman'a göre uzun dönemde para politikasıyla bu oranın altına inilmesi mümkün değildir.
Bireylerin geçmiş, cari ve gelecekte elde etmeyi umdukları gelirlerin ağırlıklı ortalaması olup, ekonomik statü ve servetin en güvenilir göstergesidir. Tüketim harcamaları cari gelire değil, bu gelire göre belirlenir.
Ekonomik birimlerin geçmiş dönem verilerine ve geçmişte yaptıkları tahmin hatalarına dayanarak geleceğe yönelik beklenti oluşturması sürecidir. Enflasyon beklentilerinin revize edilmesinde temel mekanizmadır.
Merkez Bankası'nın durumsal kararlar almak yerine, para arzını önceden belirlenmiş sabit bir oranda (genellikle reel büyüme oranı kadar) artırmasını öngören politika yaklaşımıdır.
Milton Friedman tarafından paranın bir servet unsuru olarak ele alınmasıyla geliştirilen, para talebini sürekli gelir, beşeri/beşeri olmayan servet ve beklenen enflasyon gibi değişkenlere bağlayan teoridir.
Devletin kamu harcamalarını finanse etmek için borçlanması sonucu faiz oranlarının yükselmesi ve bu durumun özel sektör yatırım harcamalarını azaltması olgusudur.
Sürekli gelir hipotezinde, sürekli gelirdeki artışların tüketimde aynı oranda artışa yol açacağını ve marjinal tüketim eğiliminin uzun dönemde sabit olduğunu savunan ilkedir.
Bireylerin sahip olduğu eğitim, beceri, iş gücü potansiyeli ve yeteneklerin toplam değeridir. Likit olmadığı için toplam servet içindeki payı arttıkça güvence amaçlı para talebi de artar.
Hisse senedi, tahvil, bina, arsa ve dayanıklı tüketim malları gibi fiziksel ve finansal varlıklardan oluşan, getirisi olan likit servet bileşenidir.
Kısa dönemde fiyatlar artarken nominal ücretlerin değişmemesi sonucu reel ücretlerin düştüğünü fark edemeyen işçilerin, istihdam ve üretim artışına katkıda bulunarak yanılmalarını açıklayan modeldir.
Bireylerin cari gelirlerinde meydana gelen, beklenmedik ve kalıcı olmayan pozitif veya negatif yönlü sapmaları ifade eden gelir bileşenidir.
Para arzının her yıl ekonominin uzun dönemli reel büyüme hızı oranında artırılması gerektiğini savunan monetarist kuraldır.
Ekonomide aynı anda hem yüksek enflasyonun hem de yüksek işsizlik ve durgunluğun yaşandığı, Keynesyen teorinin açıklamakta yetersiz kaldığı kriz durumudur.
İş değiştirenlerin, yeni mezunların veya piyasa koşullarında geçici olarak iş arama sürecinde olanların oluşturduğu arızi işsizlik türüdür.
Ekonomideki teknolojik değişimler veya endüstriyel dönüşümler nedeniyle iş gücü arzı ile talebi arasındaki niteliksel uyumsuzluktan kaynaklanan işsizliktir.
Gelirde meydana gelen yüzde birlik değişimin para talebinde yol açtığı yüzde değişimi ifade eder; Monetaristlere göre bu değer para lüks bir mal olduğu için birden büyüktür.
Doğal işsizlik oranı seviyesinde dikey eksene paralel (dik) olan, enflasyon ile işsizlik arasında uzun dönemde hiçbir değiş-tokuşun olmadığını gösteren eğridir.
İktisadi birimlerin geçmiş ve cari tüm bilgileri kullanarak sistematik hata yapmadan beklenti oluşturmasıdır. Örneğin, bir işçi merkez bankasının para arzını artıracağını tahmin ederek ücretini buna göre günceller.
Hasılanın, gerçekleşen enflasyon ile beklenen enflasyon arasındaki farkın bir fonksiyonu olduğunu belirten modeldir. Y = f(P-Pe) formülüyle, ancak P > Pe durumunda reel hasıla artar.
Öngörülen iktisat politikalarının reel çıktı üzerinde hiçbir etkisi olmadığını savunan teoremdir. Ajanlar politikayı önceden bildiği için fiyat ve ücretler anında uyum sağlar.
Fiyat ve ücretlerin tam esnekliği sayesinde piyasalarda arz fazlası veya talep fazlası kalmaması durumudur. İşsizlik durumunda ücretler düşerek piyasayı dengeye getirir.
Bütçe açıklarının borçlanma yerine para basımıyla finanse edilmesinin uzun vadede daha az enflasyonist olduğunu savunan görüştür. Borçlanma imkanı bittiğinde para basımı zorunlu hale gelir ve enflasyon patlar.
Kamu borçlanmasının tüketim üzerinde etkisi olmadığını savunan görüştür. Bireyler gelecekteki vergi yükünü öngörüp tasarruflarını artırarak borçlanmayı dengelerler.
Ekonominin uzun dönemde ulaştığı, yapısal ve friksiyonel işsizliği içeren denge işsizlik oranıdır. Yeni Klasiklere göre ekonomi her zaman bu oranda dengelenir.
Hükümetin ekonomiye müdahale ederek (para/maliye politikası) değişkenleri yönlendirme çabasıdır. Yeni Klasiklere göre bu politikalar sadece sürpriz olduklarında kısa süreli etki eder.
Ekonomik birimlerin tahmin etmediği, beklenmedik para politikası uygulamasıdır. Bu durum kısa dönemde reel hasılayı doğal seviyenin üzerine çıkarır.
Politika yapıcıların ilan ettikleri politikadan sapma eğilimi göstermesidir. Bu durum kredibiliteyi düşürür ve politikaların başarısız olmasına neden olur.
Monetaristlerin savunduğu, beklentilerin sadece geçmiş tecrübelere dayandığı yaklaşımdır. Yeni Klasikler bunu rasyonel beklentilerle eleştirerek değiştirmiştir.
Politika yapıcının güvenilirliğidir. İlan edilen politikaların uygulanacağına dair ajanların inancını ifade eder; yüksek kredibilite politikanın başarısını artırır.
Nominal ücretin fiyatlar genel düzeyine oranıdır. Yeni Klasiklere göre emek arz ve talebi bu reel ücretin fonksiyonudur.
İşçilerin cari ücret düzeyinde çalışmaya razı olmalarına rağmen iş bulamamalarıdır. Yeni Klasikler, fiyat esnekliği nedeniyle bu tür bir işsizliği reddeder.
Yeni Klasiklerin 1929 krizini açıklarken kullandığı, negatif beklentilerin kendi kendini gerçekleştirmesi durumudur.
Enflasyon ve işsizlik arasındaki ilişkiyi gösteren eğridir. Yeni Klasiklere göre bu eğri hem kısa hem uzun dönemde dikey bir doğrudur.
Ajanların önceden tahmin ettiği para politikasıdır. Fiyatlar ve ücretler anında uyum sağladığı için reel bir etkisi yoktur.
Gerçekleşen enflasyonun beklenen enflasyondan farklı olmasıdır. Yeni Klasiklere göre ekonomik dalgalanmaların temel kaynağı bu tesadüfi hatalardır.
Geçici bir ekonomik şokun yarattığı işsizliğin, şok geçtikten sonra dahi eski seviyesine dönmeyip kalıcı hale gelmesi durumudur. Örneğin, bir kriz sonrası işsizliğin doğal oranın üzerine çıkıp orada sabitlenmesi histerezis örneğidir.
Firmaların, işçi verimliliğini korumak ve sadakati artırmak amacıyla piyasa denge ücretinin üzerinde ücret ödemeyi tercih etmesidir. Firma, talep azalsa bile verimlilik kaybından korktuğu için ücretleri düşürmez.
İşçi ve işveren arasında yazılı olmayan ancak örtük bir anlaşmaya dayanan ücret belirleme sürecidir. Bu durum, konjonktürel dalgalanmalara rağmen ücretlerin katı kalmasını sağlar.
Firmaların fiyatlarını değiştirirken katlandıkları katalog basımı, ilan verme veya personel eğitimi gibi maliyetlerdir. Bu maliyetler, fiyatların sık sık güncellenmesini engelleyerek yapışkanlığa yol açar.
Asimetrik bilgi nedeniyle piyasada kaliteli ürünlerin (veya şirketlerin) çekilip, kalitesizlerin kalması durumudur. Örneğin, iyi şirketlerin hisselerini düşük fiyattan satmak istememesi sonucu piyasanın limon şirketlerle dolmasıdır.
Borç alanın, fonları riskli alanlarda kullanması veya borçlarını geri ödeme konusunda özensiz davranması durumudur. Bu durum, asimetrik bilgi nedeniyle finansal piyasalarda kredi tayınlamasına neden olur.
İstihdam piyasasında mevcut çalışanların (içerdekiler) işten çıkarılma maliyetleri nedeniyle korunması ve dışarıdakilerin işe girmesinin zorlaşmasıdır. Bu durum işsizliğin katılaşmasına yol açar.
Firmaların veya işçilerin fiyat/ücret ayarlaması yaparken diğerlerinin hareketini beklemesi durumudur. Kimse ilk fiyat artıran olmak istemediği için ayarlama yavaş gerçekleşir.
Yeni Keynesyenlerin piyasa anlayışıdır; ücret ve fiyatların yapışkanlığı nedeniyle piyasaların anında dengeye gelmediğini savunur. Yeni Klasiklerin 'piyasa temizliği' varsayımının tam tersidir.
İktisadi birimlerin, mevcut tüm bilgileri kullanarak geleceğe dair tahminlerde bulunmasıdır. Yeni Keynesyenler bu varsayımı kabul etseler de, yapışkanlıklar nedeniyle sonuçların farklı olduğunu savunurlar.
Ekonomideki tüm fiyatların aynı anda değil, farklı zamanlarda ve karmaşık bir süreçle ayarlanmasıdır. Bu durum, genel fiyat düzeyinin uyumunu yavaşlatır.
Bir firmanın fiyat değişikliğinin diğer firmaların talebini etkilemesi durumudur. Firmalar bu etkiyi hesaba katarak fiyat ayarlamalarını geciktirirler.
Ücretlerin ve girdi fiyatlarının belirli bir süre boyunca sabitlenmesini sağlayan hukuki veya ticari anlaşmalardır. Bu sözleşmeler, fiyatların enflasyona uyumunu geciktirir.
Uzun süre işsiz kalan bireylerin yeteneklerinin körelmesi nedeniyle işverenler tarafından tercih edilmemesidir. Bu durum işsizlik oranının düşmesini zorlaştırır.
İşlem taraflarından birinin diğerinden daha fazla bilgiye sahip olması durumudur. Örneğin, şirket yöneticisinin firmanın gerçek durumunu yatırımcıdan daha iyi bilmesi gibi.
Asimetrik bilgi ve ahlaki tehlike nedeniyle bankaların kredi vermekten kaçınması veya kredi miktarını kısıtlamasıdır. Bu durum sermaye piyasasının etkinliğini bozar.
İkinci el piyasasında kalitesiz malların (limon) kaliteli malların yerini almasıdır. Yeni Keynesyenler bunu şirket hisseleri için de bir benzetme olarak kullanır.
Gelecekteki olayların olasılık dağılımlarının hesaplanamadığı, geleceğin tamamen bilinemez olduğu durumdur. Post Keynesyenlere göre bu durum, yatırımcıların kararlarını ve dolayısıyla tüm ekonomik istikrarı doğrudan etkiler.
Firmaların ürün fiyatını belirlerken, ortalama maliyetlerin üzerine yeni yatırımları finanse edecek belirli bir kâr marjını eklemesi yöntemidir. Post Keynesyen analizde oligopolcü firmaların temel fiyatlama stratejisidir.
Enflasyonu önlemek amacıyla ücret ve kâr artışlarının devlet öncülüğünde veya toplumsal uzlaşıyla kontrol altında tutulması politikasıdır. Post Keynesyenler bunun geçici değil, ekonominin sürekli bir özelliği olması gerektiğini savunurlar.
İşçilerin (sendikaların) milli gelirden daha fazla ücret payı, firmaların ise daha fazla kâr payı almak için giriştikleri rekabettir. Post Keynesyenlere göre bu mücadele enflasyonun temel kaynağıdır.
Para arzının Merkez Bankası tarafından dışsal olarak değil, ekonomideki kredi talebi ve ekonomik faaliyetler tarafından sistemin içinden belirlendiği düşüncesidir. Denklem analizlerinde para arzının artırılmamasının faizleri yükselterek yatırımları baltalayacağı vurgulanır.
Üretim sürecinde birim girdi başına elde edilen çıktı miktarını ifade eder. Post Keynesyen enflasyon analizinde, nominal ücret artışlarının bu verimlilik artış oranını aşması durumunda enflasyon ortaya çıkar.
Ekonomik büyümenin ve gelir dağılımının temel motorunun nispi fiyatlar değil, doğrudan doğruya yatırımlar olduğunu savunan görüştür. Yatırımların yarattığı gelir etkisi, fiyatların yarattığı ikame etkisinden daha önemlidir.
Sendikaların ücret artış taleplerinin firmaların maliyetlerini artırması, firmaların da kâr marjlarını korumak için fiyatları yükseltmesiyle oluşan ve enflasyonu sürekli besleyen döngüdür.
Ekonomik kararların geçmişten geleceğe doğru tek yönlü aktığı ve geri döndürülemez olduğu gerçeğidir. Post Keynesyenler, Neoklasiklerin statik ve geri döndürülebilir zaman analizlerine karşı bu kavramı savunurlar.
Az sayıda güçlü firmanın piyasaya egemen olduğu ve fiyat belirleme gücüne sahip olduğu piyasa yapısıdır. Post Keynesyen modelde emek piyasasında güçlü sendikalar ile bu oligopolcü firmalar karşı karşıya gelir.
Yatırımlardaki değişmeler nedeniyle toplam gelir düzeyinde meydana gelen değişimin tüketim ve talep üzerindeki etkisidir. Post Keynesyenlere göre bu etki, nispi fiyat değişimlerinin yarattığı ikame etkisinden çok daha büyüktür.
1970'li yıllarda Keynesyen iktisada tepki olarak ortaya çıkan, ekonomik büyümeyi ve istikrarı sağlamak için toplam talebi artırmak yerine vergi indirimleri ve teşviklerle toplam arzı artırmayı hedefleyen iktisadi akımdır.
Vergi oranları ile devletin elde ettiği toplam vergi hasılatı arasındaki çan eğrisi şeklindeki ilişkiyi gösteren ve belirli bir noktadan sonra vergi oranlarını düşürmenin vergi gelirlerini artıracağını savunan teorik modeldir.
Laffer Eğrisi üzerinde devletin elde edebileceği maksimum vergi hasılatını sağlayan ve ekonomik birimleri üretimden vazgeçirmeyecek en uygun vergi oranı düzeyidir.
Vergi oranlarının düşürülmesi sonucu net ücretlerin artmasıyla, bireylerin pahalılaşan boş zaman yerine daha fazla çalışmayı tercih etmesi durumudur.
Vergi oranlarının düşmesiyle harcanabilir geliri artan bireyin, hedeflediği yaşam standardına daha az çalışarak ulaşabileceğini düşünüp boş zaman talebini artırmasıdır.
Bütçe açıklarını kapatmak için devletin piyasadan borçlanması sonucu faiz oranlarının yükselmesi ve bu nedenle özel sektör yatırımlarının azalması sürecidir.
Kamu harcamalarının kamu gelirlerine eşit olmasını hedefleyen, bütçe açıklarının ve dolayısıyla enflasyonist baskıların oluşmasını engelleyen maliye politikasıdır.
Kazanılan her ilave birim gelir üzerinden alınan vergi oranıdır; arz yanlı iktisatçılar çalışmayı teşvik etmek için özellikle bu oranın düşürülmesini savunurlar.
Devletin karşılıksız olarak yaptığı sosyal yardımlar ve sübvansiyonlardır; arz yanlılara göre bu harcamaların artması bireylerin üretken faaliyetlere katılma isteğini azaltır.
Yüksek vergiler ve maliyetler nedeniyle toplam üretimin (arzın) azalması sonucu piyasada oluşan mal kıtlığı ve fiyat artışları durumudur.
Yüksek vergi oranlarından kaçınmak amacıyla devletin bilgisi ve denetimi dışında yürütülen, vergilendirilmeyen ekonomik faaliyetlerin bütünüdür.
Vergi oranları ile vergi gelirleri arasındaki ilişkiyi 14. yüzyılda Mukaddime adlı eserinde ilk kez ortaya koyan İbni Haldun'un katkısına atıfta bulunarak kullanılan ifadedir.
Firmaların sermaye birikimini ve üretim kapasitesini artırmak amacıyla hızlandırılmış amortisman veya vergi muafiyeti gibi mekanizmalarla desteklenmesidir.
Ekonomideki mal ve hizmetlerin birbirine göreli fiyatlarıdır; yüksek vergiler bu yapıyı bozarak tüketici ve üretici tercihlerini verimsiz alanlara yönlendirir.
Toplumdaki tüm ekonomik, sosyal ve siyasal kararların bireysel tercihler üzerinden açıklanması gerektiğini savunan analiz yöntemidir. Bu yaklaşıma göre, devlet veya partiler gibi kolektif yapılar değil, sadece bireyler seçim yapma ve eylemde bulunma yetisine sahiptir.
Bireylerin her koşulda rasyonel davrandığını, tutarlı tercihlere sahip olduğunu ve kendi kişisel çıkarlarını maksimize etmeye çalıştığını varsayan insan modelidir. Bu model, piyasada olduğu kadar siyasal karar alma süreçlerindeki aktörler için de geçerlidir.
Eski Yunanca kökenli, mübadele, sözleşme ve ticaret anlamına gelen ve kamu tercihi teorisinde politikanın da taraflar arasında gönüllü bir değişim süreci olduğunu ifade eden kavramdır. Politik süreçteki 'ver oyunu-al dilediğini' ilişkisini açıklar.
Kamu tercihi teorisinin politika alanındaki uygulaması olup, devletin ekonomik ve mali yetkilerinin, görevlerinin ve fonksiyonlarının anayasal kurallarla sınırlandırılmasını savunan teorik yaklaşımdır. Para arzının veya bütçe açıklarının anayasal kurallarla sınırlandırılması buna örnektir.
Siyasal iktidarların ve politikacıların, görevde kalabilmek veya yeniden seçilebilmek amacıyla kendilerine en çok oyu kazandıracak popülist ekonomik programları ve harcamaları sunma çabasıdır.
Kamu bürokrasisinde görev yapan bürokratların, kendi prestijlerini, maaşlarını ve yetki alanlarını artırmak amacıyla yönettikleri dairenin bütçesini ve hacmini sürekli olarak genişletmeye çalışmalarıdır.
Çıkar ve baskı gruplarının, lobicilik faaliyetleri yürüterek siyasal iktidarı ve bürokrasiyi etkilemek suretiyle kendilerine haksız kazanç, imtiyaz veya ekonomik avantaj sağlama çabasıdır.
Seçmenlerin, kendi tekil oylarının seçim sonuçları üzerindeki etkisinin çok az olduğunu bildikleri için siyasi programlar ve partiler hakkında derinlemesine bilgi edinmek için zaman ve çaba harcamaktan kaçınmaları durumudur.
Siyasal karar alma sürecindeki aktörlerin bencilce çıkarlarını maksimize etme çabaları sonucunda, kamu kaynaklarının verimsiz kullanılması, aşırı borçlanma ve bütçe açıkları gibi ekonomik sorunların ortaya çıkmasıdır.
Siyasal süreçte seçmenler ile politikacılar arasında gerçekleşen, oylar karşılığında kamu hizmeti, teşvik veya ekonomik fayda sağlanmasını içeren karmaşık ve kolektif değişim ilişkisidir.
Anayasal iktisat eleştirmenlerine göre, devletin yetki alanlarının daraltılması ve siyasal karar alma mekanizmalarının sınırlandırılması yoluyla toplumun siyasetten uzaklaştırılması ve siyasal alanın etkisizleştirilmesi sürecidir.
Meclisin ve halkın iradesinin üzerinde konumlandırılan anayasal kurallarla siyasi karar mekanizmalarının sınırlandırılmasını, demokratik katılımı engelleyen tepeden inme bir yöntem olarak gören eleştirel bakış açısıdır.
Para arzındaki değişimlerin reel üretim, istihdam ve reel ücretler gibi reel değişkenleri ne kısa ne de uzun dönemde etkileyememesi, sadece nominal değişkenleri etkilemesi durumudur. Reel konjonktür teorisinin en temel varsayımıdır.
Para arzının Merkez Bankası tarafından dışsal olarak belirlenmek yerine, ekonomik faaliyetler, reel gelir artışları ve bankacılık sistemi ile halk arasındaki ilişkiler sonucunda sistemin içinden kendiliğinden belirlenmesidir.
Ekonomideki verimlilik ve üretim yapısını aniden değiştiren, reel konjonktür teorisine göre ekonomik dalgalanmaların ve istikrarsızlıkların temel nedeni olan arz yönlü gelişmelerdir.
Geleneksel iktisadın aksine, para arzı artışının üretimi artırması değil; üretim ve gelir artışının para talebini artırması sonucu para arzının artması durumudur.
Bankacılık sisteminin yarattığı mevduatlar gibi, ekonomik birimlerin işlem ve hizmet taleplerine bağlı olarak finansal kurumlar tarafından piyasada oluşturulan para miktarıdır.
Merkez Bankası tarafından doğrudan kontrol edilen, basılan ve piyasaya sürülen, reel konjonktür teorisine göre fiyatlar genel düzeyini belirleyen nominal para miktarıdır.
Ücretlerin ve fiyatların piyasadaki arz ve talep koşullarına bağlı olarak kısa dönemde bile anında ve engelsiz bir şekilde aşağı veya yukarı yönde değişebilme yeteneğidir.
Ücret ve fiyatların tam esnek olması nedeniyle, kısa dönemde bile ekonominin her zaman doğal üretim düzeyinde dengede kalmasını ve AS eğrisinin dikey eksene paralel olmasını ifade eden durumdur.
Teknolojik ilerleme veya nüfus artışı gibi reel etmenlerdeki kısa dönemli değişmelerin reel üretimde yarattığı dalgalanmaların, uzun dönemde ekonomik büyüme üzerinde yarattığı kalıcı etkilerdir.
Ekonomide üretimi belirleyen prodüktivite, teknoloji düzeyi, nüfus artışı ve emek gücünün katılım oranı gibi doğrudan üretim kapasitesini etkileyen reel değişkenlerdir.
Banka mevduatları ve işlem hacmini içeren, reel konjonktür teorisine göre nihai mal ve hizmet üretiminden daha hızlı gerçekleşerek para ile üretim arasında sıkı bir ilişki kuran sektörel faaliyettir.
Yeni Klasik okulda iktisadi karar birimlerini yanıltarak kısa dönemli çıktı artışına yol açan öngörülmeyen para politikası hamleleridir; ancak Reel Konjonktür teorisi bu etkiyi de reddeder.
Ekonomideki tüm üretim faktörlerinin etkin kullanıldığı, fiyat ve ücret esnekliği sayesinde kısa dönemde bile her zaman ulaşılan tam istihdam çıktı düzeyidir.